Bu sefer mavi

24 Haziran 2015 Çarşamba

http://siyasihaber.org/bu-sefer-mavi

“Göğün derinliğiyle suyun derinliği arasında bir yerde, bir çizgide yaşama huysuzluğu içinde duruyoruz, yürüyoruz, dönüyoruz, sonra yine duruyoruz işte” cümlesini okuyunca duramıyor insan. Çünkü daha o ilk cümle sarıp sarmalıyor insanı. Sular seller gibi akıp geçiyor sayfalar ellerimin arasından…
Yolculuklar ve Kentler
“Cümleten İyi Yolculuklar” ve “Trenler Kalkar Haydarpaşa’dan” ile başlayan Kentler ve Yolculuklar dizisi, “Bu Sefer Mavi…” ile sürüyor. Diziyi, Haydar Ergülen düşlemiş, Kırmızı Kedi Yayınevi ile hayata geçirmiş. Dizinin ilk iki kitabını görmemişliğin, okumamışlığın haklı hüznüyle, “Bu Sefer Mavi…”nin her sayfasını ah çekerek, ilk işim onları da edinmek olmalı diyerek okudum. Keyifli tek başına yetersiz kalacak, alabildiğine keyifli bir derleme “Bu Sefer Mavi…”. Belli ki Ergülen, öykücülerini arayarak özel çağrı ile yazdırmış… (Belli ki Ergülen, beni hiç tanımıyor; tanısaydı keşke… )
İki mavilik var hayatımızda…
“… biri gözünü biri gönlünü alan iki mavilik göreceksin, o maviliklerin biri sulardır, biri göklerdir” diyor kendi sayfasında Haydar Ergülen… kitabı oluşturan 20 yazarın en şanslısı, çünkü “Miço Sesleniyor” başlığıyla kitabın giriş yazısını, bir de “Bu Nehirden Ruhun Gemisi Geçer!” ile öyküsü yer alıyor.
Açık söylemek gerekirse, Miço’nun seslenişini duyduktan sonra öyküsünün aynı çizgiyi yakalayamayacağı kaygısındaydım. Ama umduğum gibi olmadı, yükseldikçe yükseldi Haydar, dizinin yeni olası kitabını duyurmak adına sanki.
İnce mesele…
Gemi ile vapur arasında ince bir mesele olduğunu anlatıyor Atilla Birkiye, Riitta Cankoçak, gazetesi, simidi ve çayıyla keyfini sürüyor. Gemi olmak istediğini söylüyor Engin Turgut. Düş kuran insanın hafiflediğini söyleyen küçük İskender’le birlikte ben de dalıyorum o uçsuz bucaksız maviliklere; artık uçuyor muyum, yüzüyor muyum bilinmez.
Yazarlar ki, kılık değiştirtirler kelimelere… Biz okurlar da o yazarların “tebdili kıyafet” eylemiş kelimelerinden kayıklar yaparız kendimizce. Aslında o kâğıttan, şeyyy, kelimelerden kayıklara bindirebildiklerimizi anlatmayı bir becerebilsek… Ah ki ne ah!
Gogol’ün paltosu…
Tiyatrocular için söylense de bütün anlatılar için geçerlidir “Gogol’ün paltosundan çıktık” sözü… O zaman, “öykü de Sait Faik’in adasından çıkmadır. Değil mi ki insanı ve doğayı betimler, değil mi ki her betimleme bizim de hikâyemizdir aslında, değil mi ki her betimlemeyle büyürüz… Öyleyse yaşasın öykü!
Kimler yok ki…
Soyadı sırasıyla yazılınca Sunay Akın ilk sırayı almış; Hulusi Kentmen yoksa da Dorry Miller var denemesinde. Çorlulu Ali Paşa Camii ile Pearl Harbour’u, Şenol Güneş ile “Kız Kulesi Sokağı”nı ustalıkla buluşturmuş. “İnsanlar vapurlar gibi olsa” demiş Vivet Kanetti, üzerine neler düşlenir, neler! Sinema yazarlığının da katkısıyla alabildiğine görsel cümleler kuran Sevin Okyay, eski ile yeni arasındaki o akıl almaz uçurumu sergiliyor. Kim bilir, daha neler var aslında… Biraz kazırsanız altından mücevher çıkacak, gerçekten. Ayşe Sarısayın, şiirli bir yolculukla “adası karadan kurtarılmış bir deniz cumhuriyeti”ni seriyor düşlerimizin önüne…
Heeey!
Coşup her öykü/anı/denemeyi buraya aktaracağım bırakmazsanız. Gelin bir anlaşma yapalım, hazır tatildeyiz de… Hazır tam da kitap okumanın, keyif çıkarmanın zamanı… Buna da bağlı olarak düş kurmanın zamanı… Düşlerle birlikte denizlere dalmanın, kulaç atmanın zamanı… “Bu Sefer Mavi…”yi alın, Sunay Akın, Esmahan Aykol, Atilla Birkiye, Riitta Cankoçak, Metin Celal, Vecde Çıracıoğlu, Nurduran Duman, Haydar Ergülen, küçük İskender, Vivet Kanetti, Cemal Kavukçu, Gönül Kıvılcım, Uğur Kökden, Nilüfer Kuyaş, Sevin Okyay, Sibel Oral, Hâle Seval, Engin Turgut’u okuyun o derin maviliklerin keyfini çıkarın.
Bu Sefer Mavi…, öyküler, Derleyen Haydar Ergülen, Kırmızı Kedi Yayınevi, Nisan 2005, 244 s.

