Blog

Tuna Kiremitçi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tuna Kiremitçi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Temmuz 2014 Çarşamba





Tuna Kiremitçi'nin ilk basımı 2003 yılında yapılan, ikinci romanı Bu İşte Bir Yalnızlık Var, Fida Film tarafından beyaz perdeye aktarıldı. Aralığın ikini haftasında gösterime girecek filmin başrollerini Engin Altan Düzyatan ile Özgü Namal paylaşıyor. Emin Gürsoy, Gaye Gürsel, Polat Bilgin, Ümit Erdim, Wilma Elles ve Atiye ise oyuncu kadrosundaki diğer isimler. Romantik Komedi filmiyle tanınan Ketche, filmin yönetmenliğini üstlenmiş. Senaryosunu Burak Göral'ın yazdığı Bu İşte Bir Yalnızlık Var'ın müziklerine İskender Paydaş, Athena, Mor ve Ötesi, Pentegram imza atacak.



30'lu yaşlarının sonuna gelmiş Mehmet'in boşanma, maddi sorular, Ayşe ile giderek tuhaflaşan arkadaşlığı ve tüm bu karmaşa içinde hayata tutunmasını sağlayan kızı Ezgi ile ilişkisini anlatan Bu İşte Bir Yalnızlık Var'ın yeni basımı Aralık ayının ilk günlerinde Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yapılacak. 



12 Aralık 2013 Perşembe




Tuna Kiremitçi'nin Bu İşte Bir Yalnızlık Var romanının sinema uyarlamasını beklerken, edebiyattan beyaz perdeye başarılı uyarlamaları merak ettik. Konuyu ehline danışalım dedik.
Edebiyat ve beyaz perdenin hatırı sayılır kesişme noktalarını yazarlığı, senaristliği ve sinema eleştirmenliğiyle tanıdığımız Uygar Şirin'e sorduk.
Hem edebiyat hem sinema meraklılarına izlenmeye değer uyarlamalar önerileri.


Kitabı kadar iyi

Uygar Şirin


Edebiyattan uyarlanan filmlere “Kitabı daha iyiydi” demek âdettendir. Değişiklik olsun, “en az kitabı kadar iyi”  diye düşündüğüm filmlerden söz edeyim.
Bu bir “en iyiler” listesi değil (hatta bazı çok iyi filmleri, adları bu bahiste hep anıldığı için listeye dahil etmedim), uyarlama üzerine konuşmak için iyi malzeme sunduğunu düşündüğüm filmler.


1) Beyaz Geceler / Le Notti Bianche (Luchino Visconti, 1957)
Ne Dostoyevski’nin en iyi kitabı, ne de Visconti’nin en iyi filmi. Hikayeye önemli değişiklikler, yenilikler getiren bir uyarlama da yok karşımızda.
“Peki ne var?” derseniz, efsanevi görüntü yönetmeni Giuseppe Rotunno’nun görüntüleri var. Bu filmi, yönetmen ve oyuncuların mükemmel performansları bir yana, Dostoyevski’yi sinemaya uyarlarken karakter ya da diyalogdan öte, ışıklar ve gölgeler üzerine düşünmek gerektiğini gösterdiği için seviyorum.



2) Giriş Kapısı / The Door in the Floor (Tod Williams, 2004)
Roman ve senaryo konusunda pek dikkate alınmayan bir nokta: Çok farklı hacimlerden söz ediyoruz. Uyarlamalar iyi olamaz ya da sadık olamaz demek istemiyorum ancak kitabı olduğu gibi koruyamaz. Sırf yer/zaman darlığı bile buna engel. Kaldıki pek çok zaman sorun uyarlamaların kitaptan sapması değil, sapmama çabası. Her şeyi koruyayım derken hiçbir şey olamamak.
“Giriş Kapısı” bu imkansızlığı kabul edip ayağını denk alan filmlere iyi bir örnek. John Irving’in “Bir Yıllık Dul” (A Widow for One Year) adlı kitabından uyarlanmış ama roman çok ciddi bir “kesip atma” işlemine tâbi tutulmuş. 35 yıla ve 500 sayfaya yayılan kitabın sadece bir dönemi ve 170 sayfası filmde yer bulmuş. 
Sonuç: İyi bir roman ve romandan farklı ama iyi bir film.



