Blog

İlknur Özdemir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İlknur Özdemir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Eylül 2014 Çarşamba



“Kuşkusuz Woolf’un 
en yoğun eseri,
çağımızın da en olağandışı romanlarından biri.”


J. L. Borges






Virginia Woolf’un, yakın arkadaşı, karizmatik, biseksüel yazar Vita Sackville-West için yazdığı Orlando, eğlenceli, fantastik bir ‘sahte biyografi’. Canı istediğinde bukalemun gibi biçim, daha doğrusu cinsiyet ve kimlik değiştiren tarihi bir karakterdir Orlando. Erkek olarak başladığı hayatını kadın olarak sürdürür, on altıncı yüzyılda soylu bir aileye doğar, birkaç yüzyılı hızla yaşar, bir gecede cinsiyet değiştirir, yirminci yüzyılın ilk yarısına bir kadın yazar kimliğiyle ulaşır. Erkekken, İngiltere Kralı tarafından İstanbul’a büyükelçi olarak gönderilir; Çingenelerin arasında da yaşar, saraylarda da; edebiyat sevdalısı, melankolik bir şairdi. Viktorya Dönemi değerlerini eleştiren ve cinsiyet, özgüven, hakikat, kimlik, kişinin toplumdaki yeri, edebiyat gibi konulara şiirsel bir üslupla dokunan Woolf’un kendi deyişiyle Orlando, yazarlık yaşamında tasasız bir tatil; kafaları karıştırıyor, ne yana döneceği belli olmuyor ve bu yüzden de keyifli.


"Ama bırakalım başka kalemler söz etsinler cinsiyetten ve cinsellikten; biz bu tür itici konulardan elimizden geldiğince çabuk ayrılıyoruz. Orlando yıkanmış, kadının da erkeğin de giydiği türden Türk işi cepken ve şalvar giymişti; durumunu gözden geçirmek zorundaydı. Orlando’nun hikâyesini sempa­tiyle izlemiş olan her okurun ilk düşüncesi, durumun güvenil­mez ve son derece utandırıcı olduğu. Genç, soylu ve güzeldi, uyandığında kendini öyle bir konumda bulmuştu ki, mevki sahibi bir genç hanım için bundan daha hassas bir durum ola­maz. Çıngırağı çalsaydı, çığlık atsaydı ya da bayılsaydı onu suçlayamazdık. Ama Orlando hiç de kaygılanmış görünmü­yordu. Bütün hareketleri bilinçliydi, hatta önceden tasarlan­dığına yönelik işaretler gösterdiği düşünülebilirdi. Önce ma­sanın üzerindeki kâğıtları dikkatle inceledi; şiire benzeyenleri aldı, koynunda sakladı; sonra, neredeyse açlıktan ölse de kaç gündür yatağının yanından ayrılmayan Silifke tazısını çağırdı, onu besleyip tüylerini taradı; sonra beline bir çift tabanca sok­tu; sonra büyükelçilik giysilerinin bir kısmını oluşturan birkaç dizi zümrütü ve Doğu’nun en güzel incilerini doladı boynu­na. Bu iş de bitince, pencereden eğildi, alçak sesle ıslık çaldı, çöp kutusundan dökülen kâğıtların, anlaşmaların, pusulaların, mühürlerin, balmumlarının filan kapladığı harap, kan lekesi içindeki merdivenden indi, avluya çıktı. Orada, kocaman bir incir ağacının gölgesinde eşek sırtında bir Çingene beklemek­teydi. Başka bir eşeği de yularından tutuyordu. Orlando ba­cağını eşeğin üzerinden aşırdı, böylece İngiltere’nin Osmanlı devletindeki büyükelçisi sıska bir köpeğin eşliğinde, eşek sır­tında, yanında bir Çingene’yle İstanbul’dan ayrıldı."

2 Ağustos 2014 Cumartesi

Elif Şahin 
Cumhuriyet Kitap Eki 24.07.2014

Amerikalı yazar Herman Melville’i o meşhur eseri Moby Dick’le hatırlar, anarız daha çok. İlk yayımlandığında hiçbir ilgi görmeyen, eleştirmenlerce çokça eleştirilen, ama ne ki sonradan edebiyat tarihinin en mükemmel romanı payesini elde eden; Moby Dick… Oysa Moby Dick kadar nam salmasa da en az onun kadar kıymetli bir eseri daha var Melville’in; Katip Bartleby. Daha önce farklı yayınevleri tarafından yayımlanan Kâtip Bartleby, Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yeniden basıldı. Okurla ilk kez1856 yılında buluşan, ancak yazarın ölümünden yaklaşık yirmi yıl sonra değeri anlaşılan roman, bugün modern Amerikan edebiyatının başeserlerinden biri olarak kabul görüyor…

