Blog

Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Eylül 2014 Çarşamba



“Kuşkusuz Woolf’un 
en yoğun eseri,
çağımızın da en olağandışı romanlarından biri.”


J. L. Borges






Virginia Woolf’un, yakın arkadaşı, karizmatik, biseksüel yazar Vita Sackville-West için yazdığı Orlando, eğlenceli, fantastik bir ‘sahte biyografi’. Canı istediğinde bukalemun gibi biçim, daha doğrusu cinsiyet ve kimlik değiştiren tarihi bir karakterdir Orlando. Erkek olarak başladığı hayatını kadın olarak sürdürür, on altıncı yüzyılda soylu bir aileye doğar, birkaç yüzyılı hızla yaşar, bir gecede cinsiyet değiştirir, yirminci yüzyılın ilk yarısına bir kadın yazar kimliğiyle ulaşır. Erkekken, İngiltere Kralı tarafından İstanbul’a büyükelçi olarak gönderilir; Çingenelerin arasında da yaşar, saraylarda da; edebiyat sevdalısı, melankolik bir şairdi. Viktorya Dönemi değerlerini eleştiren ve cinsiyet, özgüven, hakikat, kimlik, kişinin toplumdaki yeri, edebiyat gibi konulara şiirsel bir üslupla dokunan Woolf’un kendi deyişiyle Orlando, yazarlık yaşamında tasasız bir tatil; kafaları karıştırıyor, ne yana döneceği belli olmuyor ve bu yüzden de keyifli.


"Ama bırakalım başka kalemler söz etsinler cinsiyetten ve cinsellikten; biz bu tür itici konulardan elimizden geldiğince çabuk ayrılıyoruz. Orlando yıkanmış, kadının da erkeğin de giydiği türden Türk işi cepken ve şalvar giymişti; durumunu gözden geçirmek zorundaydı. Orlando’nun hikâyesini sempa­tiyle izlemiş olan her okurun ilk düşüncesi, durumun güvenil­mez ve son derece utandırıcı olduğu. Genç, soylu ve güzeldi, uyandığında kendini öyle bir konumda bulmuştu ki, mevki sahibi bir genç hanım için bundan daha hassas bir durum ola­maz. Çıngırağı çalsaydı, çığlık atsaydı ya da bayılsaydı onu suçlayamazdık. Ama Orlando hiç de kaygılanmış görünmü­yordu. Bütün hareketleri bilinçliydi, hatta önceden tasarlan­dığına yönelik işaretler gösterdiği düşünülebilirdi. Önce ma­sanın üzerindeki kâğıtları dikkatle inceledi; şiire benzeyenleri aldı, koynunda sakladı; sonra, neredeyse açlıktan ölse de kaç gündür yatağının yanından ayrılmayan Silifke tazısını çağırdı, onu besleyip tüylerini taradı; sonra beline bir çift tabanca sok­tu; sonra büyükelçilik giysilerinin bir kısmını oluşturan birkaç dizi zümrütü ve Doğu’nun en güzel incilerini doladı boynu­na. Bu iş de bitince, pencereden eğildi, alçak sesle ıslık çaldı, çöp kutusundan dökülen kâğıtların, anlaşmaların, pusulaların, mühürlerin, balmumlarının filan kapladığı harap, kan lekesi içindeki merdivenden indi, avluya çıktı. Orada, kocaman bir incir ağacının gölgesinde eşek sırtında bir Çingene beklemek­teydi. Başka bir eşeği de yularından tutuyordu. Orlando ba­cağını eşeğin üzerinden aşırdı, böylece İngiltere’nin Osmanlı devletindeki büyükelçisi sıska bir köpeğin eşliğinde, eşek sır­tında, yanında bir Çingene’yle İstanbul’dan ayrıldı."

11 Ağustos 2014 Pazartesi

Akşam Gazetesi Kültür-Sanat Servisi11.08.2014 

ABD'nin çok satan kitaplarından 'Yalnız Kadınlar Yazı' raflardaki yerini aldı. Beatriz William'ın yazdığı kitapta I. Dünya Savaşı sonrasında, birey ve toplumda açığa çıkamayan sosyal kargaşa anlatılıyor.

New York Times Bestseller Listesinden Bir Yaz Romanı: Yalnız Kadınlar Yazı  Kırmızı Kedi Yayınları tarafından Türkiye'de yayımlandı. Kısa sürede beğeni toplayan roman, eleştirmenler tarafından da yaz mevsiminde okunması gereken kitaplar listesinde gösterildi. Beatriz Williams’ın kitabı geçen yıl ABD’de yayımlandığında, Vanity Fair, The Oprah Magazine ve Good Housekeeping dergileri tarafından yazın okunacak en iyi romanlardan biri seçilmişti. Uzun süre New York Times çok satanlar listesinde yer alan roman, üç arkadaşın yıllara uzanan arkadaşlıklarını, hayatla ilişkilerini, değişimlerini ele alıyor.  
Kitabı yazarken nelerden ilham aldınız?  
Eşimin ailesi Connecticut eyaletinin güneydoğusunda yaşıyor. Burası o şiddetli New England kasırgasının meydana geldiği bölgeye çok yakın, bu nedenle fırtına beni uzun zaman büyülemiştir. Kasırganın meydana geleceğini kimse bilmiyordu, hava tahminleri sabah saatlerinin güneşli ve öğleden sonra hafif rüzgârlı olacağı şeklindeydi. Ancak kasırganın hızı Kategori 3 olarak tespit edildi, dalgalar 6 metre büyüklüğe ulaştı. Sahildeki yerleşim merkezleri tamamen silinmiş oldu. Bölgedeki bu kasabalar ve plaj yaşantısına dair hayatları düşünmeye başlamıştım, dar bakış açılarını, su yüzüne çıkmak üzere olan pek çok aile sırrını... Hikâye böylece kafamda şekillenmeye başlamıştı. 
Kitaptaki karakterler gerçek kişiler mi? 
Hayır. Şu ana kadar bilerek, gerçek yaşamdaki bir karakteri kitaplarımda hiç uyarlamadım sanırım. Karakterler, zihnimdeki pek çok birikim içinden, zaman zaman belli konuşma tarzlarının, tavırların ve yaşam öykülerinin karışımıyla ortaya çıkıyor. 
Değişimin romanı
Yalnız Kadınlar Yazı’ndaki favori karakterim, diyebileceğiniz var mı? Varsa, kim? 
Bir favori seçmek çok zor çünkü tabii ki, Nick ve Lily’ye bayılıyorum. Sanırım ana karakterlerinizi çok sevmelisiniz. Budgie, yazması oldukça zor bir karakterdi. Gizemli ve karakterini hemen belli etmiyordu. Ama kuşkusuz en eğlenceli olan, Lily’nin teyzesi Julie.