19 Haziran 2015 Cuma

ONUR CAYMAZ’la dil, edebiyat, kentler, Gezi ve son kitabı HERKES YALNIZ üzerine Onur Bayrakçeken'in söyleşisi....

01:41 | Kırmızı Kedi Edebiyat | 0 comments

http://ilerihaber.org/onur-caymaz-la-herkes-yalniz-i-konustuk-korku-da-cesaret-de-bulasici/17202/ Edebiyatı bir mücadele, bir meydan okuma, dert anlatma biçimi olarak gören....

Read More
Bu Sefer Mavi

Bu Sefer Mavi

Kolektif
Derleyen: Haydar Ergülen
Kırmızı Kedi Yayınevi
Bu Sefer Mavi denizin bize mavi görünen o tuzlu suyunu, vapurun arkasında bir fermuarı açar gibi bıraktığı beyaz köpükleri ve denizin sokak çocukları martıları anlatıyor...

ECE KARAAĞAÇ

İçinden deniz geçen bir şehirde yaşamanın ne olduğunu içinden deniz geçen bir şehirde yaşamamış olmayan bilemez. Hele iki kıta arasında mekik dokuyarak yaşamanın ne olduğunu bilmek, yalnız ve yalnız İstanbul’da yaşayanlara mahsustur. Bir kıtadan diğerine geçmenin denizin altından ya da üstünden birçok yolu vardır. Fakat her seferde bir avuç şanslı insan denizin içinden geçerek giderler karşı kıyıya.
Bu Sefer Mavi denizin bize mavi görünen o tuzlu suyunu, vapurun arkasında bir fermuarı açar gibi bıraktığı beyaz köpükleri ve denizin sokak çocukları martıları anlatıyor. Kitap; Sunay Akın, Esmahan Akyol, Atilla Birkiye, Riitta Cankoçak, Metin Celal, Vecdi Çıkarıoğlu, Nurduran Duman, Küçük İskender, Vivet Kanetti, Cemil Kavukçu, Gönül Kıvılcım, Uğur Kökden, Nilüfer Kuyaş, Sevin Okyay, Sibel Oral, Neslihan Önderoğlu, Ayşe Sarısayın, Hale Seval ve Engin Turgut’un Haydar Ergülen’in teşviki ve katılımıyla, Kırmızı Kedi Yayınları’nın “Yolculuklar ve Kentler” serisinin altında toplanmasıyla ortaya çıkmış. Fakat vapur dediğimize bakmayın siz, konu kentler ve seyahatler olunca eski savaş gemileri yahut büyük yolcu gemileri de dâhil olmuş konuya. Sunay Akın Pearl Harbor’dan kurtulan tek gemi olan Solace’in Çorlulu Ali Paşa Camii’nin şadırvanında biten öyküsünü anlatmış örneğin, Sibel Oral ise daha 15 yaşında kendisini cebinde iki banknot ve bir kitapla özgürlüğe ve Ada’ya götüren Ada vapurunu. Vivet Kanetti’yi eski Ada günlerine taşımış bu vapur, Sevin Okyay ise bu vapurları onun çocukluğunda bir sayfiye kasabası olan Maltepe’deki evin ikinci katından seyre dalmış. Kısacası vapurlar ömrünün en azından bir kısmında İstanbul’da yaşamış her insan gibi yazarlarımızı da derinden etkilemiş; sadece bir vasıta olmanın çok ötesinde, bir yol arkadaşı da olmuş onlara.