3) Tersyüz / Adaptation (Spike Jonze, 2002)
Senaryo yazarı Charlie Kaufman, Susan Orlean’ın “The Orchid Thief” adlı kitabını uyarlamak için masaya oturur. Uyarlama işinin altından bir türlü kalkamayınca, ana karakteri Charlie Kaufman olan ve Kaufman’ın “The Orchid Thief”i uyarlayamamasını anlatan bir film yazar. Adını da “Uyarlama” koyar.
“Bir kitabı her şeyiyle uyarlamanın imkânsızlığını kabullenme”nin zirvesi. Yaratıcılık ve hikâye anlatmanın doğası diye yola çıkıp işi “Hayatın anlamı ne?” sorusuna vardıran bir şaheser.



4) Masumiyet Yaşı / The Age of Innocence (Martin Scorsese, 1993)
Bir edebiyat uyarlamasında anlatıcı (dış ses) kullanılmışsa, önyargımı bağışlayın, film benim için maça 1-0 yenik başlıyor. Ama yönetmen Martin Scorsese olunca iş değişebilir.
Dış sesleri sıklıkla ve her seferinde yaratıcı yöntemlerle kullanan Scorsese, Edith Wharton’ın romanını uyarlarken dakikalarca susmayan, kitabın bazı bölümlerini satır satır okuyan bir anlatıcıya başvuruyor. Bir yandan büyüleyip hipnotize ederken bir yandan da insanı bezdiren ses, hikayenin boğucu atmosferinin ayrılmaz bir parçası haline geliyor. Scorsese’nin derdi de bu zaten.



5) Değirmen (Atıf Yılmaz, 1986)
Türk sinemasında yeterince hakkı verilmeyen bir film. Barış Pirhasan’ın senaryosu Reşat Nuri’nin romanının tüm malzemesini kullandığı gibi, romanda yeterince işlenmeyen bir ironi/dram dengesi yakalıyor. “Değirmen”, 'Türkiye’nin ruhu' üzerine yapılmış en iyi filmlerden biri oluşunu bu dengeye borçlu.




6) Aziz Matyas’a Göre İncil / Il Vangelo secondo Matteo (Pier Paolo Pasolini, 1964)
İncil’i temel alan bir film uyarlama sayılır mı tartışmasını bir kenara koyuyorum. Asıl ilginç olan, İncil’i neredeyse kelime kelime uyarlayıp, buna rağmen Hristiyanlığın İsa tasvirinden çok farklı bir karakter ortaya çıkarmak.



7) Yojimbo (Akira Kurosawa, 1961)
Bir Avuç Dolar / Per un pugno di dollari (Sergio Leone, 1964)
Son Adam / Last Man Standing (Walter Hill, 1996)
Düello/Sukiyaki Western Django (Takashi Miike, 2007)
Dashiell Hammett’ın “Kızıl Hasat” adlı romanı ilginç bir “zincirleme uyarlama” vakasının ilk halkasını oluşturuyor:
1) Sene 1961. Kurosawa, “Yojimbo”yu çeker. 
2) Kimi eleştirmenler filmle “Kızıl Hasat” arasında paralellikler olduğunu söyler, fakat Kurosawa “Ben o kitaptan uyarlamadım” der. Pek çok kişi ikna olmaz ve “Uyarlamadıysa da esinlenmiş”te ısrar eder. 
3) “Yojimbo” dünya sinemasını öyle bir sallar ki farklı ülkelerde farklı yönetmenler tarafından, “benzer ama farklı” filmlere uyarlanıp durur. Bazı örneklerini yukarıda görüyorsunuz. Ben en meşhur ve iyilerini seçtim ancak sinema tarihinde daha pek çok “Kızıl Hasat'ın uyarlamasının uyarlaması” var.