Mütemadiyen tekrarlanan varoluşsal replik
Melville,19. yüzyılda kaleme aldığı; ironi yüklü eşsiz eseri Kâtip Bartleby’de düzen bozucu/düzene başkaldıran, sıra dışı, uyumsuz, pasif direnişin sembolü sayılabilecek bir antikahraman yaratmıştır. Romana da ismini veren Kâtip Bartleby, her ne kadar sıradan, silik bir kişilik olsa da -adeta bir hiç gibi- mütemadiyen tekrarladığı o varoluşsal repliğiyle hayli karizmatik bir karaktere dönüşüyor okurun gözünde. Wall Street’teki bir mühürdarlık bürosunda hukuki belgeleri kopya etmektir Bartleby’nin görevi. Öyle ağır bir iş değil hani. Bir kâtip işte kendisi... Ama gelin görün ki kendisine verilen görevleri asla yerine getirmiyor Bartleby; patrona ve elbette sisteme karşı büyük bir direniş sergiliyor! Yerine getirmesi istenen her iş karşısında “Yapmamayı tercih ederim” diyor bu uyumsuz kâtip. Ha sanmayın ki beceriksiz bir adam; sanmayın ki elinden bir iş gelmiyor. Başlangıçta gece gündüz, deliler gibi çalışıyor. Bu minik romanda tüm hikâyeyi, büronun sahibi olan avukattan yani patrondan dinliyoruz ve Bartleby’nin bürodaki ilk günlerine dair şöyle diyor anlatıcımız: “İlk başta, Bartleby inanılmaz miktarda yazdı. Uzun zamandır yazmak için yanıp tutuşmuşçasına belgelerime saldırıyordu. Hiç durup dinlenmedi. Gece gündüz çalıştı, mum ışığında yazdı da yazdı”. Donuk donuk, makine gibi yazıyordu. Ama gün oldu devran döndü; o hareketsiz, o soluk benizli Bartleby, patronunu dumura uğrattı, dehşete düşürdü. Alt tarafı küçücük bir belgeyi birlikte kontrol etmeyi istemişti patronu Bartleby’den. Ama ne dese beğenirsiniz bu sıra dışı kâtip? “Paravanın arkasında oturduğu yerden son derece yumuşak, ama kararlı bir sesle, ‘yapmamayı tercih ederim” diyordu! Bu durumda patronun yaşadığı dehşeti düşünün artık… Ve bu daha başlangıçtı; bundan böyle tercihini hep yapmamaktan yana kullanacaktı Kâtip Bartleby… Öyle ki sistemin bir çıbanbaşı olarak gördüğü Bartleby, tıkıldığı hapishanede tek kişilik bir açlık grevi yapacak ve böylece orada bile itaat etmemeyi tercih edecekti!

‘Küçücük birey’ sürüden ayrılmayı tercih ediyor
“Her seçiş bir vazgeçiştir” Jean-Paul Sartre’ın dediği gibi.  Tercihleriyle, seçimleriyle varolur insanoğlu. Bir insanın hayata bakışını, durduğu noktayı ele verir tercihleri. Bazı şeyleri yapmayı ya da yapmamayı seçeriz. Ve bu seçimimiz doğrultusunda ‘bağzı’ şeylere sırtımızı dönmüş oluruz.  Lakin “Yapmamayı tercih ederim” demek öyle kolay değildir. Elbet biraz yürek ister, düzene karşı gelmeyi ve biraz Bartleby olmayı gerektirir. Kimileyin ölümü bile göze almayı gerektiren meşakkatli bir tercihtir velhasıl… Herman Melville’in Katip Bartleby’si, işte bunu yapıyor; ölümü pahasına bile olsa “yapmamayı tercih ediyor” ömrü boyunca. … Kapitalizmin başkenti Amerika’nın tüm dünyaya hükmeden, her bir insanı köleleştiren üssü Wall Street’teki büroda, bu sistemin çarkını döndürmemek adına sessiz ama kararlı bir itiraz/isyan/direniş sergiliyor Bartleby. Bu ‘küçücük birey’, sürüden ayrılmayı tercih ediyor, yapmamayı tercih ediyor…
Melville’in, roman kahramanı Bartleby’ye söylettiği ‘yapmamayı tercih ederim!’ cümlesi; Kafka’dan, Beckett, Derrida ve Deleuze’e kadar pek çok yazarın, filozofun, entelektüelin yazınını etkiledi. Melville’in yarattığı düzen/sistem karşıtı, sıra dışı, uyumsuz, yalnız ve her daim protestocu kahramanı Bartleby ve o unutulmaz repliği şu günlerde bir kez daha anlam kazandı diye düşünüyorum. 19. yüzyıl vahşi kapitalizminin hüküm sürdüğü Soma’daki katliamdan sağ çıkmayı başaran madencilerin de birer Bartleby olabilmesini, “tekrar o madene inmemeyi tercih ediyorum” diyebilmesini diliyorum… Yapmak ya da yapmamayı tercih etmek; işte bütün mesele bu!. Ama öyle kolay değil… “Ah Bartleby! Ah insanlık!”… 