Bugünlerde yeni tasarımıyla ortaya çıkan vapurlar için aynı şeyi söyleyemesek de; İstanbul Boğazı’nın emektar vapurları kimi günler güvertesinde denize karşı içlendiğimiz, kimi günler bir sokak müzisyenine şen şakrak eşlik ettiğimiz, kimi günlerse simidimizin yarısını martılarla paylaştığımız yaşayan mekânlardır. Trafik çilesinden uzak, telaştan azade, nefesin ve yaşamın paylaşıldığı yerlerdir. Söz konusu vapur oldu mu yolcular bile hiç olmadıkları kadar naziktir birbirlerine. Söz konusu Ada Vapuru olduğundaysa makbulü yandan çarklı olanıdır. Bu güzide vapurumuz yaz aylarında bir karnaval yerini, kış aylarındaysa Ada’nın yerleşik sakinlerini işe ya da okula taşıyan bir servis aracını andırır. Fakat vapur dediğimiz elbette İstanbul’a has değil. Bugün artık herkesçe ünlenen Avşa Adası’na geçmişte Ayvalık ve Gemlik vapurları uğrarmış. Bu vapurlar ki bir vakit Metin Celal’in de çocukluğunu süslemiş. Yine de bu durum, size kitaba katkı sağlayan bütün yazarların anılarından yola çıktığını düşündürmesin. Kitapta çok iyi öyküler de mevcut.
Uzun lafın kısası; Bu Sefer Mavi sonunda havaların ısınmaya yüz tuttuğu şu erken yaz günlerinde vapurun arka güvertesinde sıcak bir çay ya da soğuk bir gazoz eşliğinde çelikten yapılma bu eski dostun ahşap rabıtalarına kazınan hikâyelerini anlatacak. Dinlemezlik etmeyin.http://t24.com.tr/k24/kitap/bu-sefer-mavi,58

15 Haziran 2015 Pazartesi

Kazan, kazan!


İlk romanı “Ölü Kelebekler Dansı“ ile sadece iyi bir müzisyen değil aynı zamanda iyi bir yazar olduğu sinyallerini veren Hüsnü Arkan son romanı “Hırsız ve Burjuva” ile bunu ispatladı ve Orhan Kemal Roman Armağanı‘nı kazandı.




Hüsnü Arkan’ı önce müzisyen olarak tanıdık. Türkiye müziğinin özgün gruplarından Ezginin Günlüğü‘nün hüzünlü ve buğulu sesi olarak... Popüler müzik değildi onlarınki, bu yüzden seven ya çok seviyordu ya da bazılarına hiç hitap etmiyordu.