8) Anayurt Oteli (Ömer Kavur, 1986)
“Anayurt Oteli nasıl bu kadar iyi uyarlanabilir?” sorusu, Kavur’un da bir bakıma sinemamızın Yusuf Atılgan’ı olduğunu düşününce anlamsızlaşıyor. Edebiyatçıyla yönetmenin dünyalarının örtüşmesinin her şeyden önemli olduğunu hatırlatan bir film.




9) Romeo&Juliet (Baz Luhrmann, 1996)
Sinemanın çok kez deneyip sıklıkla çuvalladığı “günümüze taşıma” meselesini en iyi çözen filmlerden biri. Ve bunu “Hikâye 2013’de New York’ta, reklam dünyasında geçsin” diyerek değil, sinemanın kendine özgü olanaklarını kullanarak yapıyor.


10) Zazi Metroda / Zazie Dans le Métro (Louis Malle, 1960)
Tristram Shandy: Uyduruk Bir Öykü / Tristram Shandy: A Cock and Bull Story (Michael Winterbottom, 2004)
“Tristram” hikâyeyi bir türlü anlatamama üzerine kurulu bir roman. “Zazi” ise dille kavga ediyor, gramere ve sözdizimine kafa tutuyor, gündelik konuşmayı, “sokağın dili”ni romana taşımayı amaçlıyor.

Sonucu severiz ya da sevmeyiz (ben “Zazi”yi sevmiyorum da, o bakımdan), yine de bu dil arayışlarını beyazperdeye tercüme etme çabalarını es geçmek olmaz.

2 Aralık 2013 Pazartesi





Edebiyatıyla olduğu kadar müzik çalışmalarıyla da tanınan Tuna Kiremitçi, Bu İşte Bir Yalnızlık Var’da iyi bildiği bir dünyayı, bir müzisyenin dünyasını anlatıyor. Genç yaşta hatırı sayılır bir külliyata sahip olan yazarın ikinci romanı olan kitap, geçtiğimiz günlerde beyazperdeye uyarlandı ve bu ay izleyiciyle buluşacak. Senaryosunu Burak Göral, yönetmenliğini Hakan ‘Ketche’ Kırvavaç üstlendiği filmin başrollerini  Özgü Namal ve Engin Altan Düzyatan paylaştı. 

Bu İşte Bir Yalnızlık Var, sinemalardan önce Kırmızı Kedi Yayınevi'nin sunumuyla kitapçılarda.




Eskiden bir rock grubunda çalan, besteler yapan ve zamanında parlak bir gelecek vaat eden, 30’lu yaşlarının sonundaki Memet, boşanmış, geçimini gitar tamir ederek ve özel ders vererek sağlamaya çalışan bir adamdır. Parasızdır, yalnızdır, yakın çevresindekiler gibi o da mutluluk arayışındadır. Memet’i hayata bağlayan en önemli şey, haftada bir gün görebildiği 9 yaşındaki kızı Ezgi’dir. Yakın arkadaşı Orhan hiç kimseye gittiği yeri söylemeden, anlaşılmaz bir biçimde evini ve karısı Ayşe’yi terk edince Memet hayatında yeni bir dönemece gelir. Kocasını arayan Ayşe ile Memet’in arasında bir yakınlaşma başlar. Bu iki yalnız insan, her şeye rağmen bütün bağlarına sırt çevirip bir araya gelebilecekler midir?

19 Kasım 2013 Salı


13 Aralık'ta vizyona gireceği duyurulan, Tuna Kiremitçi'nin aynı adlı romanından uyarlanan, Bu İşte Bir Yalnızlık Var filminin merakla beklenen fragmanı yayınlandı. 




Bu İşte Bir Yalnızlık Var'ın yeni basımı Aralık ayının ilk haftasında Kırmızı Kedi'de.