Sizce, okuyucunun Yalnız Kadınlar Yazı’ndan kendine çıkaracağı şey ne olacak? 
Umarım keyifli zaman geçirirler. Beni farklı hayatların içine çekebilecek kitapları seviyorum. Yalnız Kadınlar Yazı’nda da bunun olması için uğraştım. Kitap, sosyal ve cinsel kargaşanın her şeyi altüst ettiği Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki yıllarda, bireylerde veya toplumda açığa çıkamayan pek çok şeyi anlatıyor. Bu Seaview ve Western kültüründe oluşan gerçek bir kasırga. Ve kitap da bu detayları vurguluyor. 
Daha fazla gizem ve aşk
Bundan sonraki işler hakkında bilgi alabilir miyiz? Yeni bir şey üzerinde çalışıyor musunuz?  
Bu yıl çıkacak bir sonraki romanımı yeni tamamladım. Bu romanda Schuyler ailesinin farklı bir versiyonu uyarlanıyor. 1964 Manhattan ve 1914 Berlin dönemleri. Daha fazla gizem ve aşk hikâyesi, aileye başkaldırış... Hikâyede Julie Teyze, Nick ve Lily de görünecek.
Kaynak: http://www.aksam.com.tr/yasam/kultursanat/degisimin-romani/haber-330799

8 Ağustos 2014 Cuma



José Saramago'nun bu çarpıcı öyküsü, kimseyi varlığına inandıramadığı bilinmeyen bir adanın peşine düşen bir adamın ve tüm hayatını geride bırakarak bu arayışa katılmaya gönüllü bir kadının hikâyesini anlatır.


Bu çocuksu, masumane öykü, derin mimarisiyle birlikte ele alındığında birden kılık değiştiriyor ve Swift’i ya da Voltaire’i aratmayacak parlak bir felsefi metne dönüşüyor. Anlatı teknikleriyle oyunlar oynayan büyük yazar, okura yeniden harika bir okuma zevki sunuyor.


Emrah İmre’nin Portekizceden çevirisi ve Birol Bayram’ın desenleriyle okurun minör başyapıtlarından olacaktır Bilinmeyen Adanın Öyküsü.


“Saramago görünüşte sade bir öyküyü basit bir dille ve masum karakterlerle aktarıyor; okurlar, hayalperestler ve âşıklar psikolojik, romantik ve toplumsal altmetinleri fark edecektir.” 
Publishers Weekly