30 Temmuz 2014 Çarşamba

Söyleşi: İlknur Özdemir
Vatan Kitap Eki 30.10.2013 


Pascal Mercier, Türk okuruna adını Lizbon’a Gece Treni ile duyurdu.  Roman hem antik diller öğretmeni Raimund Gregorius’un hem de Portekiz’de Salazar rejimine başkaldıran bir doktorun hikâyesinin eşliğinde okuru içsel bir yolculuğa çıkarırken insanın varoluş nedeni ve hayattaki yeri konusunda da kendini sorgulamasını sağlıyor. Romandan alıntılar internetteki bloglarda, Twitter’de, Facebook sayfalarında defalarca yer aldı, paylaşıldı. Şimdilerde 14. Baskısına ulaşan romana duyulan ilgi hâlâ devam ediyor.  Yazarın bir başka romanı Sahnede Ölüm de bu ay Türk okuruyla buluştu. Her iki kitabın çevirmeni olarak yazarla kısa bir söyleşi yapmak istedim, beni kırmadı ve sorularımı yanıtladı. Yazarlıkta asıl adını kullanmayan Pascal Mercier’ye bunun nedenini de sordum, yanıtı aşağıda.
 Bay Mercier, Türkiye’de Lizbon’a Gece Treni adlı kitabınızla ünlendiniz. Kitap kısa sürede 14. baskıya ulaştı. İşin ilginç yanı, kitabın ilk baskısı bundan 6 yıl önce, başka bir yayınevinde, yine benim çevirimle çıkmıştı, ancak sesini pek duyuramamıştı. Beş yıl sonra, 2012’nin Haziran’ında şimdiki yayınevim Kırmızı Kedi’de yeniden yayımlandı ve adeta okurlar kitabı yeni keşfetti. Hâlâ olumlu yazılar, övgüler çıkıyor roman hakkında, internette, bloglarda yer alıyor, alıntılar yapılıyor, özellikle de Prado’nun sözleri. Lizbon’a Gece Treni’nin böylesine büyük bir başarıya ulaşacağını tahmin etmiş miydiniz? Almanya ve Almanca konuşulan ülkelerde ve çevirisinin yayımlandığı yerlerde durum nasıl?

Kitap 34 dile çevrildi ve dünya yüzünde toplam 3,5 milyon kopya satıldı. Hayır, böyle bir başarı elbette beklemiyordum. Özellikle Prado’nun metinlerindeki varoluşsal konulara ilgi duyacak insanlar bulunacağını düşünmüştüm, ama bu sayılara ulaşacağı aklıma gelmemişti.

Sizce bu büyük başarının nedeni nedir?

Okurlarım bana genellikle iki neden söylerler: Varoluşsal temaların önemi ve sonra kitabın dili, yaratılan atmosfer ve şiirsellik.

Romanın başlarında baş karakterin son derece etkileyici bir biçimde anlatılması sayesinde Raimund Gregorius, tıpkı Gonçarov’un Oblomov’u gibi unutulmaz bir roman kahramanı oluyor. Bu karakteri yaratırken aklınızda bir örnek var mıydı, şahsen tanıdığınız ya da hakkında okuduğunuz, hayatından ve kişiliğinden etkilendiğiniz biri?

Hayır herhangi bir örnek yoktu. Romanlarımdaki kahramanların hiçbiri için bir kişiyi örnek almadım. Kahramanlarım tamamıyla içimden doğdu ve kendi iç dünyamın bazı bölümlerini temsil ediyorlar.

Lizbon’a Gece Treni’nde bazen Gregorius bazen de Amadeo Prado baş kişi olarak çıkıyor karşımıza. Bu iki kişiden hangisi başrolde ve neden?

Biri ötekinin önünde değil. İkisi de aynı derecede önemli,  ama farklı biçimlerde. Her ikisi de kelime sevdalısı, her ikisi de birer şair, ama hayatları birbirinden o kadar farklı ki, birbirine uyumlu farklı kişilikler diyebiliriz bu duruma.  

Kitapta çokça yer alan bir kavram da yalnızlık. Sizce insanın en büyük sorunu yalnızlık mı?