1 Kasım 2013 Cuma


Tuna Kiremitçi'nin, 
Uygar Şirin'in romanı "Anne, Tut Elimi"nin ilk basımı yapıldığı günlerde, 
5 Mart 2004'te yayımlanan değerlendirmesi. 

Uygar Şirin, 2 Kasım Cumartesi günü saat 14.00-16.00 arasında 
İstanbul Kitap Fuarı'nda 
Kırmızı Kedi Yayınevi standında okurlarıyla buluşacak.


Çocuklar korkunç, Allahım

Tuna Kiremitçi, Radikal Kitap Eki 05.03.2004


Sinema yazarı Uygar Şirin (1972), geçtiğimiz haftalarda ilk romanını yayımladı: 'Anne, Tut Elimi'. Okumaya başladığımda hemen 'sinemasal' bir atmosfer bekliyordum. Yanılmışım. Çünkü, romanın ilk sayfalarından başlayan bir şiirsellik var. Hatta Dağlarca'nın o güzel ve ürpertici
'Çocuklar Korkunç Allahım' adlı şiiri geliyor aklınıza.

Çocuklar korkunç, Allahım./ Elleri, yüzleri, saçları./ Uyurlar bütün gece. / Yok sana ihtiyaçları.

Uygar Şirin, romanında bir çocuğun dünyasını, onun ağzından, gözünden ve kalbinden anlatıyor. Sanırım bana bu şiiri çağrıştıran, romanda da benzer bir masumluğun ve ürperticiliğin olması.

Romanın merkezinde, Ceren duruyor. Dış görünüş olarak normal olsa da, iç dünyasıyla öteki insanlardan ayrılan bir çocuk. Bir kere konuşmuyor. Annesini bir kazada kaybettikten sonra sessizliğe gömülmüş. Bir türlü toparlanamayan babasıyla, yalnızlığın bağrında nefes alıp veriyorlar. Zaten kitabın girişinde, Ceren'in sessizliğiyle ilgili ilginç bir monolog bekliyor bizi.


"Ben konuşsaydım, konuşmanın nasıl bir şey olduğunu anlatırdım. Ben konuşmayı hep bir şeylere benzetirim. Konuşmak, Pazar sabahı altı buçukta uyandıktan sonra, o günü Pazartesi sandığınız için kalkıp okula gitmeye benzer. Konuşmak, yolda giderken bir köpeğin sizi çok sevip peşinize takılmasına benzer (...) Ben konuşsaydım, kendimi anlatmaya çalışırdım. Beni anlamanızı isterdim. Ama bu imkânsız, değil mi? Ben konuşsaydım, susardım."(s.13)

Yine de Ceren kendini anlatmayı deniyor. Onun bilinç akışı ve iç konuşmaları, anlatıcının sesiyle dönüşümlü olarak karşımıza çıkıyor. Romanın başlarındaki sis dağıldıkça, Ceren'i saran bambaşka bir gizemi fark ediyoruz. Alacakaranlık 'yolculuklara' çıkıyor Ceren... Böylece girdiği mekânların daha önceki halleriyle ve orada yaşamış olanlarla buluşabiliyor. Bir odaya baktığında, yıllarca önceki bir sahneyi görebiliyor.

"Yolculuk, Ceren'in taktığı isim. Aslında ne zaman başlayacağına, nereye gidileceğine Ceren karar vermiyor. Bütün bunlardan haberi bile olmuyor. Yine de onlara 'yolculuk' diyor. Öyle deyince daha az korkunç görünüyorlar."(s.24)

Rahatsız edici sesler duyan, mezarlıkta uyurken huzur bulan, ölümü düşünen bir kız... Üstelik, kendisini seven herkesin öleceğine inanıyor. Karanlığı, Ulaş'ın ortaya çıkıp ona dokunmasıyla da dağılacak gibi değil.
Romanın en dokunaklı kısımlarından biri de, Ceren'in babasıyla ilişkisi. İkisini de saran bir belirsizliğin içinde, 'tuhaf' bir iletişimsizliği paylaşıyorlar.