Derken, 1998 yılında “Ölü Kelebekler Dansı“ isimli ilk romanı yayımlandı. Mültecilik ve göç sorunu üzerine bir romandı bu. Kendine yaşayacak yurt arayan çaresiz insanların hikayesiydi ve Arkan bu sorunu, göç sorununun boyutlarının nedenle büyük olduğunun ortaya çıktığı 2010’lu yıllarda değil 2000’lerin başında görmüştü. Ama en önemlisi Arkan bu sorunu kaleme alırken, Latin Amerika edebiyatına selam eder gibi, bir başka göç kavramıyla daha birleştirmişti. Yani bu dünyayada yaşayanların ölerek bir başka diyara göçmesiyle...

“Ölü Kelebekler Dansı“ndan iki yıl sonra yayımladığı “Menekşeler Atlar Oburlar” ile de edebiyata olan sevgisinin, pek çok sanatçıda rastlanın aksine hobi düzeyinde olmadığını anladık. Çünkü Arkan yeni kitabıyla da özgün bir edebiyat anlayışının peşinde olduğunu vurguluyordu.

Nitekim, son romanı “Hırsız ve Burjuva” da Türkiye’nin en köklü roman ödüllerinden olan Orhan Kemal Roman Armağanı‘nı kazanması da bunun en güzel göstergelerinden. Arkan bu romanında da hemen tüm kitaplarındaki gibi sistem analizini sürdürüyor. Sistemden kastım elbette ki, “kazanmak, kazanmak, kazanmak” olarak özetlenebilecek liberal ve neoliberal dünya. Arkan bu eleştirilerini 12 Eylül 1980 günü, muhasebeci bir babayla öğretmen bir annenin oğlu olarak doğan Evren’in yaşadıkları üzerinden anlatıyor. Evren, çöplüklerden geçinen Ruhan, Evren’in hayallerini süsleyen bar kadını Gülgün, oturdukları yoksul mahalle, hırsız İsmail, işbitirici Hadim Bey, Mubah Şirketler Grubu...

Hepsinin en sonunda birbirine bağlayan ise hırsızlıktan başka bir şey değil. Aşk, sevgi, paylaşım hatta mutluluk bile değil. Şöyle diyor Arkan kitabı için: “Çağımızın en büyük hırsızı ve katili burjuvazidir. Halkları düşmanlık zemininde karşı karşıya koyarak bu gerçeği gizleyemezler. Böylesi bir açık çıkar ortamı yalnızca vahşi hayvan topluluklarında görülür. Vurgulamak istediğim, insan olduğumuz, vahşi doğadan kopmuş olduğumuzdur. ‘İnsanın doğası budur ve hala vahşidir,’ diyenlere inanmamak lazım. Vahşi olan aslen muktedirlerdir ve bu hep böyle olmuştur. Ancak dünyada milyonlarca işçi, memur, çalışan var hırsız ve burjuva olmadan yaşayan. Türkiye’de de böyle. Mesela aldıkları ücretten daha çok vergi ve sigorta primi ödeyenler var.”

Özetle; “Hırsız ve Burjuva” için şehirlerin raht uğruna talan edildiği, ağaçların kesildiği, yaban hayvanlarının kendini Boğaz’ın sularına bıraktığı, gelir dağılımı adaletinin iyice bozulduğu bir dönemin izlerini 12 Eylül Türkiye’sinde arayan bir roman.http://vatankitap.gazetevatan.com/haber/kazan_kazan_/1/24267 