İnsanın en büyük sorunu diye bir şey yoktur. Ama yalnızlık herkesin hayatında belirleyici bir güçtür. Ondan korkarız ve yaptıklarımızın çoğunu bu korku yüzünden yaparız.


Prado’nun hikâyesinde baba-oğul ilişkisi çokça işleniyor. Bu konu Sahnede Ölüm’de de farklı bir açıdan yer alıyor. Baba-oğul ilişkisi sevdiğiniz bir tema mı?

Her ikisinde de baba-oğul ilişkisini işlemiş olsam da konuları bambaşka. Ortak olan husus şu: İnsan babasıyla (ve annesiyle) çatışarak kişiliğini bulur.  Ancak Gece Treni’nde, babayla olan ilişki aynı zamanda siyasi bir temaya sahip, Sahnede Ölüm’de ise çok kişisel: Başarısızlık. Baba-oğul ilişkisinin en sevdiğim konu olduğunu söyleyemem.   

Romanlarınızın kahramanlarını yaratırken felsefeden ne ölçüde yararlandınız? Edebiyatla felsefeyi nasıl birleştiriyorsunuz?

Felsefede de edebiyatta da mesele, bir şeyi zihnimizde yeniden canlandırma ve yaşananların anlaşılması. Felsefede bu hatırlama kavramsaldır, konu düşüncelerin saydam olmasıdır. Edebiyatta ise konu poetik bir saydamlıktır, duyumsal ve poetik yoğunluk ve cümlelerdeki ezgidir. Her ikisinin de mevcut olduğu romanlar özellikle ilginç gelir bana: düşünceye dayalı sorular ve poetik yoğunluk. Benim bütün kitaplarım böyledir. Varoluşsal temalara ise tabii felsefeden alışkınım.

Sahnede Ölüm’de bir aile tajedisi var. Heinrich von Kleist’ın Michael Kohlhaas adlı novellasına koşut gidiyor. Neden tam da bu temayı seçtiniz?

Babanın duygusal derinliğini iyice araştırmak için bir araçtı Kohlhaas. Bu karaktere duyduğu hayranlık baba hakkında pek çok şeyi açıklıyor bize.

Lizbon’a Gece Treni sinemaya da uyarlandı. Ben filmi İstanbul’da izledim. Romandan biraz eksikti. Sizin hoşunuza gitti mi ve hangi açılardan filmle roman arasında farklar var? Filmlerin romanların özünü yetersiz aktardıklarını düşünür müsünüz?

Bu konuda genel bir düşüncem yok. Lizbon’a Gece Treni’nde durum şöyle: Film, romanın atmosferini yer yer yakalamış, birkaç tane yoğun poetik sahne de var. Ama ne yazık ki pek çok şey de basitleşmiş, hem eylemde hem de diyaloglarda.  Vasat olmuş.

Lizbon’a Gece Treni ile Sahnede Ölüm arasındaki temel farklılıklar nelerdir?

Temada farklar var. Sahnede Ölüm’de tema müzik ve iki kişinin arasındaki yakınlık, Lizbon’da ise şiir ve siyaset. Bunlar farkların bir kısmı. Çok önemli bir farklılık, anlatıcının bakış açısında var: Sahnede Ölüm, birinci tekil şahsın yoğun anlatımından besleniyor, Lizbon’a Gece Treni ise kişilerle anlatıcının arasındaki mesafeden, ki bu mesafenin kendi yoğunluğu ve kendi büyüsü var.

Her iki kitabı da yeniden yazma fırsatınız olsaydı, neleri değiştirirdiniz ve neden?

Hiçbir şeyi değiştirmezdim.

Bugüne kadar yazmış olduğunuz romanlar arasında sizi en çok hangisi tatmin etti? Aklınızda başka romanlar var mı?

Böyle bir derecelendirme yok benim gözümde. Hepsini seviyorum. Ve evet, yazmaya devam edeceğim.

Son bir soru: Neden takma adla yazıyorsunuz?

İlk başta korunma amacıylaydı. Bir profesörün roman yazmaya başlaması birtakım zorluklar yaratabilir. Sonra da değiştirmedim ve takma adla yazmayı sürdürdüm.

30 Nisan 2014 Çarşamba

Kafka’dan Albert Camus’ye kadar önemli yazarlara esin kaynağı olan KÂTİP BARTLEBY, 
İLKNUR ÖZDEMİR'in yeni çevirisiyle


Özgün Adı: Bartleby The Scrivener
80 sayfa
978-605-4927-35-7
7 TL.



“YAPMAMAYI TERCİH EDERİM.”