6 Ağustos 2014 Çarşamba

Mert Tanaydın

Edebiyat Haber 07.2014 


610052_2
Bizim Pascal Mercier olarak tanıdığımız yazar aslında felsefeci Peter Bieri. II. Dünya Savaşı’nın sonlarında, tüm Avrupa ve dünya kavrulurken diplomatik, finansal ve fiziksel dağların korunaklı kıldığı İsviçre’de, başkent Bern’de 1944’te dünyaya gelmiş Bieri.
Babası klasik müzik bestecisi. Kolejden sonra üniversite eğitimini kendi kentinde dilbilim üzerine görmekteyken, yeniden kurulan dünyada aşka verilen fırsatı kullanarak Londra’ya gitmiş. Orada İngilizce ve Hint bilimleri eğitimi görmüş. Yirmilerinin başında Latince, İbranice, Yunanca ve Sanskritçe bilen Bieri, Heidelberg’te felsefeye devam etmiş. 1970’lerde bilişsel psikoloji ve beyin üzerine çalışmış, Kaliforniya’daki Berkeley’de, Harvard’da, Berlin’de, Kudüs Üniversitesi’nde araştırmalar yapmış, dersler vermiş, 80’lerden itibaren Almanya’daki çeşitli üniversitelerde (Heidelberg, Marburg, Berlin) görev yapmış. Üniversitenin neredeyse şirketleri andıran performans ölçümlerine dayalı bir kurum haline geldiğini öne sürerek, emekliliğini istemiş, son yıllarda dışarıdan dersler veriyor. Tüm bunları yapan Bieri, doksanlarda içindeki yazarı, Pascal Mercier’yi de keşfetmiş ya da icat etmiş. Alman eğitim sisteminde yazarlara sıcak bakılmadığından (!), mecburiyetten. Ülkemizde Mercier’nin romanları Kırmızı Kedi Yayınları tarafından yayımlanıyor. Artık herkesin bildiğini sandığım Lizbon’a Gece Treni dışında da sarsıcı yapıtları var.
Sanatçının başarı takıntısının ne tür sonuçlara yol açtığına dair okunabilecek romanı Sahnede Ölüm, İlknur Özdemir çevirisiyle raflarda yerini almıştı. Sanatsal yönü oldukça gelişmiş bir burjuva ailesinin, yetimhaneden yetişmiş olmasına rağmen kusursuz bir piyano tamircisi ve hevesli bir besteci olmuş bir baba, talihsiz bir kazaya kadar güzel ve başarılı bir balerin olan, zengin aile kızı bir anne ve her biri tutkularını kontrol etmekte zorlanarak büyümüş bir oğlan (Patrice) ve bir kız (Patricia) ikiz kardeşten oluşanailenin etrafında kurulmuş, yoğun ve gergin bir roman ortaya çıkarmış Mercier. Piyano tamircisinin bestelerine yönelik tutkusunun, cinai sonuçlara bile ulaşan boyutları, sadece kendisini değil ailesini de sürüp götürecektir. Romanda kültürle dopdolu ailenin hiç beklenmedik bir şiddet eylemiyle hayatlarının tamamen değiştiği âna kadarki tüm öykülerini iki kardeşin birbirlerine yönelik yazdığı içdökme defterlerinden öğreniyoruz, bir bakıma komşu kahve masasında unutulan defterleri karıştıran davetsiz bir göz olarak. Mercier belki de romanında aktardığı pek çok duyguyu, kendi müzisyen babasıyla yaşamış Bieri’den esinlenmiştir.
Yakın zamanda, Mercier’nin son romanı Lea da, Neylan Eryar çevirisiyle okurlara sunuldu. Mercier’nin bir kere daha müziğe, başarı takıntılı müzisyene, bu sefer baba-kız üzerinden, aile ilişkilerine, kültürel olarak üst seviyede aşk denklemlerine geri döndüğü söylenebilir. Annesini kaybettikten sonra kemana tutkusunu yönlendiren genç Lea’nın, önce ilk öğretmeni Marie Pasteur’e, ardından gösterişli burjuva öğretmeni David Levy’ye sanki bir âşık gibi kendini kaptırmasına şahit olan babasının ağzından, genç müzisyenin ve tabii ona hayran babasının trajedisine kulak misafiri oluyoruz. Genelde Mercier, romanlarında ilk odağa aldığı ya da anlatıcı olarak seçtiği karakterlerinin, kendi buhranları içerisinde yollara düşmüşken karşılaştıkları ya da kendilerini analiz ederken hayat hikâyesine ulaştıkları, sonradan ortaya çıkan insanların anlatılarını çok daha iştahlı anlatıyor. Bu romanda da asıl anlatıcı, başarılıyken bir başka trajedi nedeniyle işinden ayrılmış bir cerrah. Tercih edilen paralel kurgu, Sahnede Ölüm’de olduğu gibi iki farklı defter/kardeş biçiminde değil de, daha çok dinlenilenin hikâyenin içine serpiştirilmesi şeklinde oluşturulmuş. Romandaki bazı ipuçları, Bieri’nin, bu sefer Hollandalı baba Martijn Van Vliet olduğunu sezdiriyor.
Sanatın kusursuzluğa giden, bir ömür boyu sürecek bir hazırlık olduğu klasik müzik alanında, kendilerini takıntılarına kaptırıp halihazırdaki yeteneklerini hor gören kahramanlarıyla Pascal Mercier romanları, okurlara derinlikli birer uyarı sanki: Zamane trajedileri insanların aymazlıklarıyla gelir.

Kaynak: http://www.edebiyathaber.net/kultur-basari-hirsi-ve-trajedi-merciernin-yapitaslari-mert-tanaydin/