3 Haziran 2015 Çarşamba


Kimlik arayışımız yıllardır bitmedi, bitecek gibi de durmuyor. Cumhuriyetin kuruluşuyla başlayan dönemde bile neredeyse her on yılda bir önemli dönüşümler yaşanmış. Sadece “darbe”lerle sınırlayamayız bunları… ancak darbeleri de göz ardı edemeyiz.
Bu çerçeveden bakınca edebiyat da gerçeklerle örülüyor, gerçeklerle yapılıyor. Yazarın anlattıklarına okurun canlandırdıkları da ekleniyor, birbirine ulanan anlatı, giderek tüm yaşamı kapsıyor.
Belirleyici olan…
Hüsnü Arkan, 1998’den bu yana yazan, yazdıklarıyla okurun bir yere getirdiği, beğenilen bir yazar. Tabii, bunda “Ezginin Günlüğü”nün de etkisi var. Arkan, müzisyenliğini aşan -aslına bakarsanız, bir kez de o açıdan bakarak dinleyin şarkılarını, onlarda da aynı temeli bulacaksınız, ezgiler de taşıyacak sizi aynı noktaya- yazarlığıyla kendini kabul ettirdi edebiyat dünyasına. “Hırsız ve Burjuva” ile Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazandı bu yıl.
Orhan Kemal dünyası…
Edebiyatımızın en önemli kalemlerinden biri Orhan Kemal. Aramızdan ayrıldığından bu yana geçen 45 yılda, herhalde daha bir anlıyoruz büyüklüğünü. Okuyucusunu seyirciye dönüştüren bir yazar Orhan Kemal, alabildiğine görsel yazıyor. O kadar çok senaryo yazmış ki artık görsel anlatmak bir dil olmuş kendisinde. Sahi, okurken her cümlesi canlanır gözünüzde. Kuşkusuz her okurun canlandırdığı kendisine… ama gerek sinema gerekse televizyonlar o kadar çok ve o kadar yoğun kullanmışlar ki yapıtlarını, -imajın imajı olmazmış- oyuncularla özdeşleşmiş artık kahramanlar.
Arkan’ın anlatısı…
Umudu, iyimserliği ve içtenliğiyle “bizim” dediğimiz, bağrımıza bastığımız Orhan Kemal’in, adına konulan ödülü alan yapıtın da aynı nitelikleri yansıtması beklenir. Hüsnü Arkan’da bu gücü ve kaliteyi buluyoruz. Arkan, bile isteye oluşturduğu karakterlerle, Orhan Kemal’in izinden giderek görsel bir dille anlatıyor öyküsünü.
12 Eylül günü doğan, buna da bağlı olarak kendisine bel bağlanan Evren, yalnızlığı, beklentisizliği ve umutsuzluğuyla okurun kendi yolunu çizmesine de imkan sağlıyor.hüsnü Arkan
Karakterler de konuşur
Yazar, karakterlerini öyle betimliyor ki -belirli aşamalarda çok daha canlı- siz, okur olarak o karakterlere soru soruyorsunuz ve aldığınız yanıtlar çerçevesinde daha bir anlam kazanıyor roman. Bu arada Sebahat’in bir kedi olduğunu fısıldamış olayım…
“Dünya denen gemi rastlantıların üzerinde yüzer”miş, ben demiyorum, “Hırsız ve Burjuva”da Hüsnü Arkan söylüyor. Bu cümle bile tek başına yeni düşler, yine ufuklar açmaya yeter. “Anneleri, babaları, evi kuşatan çitin önüne ekilmiş çiçekler, günün son ışıklarıyla soluklaşan kır manzarası, akşam çorbasının kokusu, evin çevresinde sürüp giden savaşların ve geçici barışların nedenleri hep aynıdır.” cümlesi sadece Ruhan, Evren, Hadim Bey, Eyüp, İsmail, Gülgün ve diğer kahramanlarla oluşmuş romanın mekanı olabilir mi tek başına? Bu cümlede siz de yok musunuz, belki evinizi kuşatan çit yoktur, önünde ekilmiş çiçekler de olmayabilir, ama pencerelere dizilmiş saksılardaki çiçeklerle eşdeğer sayılmaz mı? Akşam çorbanız var mıdır, bilemem ama bir simit bile güzel kokar açlığınızı hissettiğinizde…
Barış, hep barış…
Bir noktayı, altını birkaç kez çizerek belirlemekte yarar var: Kalıcı barış gereklidir. Savaşların ve geçici barışların sebeplerini, siz biliyorsunuz.
Bir çırpıda okudum Hırsız ve Burjuva’yı. Keyifle okudum. Orhan Kemal Armağanı’nı hak ettiğine inanarak okudum. Şimdi, üzerine yazarken, sayfaları karıştırırken çıktı karşıma… “Silahın namlusu tam olarak göğsüne yönelmişti. (…) ‘Kımıldarsan göbeğinden işetirim!’” Barışçıl bir yazar olduğunu yakalıyoruz bu cümleyle Arkan’ın. Barışçı ve barışçıl olmasa göğse yönelen silah nasıl olur da göbeğe yönelir? Kahramanları da en az kendisi kadar gaddar değil, duygusal. Arka kapak yazısında da vurgulandığı gibi “çağdaş bir isyan” Hırsız ve Burjuva.
Siz de katılmak istemez misiniz o çağdaş isyana, tam da Gezi Direnişi’nin ikinci yıldönümünde, tam da Orhan Kemal’i (tabii, aynı günlerde doğanın kucağına yatıya giden Nazım Hikmet’i, Ahmed Arif’i de unutmaksızın) ölüm yıldönümünde…
Hırsız ve Burjuva
Hırsız ve Burjuva, Hüsnü Arkan, Kırmızı Kedi Yayınları, Orhan Kemal 2015 Roman Armağanı, 218 s.
http://siyasihaber.org/hirsiz-ve-burjuva