On dokuzuncu yüzyıl ortalarında, Wall Street’teki bir mühürdarlık bürosunda çalışan az rastlanır kişilikteki bir kâtibin ağzından çıkan ve onun hayat felsefesini dile getiren bu ünlü cümle, o günden beri tekrarlanıp duruyor.
Kâtip Bartleby, kendisine verilen görevleri yapmamayı tercih ettiğini söyleyerek çalışmanın sınırlarını pasif direnişle çizen bir öncü. İşini son derece kusursuz yapsa da günün birinde ‘çalışmamayı tercih eden’ Bartleby, mühürdarlık bürosunun sahibi avukatın ağzından anlatılıyor. Kâtibinin inadıyla başa çıkamayan avukat, kapitalizmin kalesinde, devasa binaların duvarlarına bakan masasında, sadece çalışmayı değil yaşamayı da durduran, hiçbir işe yaramayan bu adamdan kurtulmak ister, sonunda akıl ve mantık dışı bir çözüme yönelir. Bartleby’nin hikâyesi, bireyin toplum kurallarına karşı tavrını yansıttığı kadar özgür irade ve determinizm konularına da bir pencere açıyor. Kendini dünyadan soyutlayan, özgürlüğünden taviz vermeyen Bartleby canının istemediği hiçbir şeyi yapmazken kâtibinin çalışmaması karşısında ona hem acıyan hem de öfkelenen avukatın bu direnişe gerekli tepkiyi göstermemesi şaşırtıcı ve düşündürücü.
Kafka’dan Albert Camus’ye kadar önemli yazarlara esin kaynağı olan Kâtip Bartleby, absürd edebiyatın öncülerinden ve Amerikan edebiyatının kült yapıtlarından.

“Bartleby, paravanın arkasında oturduğu yerden son derece yumuşak, ama kararlı bir sesle, ‘Yapmamayı tercih ederim,’ dediğinde yaşadığım şaşkınlığı, yo, dehşeti bir düşünün.”


Komik ve eğlenceli bir klasik 
ODAMDA YOLCULUK, 
IŞIK ERGÜDEN'in yeni çevirisiyle.

Özgün Adı: Voyage autour de ma chamber
120 sayfa
978-605-4927-36-4
9 TL.

Dünyanın gizli saklı köşelerini, cennet mekânlarını ve zorlu güzergâhlarını dolaşan yolcuları şaşırtacak, genellikle küçümsenen ve göz ardı edilen bir coğrafyanın ilk gezi rehberini yazmıştır Xavier de Maistre: Odamda Yolculuk.
Çevresi otuz altı adımdan ibaret ‘kocaman’ odasında kırk iki günlük zorunlu bir hapse mahkûm edilen 18. yüzyıl sonu yazarlarından Xavier de Maistre, tutsaklığını ironik bir özgürlük metnine dönüştürmeyi becererek edebiyat tarihine geçmiştir. Kendisini kısıtlayan dış koşullara inat, insanın kendi bedeniyle ruhunu birbirinden ayrıştırmasının mümkün olduğunu öne sürer Maistre; ruhunu istediği her yere, görmeyi arzuladığı her türlü güzelliğe gönderebilmekle birlikte, bedeninin bu yolculukta karşılaştığı yataktan koltuğa, masadan duvarlarda asılı tablolara kadar odanın topografyasını da ayrıntılı biçimde anlatmaktan geri kalmaz.
Bir yolcunun özgürlüğünü esaret altında bile hissedebilenlerin gayet iyi anlayacağı metinlerden biridir Odamda Yolculuk.

“Gerçekten de, herkesten gizlenerek çekilebileceği küçücük bir odası bile olamayacak kadar bahtsız, terk edilmiş olabilir mi insan? İşte, yolculuğun bütün hazırlığı bundan ibaret.”


Dizinin ilk 2 kitabı








17 Mart 2014 Pazartesi


KIRMIZI KEDİ KLASİKLER DİZİSİ

Dünya klasiklerinden seçkin örnekler, Kırmızı Kedi tarafından, usta çevirmenlerin yeni çevirileriyle okura sunuluyor.
Küçük ve zarif tasarımlarıyla nesne-kitap olarak da dikkati çeken dizinin ilk iki kitabı Satranç ve Tembellik Hakkı
Mart ayında yayımlandı.


STEFAN ZWEIG’ın başyapıtı sayılan Satranç
İLKNUR ÖZDEMİR'in yeni çevirisiyle





Mart 1938’de, Almanya’nın Avusturya’yı ilhak etmesinden sonra Gestapo, pek çok manastırın malvarlığını yöneten Viyanalı ünlü avukat Dr. B.’yi tutuklar. Gestapo tarafından tek başına bir otel odasında tecrit edilen avukat, aylarca sorgulayıcılarından başka kimseyle konuşamaz. 4. ayın sonunda, sorgulamaya götürüldüğü bir gün, bekleme odasında tesadüfen bulduğu bir kitabı çalar. Satranç tekniklerini öğreten bu kitap sayesinde  bu oyunda ustalaşır ve serbest kaldıktan sonra çıktığı bir yolculukta dünya satranç şampiyonuyla karşılaşır.  Nasyonal sosyalizmin ve faşizmin koyu bir eleştirisine dönüşen bu küçük roman, unutulmaz bir başyapıt. 