"Babam annemin ölümü karşısında da ne yapacağını bilmiyor. Ne eski hayatını devam ettiriyor, ne de yeni bir hayat kuruyor. Annem öldü ve başka bir dünyaya gitti. Babam hâlâ iki dünya arasında."(s.19)

Aslında bu 'iki dünya arasında' olma halini, bizzat kendisi de yaşıyor: Bu dünyaya pamuk ipliğiyle bağlı, öte tarafa da gidemeyen bir çocuğun sırlarına varıyoruz. Sanıyorum Uygar Şirin'in giriştiği asıl önemli iş de bu: Yani bir çocuğun, üstelik, 'özel' bir çocuğun iç dünyasını anlatmak...

Film şirketlerinin 'cast' seçmelerine uğrayan herkes şuna şahit olmuştur: Normalde bambaşka davranan çocuklar, çekim başlayınca birden değişip
'çocuk taklidi' yapmaya başlar. Çünkü çok akıllı oldukları için büyüklerin onlardan ne beklediğini anında anlamışlardır. Onların gözündeki 'çocuk' imgesine hizmet etmeleri gerektiğini iyi bilirler. Büyüklerin istediği gibi 'sevimli', 'masum' ya da 'yaramaz' olmaya çalışır ve işin kötüsü genellikle başarırlar da. Sonuçta her gün televizyonda karşılaştığımız sahte çocuklar çıkar ortaya. Yetişkinlerin yarattığı ve bütün gizemlerinden arındırılmış suni yaratıklar...

Oysa 'çocuk' dediğimiz çok daha karmaşık, tekinsiz ve ruhen 'ele avuca sığmaz' bir varlık. Bazı yazarlar çocuk kahramanlarını bu gerçeği göz önünde bulundurarak yaratıyor. Salinger'in Holden'i mesela... Sonra Queneau'nun Zazie'si... Ya da Kundera'nın Jaromil'i...

Uygar Şirin'in romanı da, çocuğu 'gerçekten' çocuk olduğu hallerde yakalamaya çalışıyor. Ceren'in iç dünyası karmaşık ve loş. Yazar bunu törpülemeye, 'sevimli' hale getirmeye çalışmamış. Tam aksine, dramın çatısını buraya kurmuş. Kitap ilerledikçe babasının Ceren'den ciddi ciddi korkmaya başladığını, kızcağızın da bunu hüzünle fark ettiğini anlıyoruz. Zaten kendi masumiyetine özlem duyan bir çocuk o: "Hani sen küçüktün.
İnsan bir çiçek dürbününden bakınca ne görürse sen de hayata bakınca onu görürdün." (s.61)

'Anne, Tut Elimi', duru, sakin ve yer yer esprili bir dille yazılmış. Olaylardaki gizem, bu anlatımla birleştiğinde, kitabın lehine bir gerilime neden oluyor. Ceren hayat ve ölüm sınırındaki salıncağında, kitap boyunca eteklerini savurarak sallanıyor. Babasının temsil ettiği 'yaşayanlar' dünyasıyla annesinin simgelediği 'ölüler' arasında gidip geliyor. Tabii bizler de...

Uygar Şirin ilk gözağrısı sinematografiyi de yer yer kullanmış. Özellikle Ceren'in çıktığı 'yolculuklarda' karşılaştıklarını, incelikli kamera hareketleriyle bize gösteriyor. Ama edebiyatın emrinde, onu aşmayan, ona saygısızlık etmeyen bir sinematografi bu.

Saflıkla bilgeliğin, hüzünle korkunun, hayatla ölümün buluştuğu bir kitap 'Anne, Tut Elimi'. İlk roman gibi olmayan, hem masum hem de 'arıza' bir roman.

Çocuklar korkunç, evet... Ama roman da güzel.

Kaynak: http://www.radikal.com.tr/kitap/cocuklar_korkunc_allahim-855612