4 Ağustos 2014 Pazartesi

Burak Abatay
BirGün Kitap Eki

Son zamanlarda Türkiye edebiyatına armağan edilmiş, günümüz çağının adi sermaye döngüsünün baş çarklarını işaret eden ve bunun karşılığında da bu çarkların araçlarını, ahlakı, normları, yasaları, üzerine düşünemeyecek kadar olan zamansızlığımızı anlatan bir roman Kırmızı Kedi etiketiyle raflardaki yerini aldı. Yazar Hüsnü Arkan, Hırsız ve Burjuva ile İsyanın ezilenler için tek kurtuluş olduğunu ifade ederken Karanlık Orta Çağ’ın aydınlanmasının teknolojik gelişmelerle değil, özgürlükle olacağını da sözlerine ekliyor. Hüsnü Arkan’la 6. Kitabı üzerinden, özgürlüğü, ahlakı, burjuvaziyi ve elbette ki isyanı konuştuk.
    Hırsız ve Burjuva, yayımlandığı gün itibariyle yaşananlardan dolayı siyasi konjonktürün içerisinde yer edinebilir bir kitap oldu. Para sadece çalınabilir bir şey midir?
    Kitap konjonktürün ne kadar içindedir, onu bilemem ama kazara olmuştur diyemeyeceğim. Çünkü adalete, eşitsizliğe, mülkiyete ilişkin sorular, benim gibiler için siyasî gündemde önemini hiç kaybetmedi. Bu sorular yüzünden, arkasına yaslanıp okuyucuda müsekkin etkisi yaratacak şeyler yazamayanlar hep olacaktır. Romanda anlattığım şeyler, siyasî edebiyatın son iki yüzyılda defalarca anlattığı merkezî temayı işliyor. Bu kadar geniş ve derin bir antolojinin varlığı hesaba katılırsa, içinde yaşadığımız sistemde eşitsizliğin giderilemeyeceğini, adaletin bu sistemde mümkün olmadığını artık herkesin çok iyi biliyor olması gerekirdi. En azından herkes bunu biliyormuş gibi yapabilirdi. Ama bilmiyormuş gibi yapıyorlar… Bu durumda benim de iki yüzyıldır yazılanları tekrarlamaktan başka çarem kalmıyor; mülkiyet hırsızlıktır ve onun en basit, en karmaşık ahlakî tanımı budur. Bundan daha güncel bir hikâye yoktur. Bize adalet vaat edenler kelimelerinin birer yalan olduğunu biliyorlar. Geçenlerde çok ciddi bir biçimde kaleme alınmış, böyle yazıldığı için de komik olmuş bir yazıda eşitlikçi ütopyaların çökmüş olduğu müjdesini bir kez daha okudum. Bu iddia yaşadığım çağda insanların çoğuna gerçekmiş gibi görünüyor. Sistemin ideologları, karşılarında bir ideal görmekten, bir ütopya görmekten nefret ediyorlar. İnsanoğlunun yaratabileceği en mükemmel sistemin kapitalizm olduğuna dair kendinden menkul bir imanları var… Bu iman Hıristiyanların ya da Müslümanların imanına benzemiyor. Eyüb’ün Tanrı’ya başkaldırmasına bile iyi gözle bakmıyorlar. Kârlarının yüzde kırkını bile zekât olarak vermekten kaçınmanın yollarını arıyorlar. Ahalinin Tanrı’dan çok kapitalizme inanmasını istiyorlar. Modern bir din bu… Ahlakın içini boşaltıyorlar. Avrupa’da yayınlanan reklamların gelirleriyle Afrika’da her yıl bilmem kaç bin tane su kuyusu açılabiliyor. Silahlanmaya ayrılan harcamalara hiç girmeyelim… Kapitalizmin, son iki yüzyılda olgunlaşan bu yeni dinin sunduğu tek bir şey var; adaletsizlik. Hırsızlığı yapanlar, parayı çalanlar insanların ortak mülkünü çalıyorlar.
    Kitapta rastladığımız birçok kavramdan bir tanesi de kader olgusu. (Ör. sy. 39 İlk iki paragraf) Kitapta Hadım Bey haricinde kendi kaderine tepeden bakan kimse görülmüyor. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?
    Her sabah saat altıda evden çıkıyorsanız, uzun bir iş gününden sonra akşam sekizde, dokuzda eve dönüyorsanız, TV’de dizi filminizi izleyip uykuya dalarsınız… Kaderinize tepeden filan bakacak ne zamanınız ne de gücünüz kalır. Elbette, küçük insanlara özgü bir hâkimiyet alanınız vardır… Üç beş kuruşluk ücretinizi nasıl harcayacağınız, nasıl tüketeceğiniz konusunda sizi özgür bırakırlar. Ama bu özgürlüğü de seçimlerinizi belirleyerek elinizden alırlar. Kader denen şeyin neye benzediğini her faciada, her cinayette görüyoruz. En son Soma’da gördük. Adam çıkıp diyor ki, bu kaderdir, fıtratında vardır. Bu yalnızca siyasî bir gaf değil. Bu, burjuvazinin kullandığı yabancılaştırma efekti… Şehit ilan edeceksin ve cennete göndereceksin… Adamlar kendilerini Tanrı yerine koyuyorlar.
    Ahlakçılık ya da toplumsal normlara eyvallah etmek sınıfsal bir kimliğin ürünü müdür?
    Kimin eyvallah ettiğine ve ahlakçılıktan ne anladığımıza bağlı… Ahlakçı olmakla ahlaklı olmak arasındaki fark, bir açıdan, kuralları koymakla kurallara uymak arasındaki farka benzer. Kuralları mülk ve erk sahipleri koyuyor. Kendileri uymak zorunda değillerdir. Uymak zorunda olanların kimlikleriyse öğrenimle, deneyimle olgunlaşır. Bu yüzyıl, tıpkı geçen yüzyıl gibi bize çok şey öğretecek. Çünkü burjuvazi hâlâ aç. Ama onlar iktidara ve paraya ne kadar açsa, biz de özgürleşmeye o kadar açız. Bu gerçek, çatışma alanları doğuruyor ve doğuracaktır. Sınıfsal kimlikler bu çatışma alanlarında ortaya çıkıyor.
    Burjuvanın bir ahlakı olabilir mi?