Bir kült kitap olan PAUL LAFARGUE'ın
 
Tembellik Hakkı, IŞIK ERGÜDEN'in
yeni çevirisiyle




Tarihsel bakımdan son derece zengin bu klasik metin, 21. yüzyılda da güncelliğini korumayı başarmaktadır. Makineleşme sayesinde çalışma süresinin kısaltılabileceği, boş zamanın arttırılabileceği yönündeki Lafargue’ın görüşü, üzerinden geçen yaklaşık bir buçuk asra rağmen, çalışma ve tüketme mitlerinin egemenliğinin iyice pekiştiği, “hayat”a daha az yer kalan günümüz dünyasında hâlâ bir talep olarak yerini korumaktadır...



1 Ocak 2014 Çarşamba




BirGün Kitap Eki 137. SayıBaşak Baysallı


Romanlarında Pascal Mercier, adını kullanan yazarın gerçek adı, Peter Bieri. Felsefeci kimliğinin ardında yazdığı kitaplarında gerçek adını kullanan yazar, romanlarında Pascal Mercier adını tercih ediyor. Dil ve zihin felsefesi alanında çalışmasına rağmen romanlarında ahlak felsefesi etrafındaki temaları öne çıkarıyor. 2004 yılında yayımlanan, varoluş, yalnızlık, yabancılaşma gibi temaları birleştiren ve bireyin içinde bulunduğu durumu sorgulayan “Lizbon’a Gece Treni”nden sonra, “Sahnede Ölüm” ile okurların karşısına çıkıyor Mercier. Kırmızı Kedi Yayınevinden çıkan kitabın çevirisi İlknur Özdemire’e ait. 

İlknur Özdemir’in Pascal Mercier’le yaptığı bir röportajda yazarın edebiyat-felsefe ilişkisine dair söyledikleri dikkat çekicidir: “Felsefede de edebiyatta da mesele, bir şeyi zihnimizde yeniden canlandırma ve yaşananların anlaşılması. Felsefede bu hatırlama kavramsaldır, konu düşüncelerin saydam olmasıdır. Edebiyatta ise konu poetik bir saydamlıktır; duyumsal ve poetik yoğunluk ve cümlelerdeki ezgidir. Her ikisinin de mevcut olduğu romanlar özellikle ilginç gelir bana: Düşünceye dayalı sorular ve poetik yoğunluk. Benim bütün kitaplarım böyledir. Varoluşsal temalara ise tabii felsefeden alışkınım.”

Felsefenin meselelerini edebiyatla birleştiren Pascal Mercier, Sahnede Ölüm’de insanlığın tabuları, doğrunun ya da yanlışın ne olduğu, yaşananların algısının insandan insana değiştiği, ahlakın nasıl algılandığı gibi konulara yer veriyor. Yüzyıllardır tartışılan bu sorulara zaman zaman felsefeci zaman zaman da yazar kimliğiyle bir yanıt arıyor. 

Roman, karmaşık aile ilişkilerini ele alıyor. Baba, ünlü piyano markası Steinway’in akortçusu olarak tanınan ve bu alanda sözüne güvenilen biri; ancak o, bu işi küçümsüyor ve beste yapmak istiyor. Tüm hayatını bu isteği gerçekleştirmeye adıyor. Bu noktada okur istek, arzu, hırs duygularıyla yüzleşiyor. Tutkunun ve başarı hırsının insanı nasıl ele geçirdiği, zamanla nasıl şekillendirdiği, etrafındakilerle - en yakınlarıyla bile - ilişkilerini nasıl etkilediği üzerine düşünmeye başlıyor. Bundan sonraki bölümler babanın sürekli reddediliş hikâyesi etrafında gelişen aile trajedisini anlatıyor. Babanın bestelerinin farklı yarışmalarda reddedilişi, karısı ve ikiz çocuklarının psikolojisinde derin izler bırakıyor. Onların yaşamı algılayışına, kendilerini tanıma yolculuğuna eşlik eden, babanın tutkusu ve reddediliş hikâyesi. Özellikle çocuklarının kişilik gelişiminde babanın içinde bulunduğu ruhsal durumun etkileri ele alınıyor. Yazar, bu durumun, hayatı nasıl da zorlaştırdığı üzerinde okuru düşündürüyor. İkiz çocuklardan Patrice’in kitabın bir yerinde söyledikleri bu açıdan önem taşıyor: “Başarı istemiyorduk, çünkü o yabancılaştırıyordu, başarı arzusu, sende gördüğümüz gibi, insanı tahrip edebiliyordu. Başarısızlığın peşinden gittik. Senden daha iyi yapmak istiyorduk; başarısızlığın altında inlemek yerine, ondan yararlanıp kendimizi bulmak istiyorduk.”