                       ORHAN KEMAL’DEN HÜSNÜ ARKAN’A
ORHAN KEMAL Roman Armağanı, 44 yıldır veriliyor. Bilindiği gibi bu armağan, olabildiği ölçüde Orhan Kemal’in dünya görüşüne, üslubuna, fikirlerine, yazdıklarına yakın duran romanlara verilegelmiştir.
İstisnalar olmuştur elbette, ama Hırsız ve Burjuva bu istisnalardan biri değildir.
Şiir yazarken ve şair olmayı amaçlarken, cezaevinde tanıştığı, dost olduğu Nazım Hikmet’in teşvikiyle, onun toplumcu görüşlerinden etkilenerek roman yazmaya yönelen Orhan Kemal, hayata dışarıdan bir seyirci gibi bakarak değil, hayatın içinden yazmıştır. Yoksul kesimi, sömürülenleri anlatmış, sıradan insanları romanlarının kahramanları yapmış, onların yaşam koşullarını olduğu kadar iç dünyalarını da yansıtmıştır.
Hırsız ve Burjuva’da da, elbette farklı bir üslupla, bu insanlar çıkar karşımıza:  Çöplükte yaşayanlar, toplumun alt kesimleri, hırsızlar,  yoksullar, itilmişler ve bunların karşısında da burjuvalar, dolandırıcılıkla, hileyle zengin olanlar, mevki sahibi olanlar.  
Orhan Kemal’in yazdığı yıllarla, Hüsnü Arkan’ın yazdığı yıllar arasında ne değişti derseniz, yanıtım “pek az şey” olur.  Benzer düzen, benzer kişilerle, benzer boyutlarda devam etmiyor mu?  Arada neredeyse 2 kuşak var, ama yazdıklarında bu iki yazarı birleştiren gerçekler, durumlar, Türkiye’nin halleri pek az değişti. Toplum yapısındaki çelişkiler, kusurlar, adaletsiz koşullar hâlâ sürüp gitmekte.  Uçurum kapanmamış.
Hüsnü Arkan, romanlarında ve şiirlerinde genel olarak adalet, ahlak kavramlarını, bireyin kaderiyle ilişkisini ele alır. 1998’de yayımlanan ilk romanı Ölü Kelebeklerin Dansı’ndan bu yana yazdıklarında siyasi boyut hiç eksik olmamıştır.  Ama bu siyasi boyut didaktik bir üslupla değil, ustalıklı, incelikli bir edebi anlatım içine oturtularak verilmiştir. İnandırıcıdır Hüsnü Arkan’ın romanları, çünkü hayatın içindendir. Etrafımıza ya da kendi hayatımıza baktığımızda gördüklerimizdir, hayata, hayatın gerçek yüzüne tutulan aynadır. Orhan Kemal kadar doğrudan vermese de, okuru satır aralarını çözmeye yöneltse de, tıpkı Orhan Kemal’in romanları gibi gerçekçidir yazdıkları.
Toplumsal acıları işleyen, ama bireysel acıları da görmezlikten gelmeyen,  savaşın dehşetini farklı bir açıdan anlatan Uzun Bir Yolculuğun Bittiği Yer isimli romanı,  1900’lerin başından 12 Eylül 1980’e kadar uzayan bir zaman diliminde toplumumuzu anlatıyordu. Hırsız ve Burjuva da o tarihten sonrasına önemli bir pencere açmış.