    Olabilir mi değil, vardır… Kapitalizm bütünsel ahlakî değerler içerir. Hani özgürleşme yanlıları için diyorlar ya, bütüncü ahlakî çözümlemelerin zamanı geçti diye… Kapitalizm bütüncü çözümlerin Allah babasıdır. Aidiyet, millî ve dinî birlikler, miras hukuku, büyük aile ve sülale meselleri; bütün bunlar çok kutsaldır. Bayraklar ve ulusal marşlar çok kutsaldır. Bunlara karşı çıkanları cezalandırırlar. Hatta bu kutsallık ilgisini kendi muhaliflerine de bulaştırırlar. Ama bütün bu bütüncü yapı içinde bireye tek bir çıkar yol sunulur: Başının çaresine bak! Bu dayatmayı kabul etmek, burjuvazinin ahlakını kabul etmek anlamına gelir. Burjuvazinin ahlaksızlığı bir ahlaka sahip olmasıdır. Onda sahte olan şey ahlaksızlığı değildir, ahlakıdır.
    Burjuvayı yönetmek nasıl mümkündür?
    Yönetmek bir yana, burjuvayı doğurabilirsiniz bile… Onun adına hükümler yaratabilirsiniz, onu yönlendirebilirsiniz. Siyasi mekanizmalar biraz da bu işe yarar. Prens Bismarc, Napoleon Bonapart, Orta-Doğu’daki Baas hareketi, bizdeki Kemalist hareket; bütün bunlar gerçek siyasî görüngüler… Bizler dikkatimizi yalnızca kural olana ya da kural olduğunu düşündüğümüz şeye veriyoruz. Oysa hayat istisna ve rastlantılarla dolu ve çoğu zaman neyin istisna neyin kural, neyin rastlantı neyin olanaksızlık olduğunu anlayabilecek durumda değiliz. Ama dediğim gibi, bunlar siyasî görüngüler… Ekonomik görüngüler bu denli tutarsız ya da kaypak değildir. Daha geniş tarihî dilimlerle baktığımızda, sınıf davranışlarının siyasî güçlerin kararsızlığını örttüğünü görürüz. Bazen yirmi otuz yılda örterler, bazen de yüz yılda, iki yüz yılda.
    Hırsızlık nedir? Trilyonluk yolsuzluklarla ütü çalmak aynı tanımın ürünleri midir?
    Hayvanların doğal çevreyi ve o doğal çevredeki zenginlikleri sahiplenmelerini örnek göstererek, hırsızlığın bir doğa kanunu olduğunu kanıtlamaya çalışmak kadar aptalca bir şey yoktur. Küçük çocuklarda yaygın olarak görülen “aşırma” huyunun eğitimle önünün alınabildiğini herkes bilir. Yani insan hayvana benzemez; doğanın hayvan kadar yakın bir uzantısı değildir. Ama büyük yolsuzlukların failleri birer hayvandır. Eylemlerini de toplumsal yasaların doğal yasallıklarla en azından benzerlikler gösterdiği vurgusuyla mazur göstermeye çalışırlar. Şeyh Galip, Mevlana’yı övmek için “çaldımsa mirî malı çaldım,” dedi ya; işte o mazurdur. Bunların çaldığı mirî malı filan değil. Düpedüz halkın kursağındaki ekmeği çalıyorlar.
    Kitapta hayal satan bir ihtiyar “Sadece salaklar ikinci el bir gerçeğin içinde yaşamayı kabul edebilir. Çünkü onların hayalleri ikballeriyle sınırlıdır” diyor. Elden düşme gerçeklerin hiç mi kazanımı olmadı insanoğlu için?
    Avrupa ortaçağını yaşayan insanların çoğu birer kayıptır… Onlara artık insanoğlu diyebiliyoruz. Daha iyi bir yaşamı hayal edemedikleri için o yaşama dört yüzyıl boyunca mahkûm olmuşlardır… Ama aynı zamanda çaresizdirler, başka türlü düşünme ve hareket etme olanağından yoksundurlar. Kepler, yıldız falına inanmadığı halde kralın falcılık teklifine açık bir olumsuz yanıt veremedi. Bugünün bilim insanlarından çok mu farklı düşünüyordu? Ya da genel olarak gökyüzü hakkında bizim bugün bildiğimizden milyonlarca kat daha azını mı biliyordu? Hayır. Günümüz astronomisi onun ve onun gibilerin teorileriyle kuruldu. Yalnızca farklı bir çağda yaşıyordu. Bu çağı şimdi hayal edemiyoruz. Salaklarla kurbanların karışması belki de bu yüzdendir. Elden düşme gerçek dediğim şey bugün içinde olduğumuz, elimizde tuttuğumuz gerçektir. Ortaçağda yaşayanların içinde oldukları, ellerinde tuttukları gerçektir. Yaşamlarını zekâta, sadakaya hapseden inanmışların gerçeği… Çünkü başka türlüsünü hayal edemezler. Biz de edemiyoruz. Dünyayı bugünküne çok benzer olarak yaratılmış bir sistem olarak görüyoruz. Burada özgürleşmenin genişlediği tarihi alanlara dikkat göstermek gerekiyor. Örneğin 19. Yüzyıla ve o yüzyılın düşünürlerine… 68 hareketine ve Türkiye’deki yansımalarına… Bugünün Latin siyasetine… Hayal gücünün ve gerçekliğin ne olduğu konusunda onlardan öğrenebileceğimiz çok şey var. 8. Evren’in öğrenilerine göre; kızının okul harçlığı için telefonla seks yapan kadın, kaçak rakı satan bakkal, temizliğe gidenler, kot taşlamacılığı yapanlar, orospular, birahane müdavimleri, mahalle sakinleri yaptıkları işlerden ötürü suçlu değillerdi. Çağrı da tam da burada “Bütün masumlar ayaklanın! Bağışlanmada adalet isteyin!” üzerine. Masum insanlar kimden isteyecekler bunu? Ya da bir diğer deyişle bağışlanma kim tarafından yapılacak? İsyan, öğrenilen bir şeydir; kimse doğuştan isyankâr değildir. Masum kalmanınsa iki yolu var. Ya her şeye katlanacaksınız ya da her şeye isyan edeceksiniz. Kitlelerin şiddetiyle bireysel şiddet ayrı şeylerdir. Kitlelerin şiddeti adam öldürmez, yalnızca talep eder. Ama ölümüne talep eder. Tabii ki bağışlanmada adalet isteyeceğiz. Kursağına beş kuruş haram girmemiş birinin masumiyetiyle, hayatı boyunca hep haram yemiş birinin masumiyeti aynı şey değildir. İkisi de aynı Tanrı’ya dua eder ama aynı şey değildir. Burjuvazinin elinden Tanrı’yı alırsanız, burjuvazi açıkta kalır. Sömürülenlerin elinden Tanrı’yı alırsanız hiçbir şey olmaz… Kısacası bizim projeksiyonlara ihtiyacımız yok. Tam tersine, adaleti içselleştirmeye ihtiyacımız var.
    Evren için rüyalar ve hayallerin, Hülya ve Hadim Bey için ise hikâyelerin çok önemli bir yeri var. Sizin için durum nasıl?