Sahnede Ölüm, Patrice ve Patricia adlı ikiz kardeşlerin birbirlerine yazdıkları mektuplardan oluşuyor. Bu mektuplarla ailenin yaşadıkları yavaş yavaş çözülüyor. Yaşadıkları bir olay nedeniyle yıllar önce evi terk eden ve birbirlerinden olabildiğince uzağa giderek orada yeni yaşamlar kuran kardeşler, yıllarca haberleşmeden, sadece anneleriyle bağlantı kurarak yaşıyor. İnsanlığın tabuları ikiz kardeşlerin birbirleriyle ve anneleriyle olan ilişkileri ekseninde ele alınıyor. Okur, bu ilişkiler aracılığıyla doğru-yanlış/iyi-kötü gibi zıtlıkların yanında sevgi, aşk, acıma, korku gibi duygularla insan doğasını ve toplumda yaratılan tabuları anlamaya/anlamlandırmaya çalışıyor. 

Bir gün, hiç beklemedikleri bir haber alan kardeşler, eve dönmek durumunda kalıyor. Kurgu, bu noktadan sonra zamanda kırılmalar ve geriye dönüşlerle bu olaya kadar geçen zamanı anlatmaya başlıyor. Çocukluk anıları, annenin dengesiz psikolojisi, baba ile annenin birlikteliği, babanın kendileri ile ilişkisi, ayrı yaşadıkları süre boyunca hayatlarına giren insanlar yine mektuplar aracılığı ile ele alınıyor. Patrice ve Patricia’nın birbirlerinden ayrı kaldıkları dönemde yaşadıkları anlatılanlarda öne çıkıyor. Patricia bu zaman diliminde hayata tutunabilmek için çaba göstermiştir. Patrice ise, hasta bir çocuk olan Paco etrafında bir hayat kurmuştur. Yazar, Paco ile Patrice’in çocukluğuna gönderme yapıyor. Okur, Paco ve Patrice’in ilişkisinin ele alındığı bölümlerde kullanılan imgelerle bu göndermeye ulaşıyor. Paco’nun hastalığı, Patrice’in ruhundaki bunalıma ışık tutuyor. Patrice’in çocukluğuna dair bu bunalımı, Paco’nun hastalığı ile somutlaşıyor. 

Bu karmaşık ilişkilerin ortasında okurun belki de en çok sorguladığı kavramlardan biri, masumiyet. Okur, Kimin masum/suçsuz, kimin suçlu olduğu; bir suçun olup olmadığı gibi sorulara roman boyunca yanıt arıyor. Her bir karakterin ruhsal açmazları, gerilimleri bu sorulara tek bir yanıtın verilebilmesini zorlaştırıyor. 

Psikanalitik kuramın yaklaşımıyla çözümlenmeye çok uygun bir roman Sahne’de Ölüm. Yazarın Freud’un kuramlarını karşılayan karakterler yarattığı söylenebilir. Her olayın/durumun altında cinsel dürtülerin yer alması, her imgenin ahlaki yasakları akla getirmesi, roman boyunca kullanılan dil, özellikle hatırlama anlarında eşyalara yüklenen anlamlar ve bu eşyaların betimlenmesi sırasında seçilen sözcükler psikanalitik çözümlemeye yatkınlığın bir göstergesi.

Sahnede Ölüm, toplumsal/bireysel tabuları, ahlaki değerleri sorgulayan yaklaşımı ve dilindeki şiirsellik ile okurların ilgisini çekebilecek bir roman.

29 Ekim 2013 Salı

Selim İleri

Radikal Kitap Eki 13.04.2012 


‘Kendine Ait Bir Oda’ beş-altı yıl sonra 90 yaşında olacak. Virginia Woolf bu eserinin çekirdeğini, 1928 yılında Cambridge Üniversitesi’nde bir konuşma olarak var etmiş. ‘Kendine Ait Bir Oda’ yayımlandığı günden beri ilgi devşirmeye devam ediyor.
‘Kendine Ait Bir Oda’yı bu kez İlknur Özdemir çevirmiş dilimize; Türkçe açısından kusursuz bir çeviri, hayranlık duyarak okuyorum.
Öyle anlaşılıyor ki, Kırmızı Kedi Yayınevi Virginia Woolf külliyatına yol almakta. İlknur Özdemir, ‘Mrs Dalloway’i de Kırmızı Kedi için çevirmişti. Biraz ürkmüştüm. Çünkü bu eşsiz romanı Tomris Uyar’ın çevirisinden okumuştum. Sonra, Özdemir’in çevirisini okumaya başlayınca, daha ilk cümlede önemli bir ayrım çıktı karşıma. Bütün romanın anlatımını değiştirebilecek bir ayrım. Bence tartışılmaya değer.
‘Kendine Ait Bir Oda’yı yıllar önce başka bir çeviriden okumuş, pek tadına varamamış, bulanık sularda gezinmiştim. 