Seçtiği kişiler günümüz toplumunun farklı katmanlarının simgeleri gibi. 12 Eylül 1980 günü ortadirek bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelen Evren,  çöplükten geçinen Ruhan, bar kadını Gülgün, hırsız İsmail, iş bitirici Hadim Bey, bir şirketler grubunun patronu Eyüp… Ne var ki Hüsnü Arkan, karakterlerinin bir şeyi ya da birini simgelemesinden çok romanın kendi gerçekliği içinde yaşıyor olmalarını, canlı olmalarını ve bu etkiyi bırakmalarını sağlamaya çalıştığını da söylemişti bir konuşmasında. Kaçınılmaz olarak herhangi bir şeyi simgeliyorlarsa da, bu vurgulamanın okuyucunun gözünde, kişiliklerinin, seçimlerinin önüne geçmemesini dilerim, demişti. Hırsız ve Burjuva, sebepsiz ve haksız zenginliği, legal olmayan sermaye birikimini eleştirirken bir yandan da “ iyi hırsız-kötü hırsız” kavramı üzerinde düşündürüyor.  Evren ve çevresi, küçük suçların normal karşılandığı bir dünyada yaşıyorlar. Hadim Bey ve Burjuva ise büyük suçların normal karşılandığı bir dünyada. Birinci tür suçları yasalar korumuyor, ikinci türü ise koruyor. Bu karakterler yaşadığımız çağda ve toplumda fazlasıyla var. Hüsnü Arkan, hırsızlığı yasallaştıranlara büyüteç tutuyor.
Romanı okurken, suçun,  herkesin şu ya da bu biçimde eğilim gösterebileceği bir şey olduğunu düşünüyorsunuz.  İçinde yaşadığımız sistem bu eğilimleri bir yandan yasaklıyor, bir yandan da kışkırtıp cazip hale getiriyor. Bu çelişki romanda, çeşitli kahramanlar yoluyla başarılı bir şekilde sunuluyor.  
Hırsız ve Burjuva, bize Türkiye’nin son yıllarının, 12 Eylül sonrasının bir resmini çiziyor. İçinde yaşadığımız sosyal ortamın nasıl bireyler yarattığına dikkat çeken Arkan, bu ruh halinin eleştirisini, genel olarak da sistemin eleştirisini yapıyor.
Roman yazarı, çağının tanığı olmalı mıdır? Yanıtlar değişebilir. Orhan Kemal de Hüsnü Arkan da çağının tanığı olan yazarlardan. İkisi de kendilerini rahatsız eden konuları romanlarına taşımışlardır. Toplumsal gerçekçilik, bazen irkiltici boyutlarda olsa da her ikisinin de yazdıklarının ana damarıdır. Toplum eleştirisi Hüsnü Arkan’da güçlü, hatta can acıtıcı boyuttadır.  Aracısız ve acımasız vermiştir bireyin konumunu.   
Öneminden hiçbir şey kaybetmeyen bu ödülü kazanan Hüsnü Arkan’ı yürekten kutluyorum.

İlknur Özdemir
2 Haziran 2015