    İnsan, yaşadığı gerçeklikten ibaret, tek katmanlı bir yaratık değil. Beynin fizyolojisi rüya görmeye, tasarlamaya, hikâyeler uydurmaya elverişli… Biri çıkıp size şunu derse sorgulamalısınız: “Artık dinlerden başka bir hikâyeye, cennetten başka bir hayale ihtiyacınız yok!” Ortaçağda suç olan şeyler bu çağda moda! Adamlar Kâbe’yi uzay mekiği haline getirdiler. Artık iki kilometreden tavaf edebilirsiniz. Bunu üç yüz yıl önce hayal edemezdiniz. Hayal etmek bir yana, bu bir suçtu. Öte yandan, Amerikan hükümetinin kendi düşmanlarına karşı davranış tarzına bakmalı… Artık bir savaş hukukunu gözetmiyorlar. Vietnam’la başlayan barbarlıklarını yasallaştırdılar. Onlar hayallerini gerçekleştiriyorlar. Bir gün çalışanlar da gerçekleştirecektir. Bu umudu taşımazsak özgürleşmede bir adım bile ilerleyemeyiz.
    Hırsız ve Burjuva ile ne yapmak, neyi vermek istediniz?
    Tam olarak dünyadaki temel çatışmayı vermek istedim. Bugün bu çatışmayı çok iyi gizliyorlar. Medya, siyasî mekanizmalar, akademi çok iyi gizliyor. Neredeyse temel çatışmanın Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında olduğuna inanmaya başlayacağız… Medeniyet Çatışmaları tezi bunu öngörüyor. Hükümetimizin öngörüsüz siyasetleri bunu öngörüyor. Dahası, etliye sütlüye karışmamayı yeğleyen edebiyatımız da bunu öngörüyor. Asıl çelişkinin doğuyla batı arasında yaşandığı ifadesi çok eski bir yalandır. Afrika’nın yoksulluğu sınıfsal bir sorundur. Zenginlikler arası farklılıklar sınıfsaldır. Osmanlı’nın son iki yüzyılında kendi içine göçmüşlüğü, yeni Türkiye’nin açmazları ve ona biçilen ömür; bütün bunlar sınıfsaldır. Dünyayı yirmi bin aile idare ediyor. Karşılarında devasa bir çalışanlar yığını var… Asıl çelişki burada. Tarih, sandığımız kadar vefasız değildir. Gezi olayları gösterdi ki, Türkiye kendi 68’ine dönmek istiyor… Devlet şiddetine karşı yeni silahlar keşfediyor. Bin kere daha başarısız olacağız. Ama başarısız olmak adaletsiz yaşamaktan iyidir.
    Yalnız Değiliz üzerine söyleştiğimizde muhalif şeyler söylemek için Türkiye’nin son yıllardaki durumu fazlasıyla ilham verici bir hale geldiğini ifade ettiniz. Bu sanıyorum ki son sürat devam ediyor siz sanatçılar için.
    Sanatçı kisvesini pek sevmiyorum. Mahallemde kimse beni sanatçı olarak tanımıyor; insan muamelesi yapıyorlar; bu da benim hoşuma gidiyor. Muhalif olmak için bir yerden başka bir yere geldiğimiz doğrudur… Ama aslında bizler konum değiştirmiyoruz. Konum değiştiren toplum… Başkaldırmayı, talep etmeyi, katılmayı öğreniyorlar; yaratmayı ve yeni siyasî süreçler üretmeyi de öğrenecekler. Çalışanların muhalefeti yoksa sanatçının muhalefeti çok şey ifade etmez. Bazı inatçı adamlar çıkar, sözlerini söyler, giderler. Bunları çoğunlukla kimse dinlemez. Ancak yazdıkları, söyledikleri bir yerlerde kalır. Ben, Aziz Nesin’in bir gün hortlayacağına inanıyorum. Cervantes nasıl hortladıysa o da hortlayacaktır. Kendi çıkarlarını görmezden gelen bir toplum sürekli bu halde kalamaz.
    Romandaki sıkça yapılan alıntılar sizin için ne ifade ediyor?
    Bunlar her şeyden önce benim sevdiğim, okuduğum, okuyarak tanışmaktan memnun olduğum yazarlar ve şairler. Tabii ki Churchill hariç… Diğerleriyle onun arasında belirgin bir fark var.
    Kitaptaki maymun ve muz örneklemesinden yola çıkarak mükafatsız bir cefa biz insanlara göre değil midir?
    Ödülsüz uğraşıyı maymunlar bile istemez… Laboratuarda peynir labirentine giren fare bile istemez… Ama bir yığın hikâye, birçok dinî ve millî aidiyet kolaylığı, bir sürü vaat uydurarak insanları maymundan ve fareden daha aşağılık duruma düşürebilirsiniz. Bir insanı bir madende ayın otuz günü çalıştırabiliyorsanız, o insan o çalışmasından ötürü gıkını çıkarmıyorsa, evet, cefa biz insanlara göredir. Ama işler her zaman mülk sahiplerinin istediği gibi gitmez. Hatta son tahlilde maymunlar ve fareler kazanır. Bu boş bir laf değil. Kölelerle köle sahipleri arasındaki adaletsiz savaşı kim kazandı sanıyorsunuz? Sonuç kesinleşti mi? Burjuvazi mi kazandı? Bunu söylemek için henüz çok erken. Daha çok şey göreceğiz. Ancak adanmışlık kültürü de eleştirilemez bir şey olmaktan çıkmalıdır. Barbarlığın önüne geçmenin tek yolu bu; bireyin siyasallaşması ve kendini şiddeti reddedebilecek bir güç olarak hissedebilmesi…
    Fantastik olgular, edebiyatınızda güzel bir lezzet. Bu kitapta da es geçmemişsiniz. Garip yaratıklar, düşsel yaratıklar, ucubeler; bunlar gerçek hayatta sanatçıların tasarladıklarından daha fazla…
    Bir teyze çıkıyor, ‘ben başbakanın götünün kılıyım,’ diyor. Tolkien’in romanlarında bile böyle bir kahraman bulamazsınız. Salvador Dali’nin resimlerinde böyle bir figür yoktur… Bayağı lezzetli… Bir bakan çıkıyor, “ben bunları ne için, kimin için yaptım,” diyerek ağlıyor. Yaptığı şey yolsuzluk… İnsanlar bunları seyrediyorlar ve hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam ediyorlar. İşte size fantastik! Yoksullukla zenginliğin karşıtlığı bu çağda bu biçimde tecelli ediyor. 