Şimdiyse eser pırıl pırıl görünüyor, dupduru, alabildiğine açık seçik. Bir kez daha ‘çevirinin önemi’ karşımıza çıkıyor.
Ama bambaşka bir sorun da karşıma çıktı. Kadının edebiyatla, yazıyla çiziyle özgürce uğraşmasını dileyen Virginia Woolf, bir ara şöyle diyor:
“Sizlere ancak önemsiz sayılacak bir hususta fikir verebilirdim – bir kadın eğer kurmaca yazacaksa, parası ve kendine ait bir odası olmalıdır.”
1928’e varan süreçte, kadın kurmaca yazarlarının çileli yaşamlarını, sarp yollarını söylüyor bir bakıma. Bense yakın dönem edebiyatımızın, Türk edebiyatının çilekeşlerini düşündüm. Kadınların yanı sıra erkekler. Hatta erkek yazarlar sayıca daha kalabalık. Üstelik yıllar 1928 falan değil, 70’lere, 80’lere uzanıyor. Bugüne uzanıyor.
‘Handan’ 1912 tarihlidir. O çağda bir kadın yazarın kaleminden çıktığına inanılamayacak kadar cesur bir roman. Ufak tefek skandallar kopmuş ama, Halide Edib Hanım yolunda yürüyüp gitmiş. Pek parası yokmuş, ne var ki kendine ait bir odası olduğunu anılarından, ‘Mor Salkımlı Ev’den öğreniyoruz.
Çeyrek yüzyıl sonra Kemal Tahir, Orhan Kemal, A. Kadir, adsız sansız ötekiler, hiçbirinin parası yok, kendilerine ait odaları yok, cezaevindeler.
Tanıdığım şairler, hikâyeciler, bir ikisi dışında romancılar bir ömür boyu edebiyatla geçim sağlayamadılar. Behçet Necatigil öğretmendi. Edip Cansever babadan kalma antikacılığı sürdürüyordu. Vedat Günyol, Rauf Mutluay öğretmenim oldular. Kemal Tair ‘Devlet Ana’ya kadar takma adla romanları, hatta Mayk Hammer’ler yazdı. Dağlarca’nın kitabevi vardı. Oktay Rifat Devlet Demiryolları’nda avukattı. Örnekleri istediğinizce çoğaltabilirim.
Demek, coğrafyadan coğrafyaya, kültürden kültüre koşullar adamakıllı değişiyor.
Virginia Woolf yazmak dediğimiz edimin ıcığını cıcığını deşiyor. Başarıya giden yolda, yazarın, hiç değilse geçinecek kadar para kazanmasını zorunlu görüyor. Sonra tabii kendine ait bir oda. Brontë Kardeşler’in serüvenini deşerken bu soydan kaygıları büsbütün gözler önüne seriliyor:
“(...) hem de bu kadınlar, o saygıdeğer evde bütün ailenin oturduğu odada, ‘Uğultulu Tepeler’ ya da ‘Jane Eyre’i yazmak için her seferinde birkaç tabakadan fazla kâğıt alamayacak kadar yoksuldular.”
77. sayfadan alıntı. Bu kez de yazmak nasıl engelleneez bir dürtüdür diye düşündüm, durdurulamaz, frenlenemez.
Emily Brontë ‘Uğultulu Tepeler’in ne kadar çok sevildiğini hiçbir zaman göremedi. Belki bu sevgiyi düşlemedi bile. Ama yazdı.
Virginia Woolf’a gelince, çıldırıya varan bunalımlara rağmen yazdı. Daha güvençli, özgüvenli olduğu halde, yazdıklarından hep endişe duydu. Yirminci yüzyılın en büyük romancılarından biri bugün. Büyüklüğün pahasını canına kıyışla ödedi.


İlknur Özdemir’in çevirisinden ‘Kendine Ait Bir Oda’yı mutlaka okuyun. ‘Gerçek’ yazarlığın hangi sancılardan geçtiğine tanık olacaksınız.


Kaynak: http://www.radikal.com.tr/kitap/cevirinin_onemi-1084869