    Kaynak: 
    http://rubininki.blogspot.com.tr/2014/06/husnu-arkan-birgun-roportaj25062014.html
Bedia Ceylan Güzelce
Radikal Kitap Eki 15.03.2014 




Hüsnü Arkan yeni romanı Hırsız ve Burjuva’da, Evren, Gülgün ve Ruhan karakterleri üzerinden bir yakın Türkiye tarihi portresi çiziyor. Arkan ile romanını konuştuk.
Zamanlama olarak manidar bir kitap. Siz bu romanı ne zamandır yazıyorsunuz?
Hırsız ve Burjuva, epeydir masamda duran bir dosyaydı ama üstünde ciddi olarak çalışmaya 2012’de başladım. Adını kastediyorsanız, adı başından beri buydu; Hırsız ve Burjuva. Bunun son hükümetle ve son hükümetin sunduğu olanaklardan faydalanan Anadolu sırtlanlarıyla özel bir ilgisi yok… Genel bir ilgisi var. Hırsızın ve burjuvanın aynı kişi olduğuna inananlardanım. Dün, bugün, gelecek fark etmiyor. Sermaye birikimini bana kimse şansla, girişkenlikle ve girişim özgürlüğü gibi kendinden menkul kavramlarla açıklayamaz. Burjuvazi hırsızdır ve miras hukuku bu hırsızlığı korumak için vardır.
Hikâye 1980’den günümüze uzanan bir boşluğun, toplumun bilincinde açılan bir oyuğun içine giriyor sanki… Böyle bir oyuk var mı sizce de?
Dünya tarihinde düz yer bulamazsınız; her yer delik deşik ve oyuktur. Ayrıca toplum bilinci dediğiniz şey de sosyologların uydurmasıdır. Bilinç kişisel bir şeydir; toplumların düşündüğü ancak varsayılabilir. Biz Türkiye’de yaşayanlar kendi ülkemizi çok önemsiyoruz. Oysa önem nesnel bir şeydir. Ben Moğolistan’ın ya da Ruanda’nın bölgelerinde oynadıkları rollere bakmam. Ortalama bir Moğolun, bir Ruandalının ne kadar özgür olduğuna bakarım. Bireyin özgürlüğü nesnel bir kıstastır. Olanaklarınızın genişliğiyle ilgilidir. Çoğunluk Shakespeare’e ya da Chopin’e ulaşamıyorsa o halkın özgürlüğü benim açımdan tartışılabilir bir şeydir. Çoğunluk karnını doyurmak için çöp karıştırıyor ya da seçim dönemlerinde zekât bekliyorsa o çoğunluk özgür değildir. Dünya nüfusunun yüzde üçünü oluşturan bir ülke, dünyanın ekonomik hacminin binde sekizini üretebiliyorsa o ülkenin yurttaşları kapitalist ölçeklerde bile başarılı sayılamaz.
Romandaki Evren karakterinin çıkış noktası neydi ya da kimdi? Bu karakteri meydana getiren unsurlar nelerdi?
Evren, bir hırsız. Burjuva olmayan, sıradan, normal ve küçük bir hırsız. Hatta hırsız olmadığı bile söylenebilir; yalnızca çalıntı mallar satıyor. Dolap çevirmek bu tiplerin bildiği tek iştir. Kolay para kazanmak, bir mesleği olan sıradan insanların harcı değil… Kimin harcıdır diye sorarsanız onu bilemem. Romanda, burjuvanın hırsızlığıyla boy ölçüşebilecek düzeyde bir eylem sergilemiyor Evren. Geçinmeye çalışıyor ve “sıradan” biri olarak yaşıyor. Bu sıradanlığın nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalışmalıyız. Turgut Özal, “Benim memurum işini bilir” dedi ya, bunu anlamaya çalışmalıyız. Sıradan insanın bir hırsıza dönüştürülmek istendiğini anlamalıyız. Kemal Sunal filmlerini anlamalıyız.
Evren vaktinden erken doğan bir bebek. Yaşamı itibariyle de kendi zamanını bulamamış bir karakter. Böyle zaman kaymaları içinde kaç insan kaybolup gitmiştir sizce
Yaşadığımız sistemin adı kapitalizm… Ancak sistemin sıradan insanları ne tür ahlaksızlıklara yönelttiği konusuyla ilgiliyse şöyle yanıtlayabilirim: Birey, bir açıdan toplumsal süreçlerin dışavurumudur. Birey, çevresinde olup bitenlerin herhangi bir sonucundan ibarettir. Birey, bu durumla baş edebilmek arzusu taşıyabilmek zorundadır. Onu bu arzuyla donatmak demokratik olduğunu öne süren eğitim politikalarının görevidir. Eğitim politikaları bunu başaramazsa ortaya salak çocuklar çıkar. Karşılaştıkları her soruya “Ne demek istiyorsun babacığım,” diye yanıt verirler. Türkiye’de hiç zaman kayması olmadı. Hâlâ 1876’dayız, hâlâ 1908’deyiz. II. Abdülhamit, Mithat Paşa’ya sordu derler ya, öyle. “Ne yani, Çıplak Mustafa’yla ben eşit mi olacağız?” Bunlar da soruyorlar: “Ne yani, eşit mi olacağız?” Ben de diyorum ki, tabii ki eşit olacağız birader. Ben suç işlediğimde yargılanıyorsam sen de yargılanacaksın. Suçun sabit görülürse de hapis yatacaksın. Sevan Nişanyan’ı utanç verici bir biçimde cezaevi cezaevi gezdiriyorsun ya, öyle…
1980 darbesi, “aşk”ı besledi mi yoksa onu da bastırdı mı?
Bu soru aklıma İlya Ehrenburg romanlarını ve bir de Louis Aragon şiirini getirdi. Mutlu Aşk Yoktur ya da Paris Düşerken… Ama bütün bunlar bana şimdi çok anlamsız geliyor. Çok daha yakın duygular var. Okurlara sol hareketin deneyimlerini, Kürtlerin son otuz yılda yaşadıklarını okumalarını öneririm.
Ruhan, belki de içinde bulunduğu koşullardan dolayı, acımasızlaşmış bir karakter. Onun hayatını devam ettirme şeklinin bugünde nasıl bir karşılığı var?
Ne yazık ki, işledikleri cinayetlerle, uyguladıkları baskılarla geçinen, bütün bunları yaparken devletten maaş alan insanlar var. 12 Eylül’den sonra yüz bini aşkın insan işkenceden geçti. Kürt köyleri kendiliğinden alev almadı. Bunları birileri yaptı. Bugün gazetecilerin evlerini basanlar, Berkin’i ölmeye mahkûm edenler, sokaklarda insanların kafalarına gaz fişeği atanlar, gençleri öldürenler aynı adamlar. Bunlar öldürdükleri için para alıyor. Devlet böyle bir şeydir. Masumları öldürenlere para öder.
Bu roman sizin yazarlığınızda nasıl bir yerde duruyor. Sizin için ayrı bir yeri var mı, varsa neden?
Hırsız ve Burjuva’da dünyayı dolaysız olarak anlamaya, yaşadıklarımızın nedenleri hakkında genel bir çerçeve oluşturmaya çalıştım. Kapitalizm nedir? Ne değildir? Bundan ahlaki sonuçlar çıkar mı, kapitalizmde ahlaklı kalmak mümkün müdür, bizler sığ insanlar mıyız, derinlikli miyiz, dahası bizler neyiz? Sistemin köpekleri miyiz? Kurnaz mıyız, tilki miyiz, hakikaten bazı şeylere inanıyor muyuz, Tanrı’ya inanabilme ihtimalimiz var mı? Birbirimize madik atarken birbirimizi soylu ve masum insan ilan etmemizin nedenleri nelerdir? Biz ne kadar gerçeğiz, tarih alanında yüzyıl sonra bizi nasıl görecekler? Biz Sodomlu muyuz, silme günahkâr mıyız? Biz ne yapacağız bu hırsızlar ve uğursuzlarla? Boyun mu eğeceğiz? Silkinecek miyiz? Bütün bu soruların durduğu yer, romanın durduğu yerdir.
Bu dönemde müziğin gücü iyi anlaşılıyor mu sizce?
Müzik iktidarda olmanın bir biçimidir. Mülk sahipleri onun önünde bugüne kadar çok eğildiler ve hâlâ eğiliyorlar. Bir kral ya da bir başbakan Mozart dinlerken benden daha mutlu olamaz. Hatta ben çoğundan daha mutlu olduğumu söyleyebilirim. Bu gücü elinde tutan adam Mozart’tır. Dinlerken onunla birlikte yeryüzünde olan biten her şeye güler, her şeye ağlayabilirsiniz. Müzik duygularınıza yol gösterir. Baş edemediğiniz düşmanlara karşı sizinle birlikte savaşır.
Kaynak: http://kitap.radikal.com.tr/makale/haber/boyun-mu-egecegiz-silkinecek-miyiz-393483

2 Ağustos 2014 Cumartesi

Ömer Türkeş
Radikal Kitap Eki 18.07.2014


Alıklar Birliği’nin Türkçe ilk baskısı 2007’de, ikinci baskısı 2014’te yapılmış. Her iki baskıyı da ıskalamışım. Yazar ve romandan, yakın bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine haberim oldu. “Yüzyılımızı suçlayan uzun bir eser yazdığını iddia eden tembel ve obez bir adam hakkında, çok eğlenceli bir roman” demişti arkadaşım muzip bir ifadeyle. İroni açıktı; çünkü o da yıllardır -kendi ifadesiyle- “çağımıza dair” büyük bir roman üzerinde çalışıyordu ve biraz da kiloluydu. Belki başka benzerlikler de vardır ama söz konusu benzerlikleri ifşa etmek bir arkadaşa ihanet anlamına gelecek. Doğrusunu isterseniz Alıklar Birliği’nin kahramanı Ignatius J. Rilley sevdiğiniz birine benzetilecek türden bir adam sayılmaz. John Kennedy Toole, onun kişiliğinde komik ama bir o kadar da sevimsiz, neredeyse fantastik bir roman kahramanı yaratmış. Kitabın basımını sağlayan Amerikalı yazar Walter Percy’nin ifadesiyle; “inanılmayacak kadar kılıksız, çılgın bir Oliver Hardy, şişman bir Don Kişot, aksi huylu bir Thomas Aquinas karışımı. Modern çağın her şeyine şiddetle karşı çıkan, zamanının çoğunu New Orleans’ın Constantinople Caddesi’ndeki evin arka odasında pazen pijamasıyla geçiren, ancak bir devden çıkabilecek geğirtilerle yellenmeler arasında Büyük Şef marka düzinelerce kâğıdı ağır sövgülerle dolduran” otuz yaşında genç bir adam.
Gelgelelim Ignatius kendisiyle fazlasıyla barışık. Hakkında yapılan spekülasyonlar bir dahiyi anlamaktan aciz alıkların kıskançlığından. “Görkemli fiziğim, karmaşık dünya görüşüm, sahip olduğum incelik ve beğeni, dünyamızı kaplayan çamurun ortasında bile soylu bir biçimde davranmayı sürdürüşüm” diye özetliyor şahsına yönelik çekememezliliğin nedenlerini..
Yürümeye beş yaşında başlayabilmiş, denge duygusu hiçbir zaman gelişmemiş, çocukluğundan beri hep düşmeye, tökezlemeye, çarpmaya eğilimli sakar Ignatius, üzerine titreyen annesi sayesinde, dedesinin sigorta parasını tüketmek pahasına kolejlerde okumuş, üniversiteyi bitirmekte hiç zorlanmamış.. Ne var ki mezuniyetinin ardından -New Orleans Halk Kütüphanesi’nde geçirdiği iki hafta dışında- hiç çalışmamış. Annesinin bütün yakarmalarına rağmen evde yayılıp oturmaktan ve televizyon izlemekten başka bir şey yapmıyor. Ve sonunda annesinin sabrı tükeniyor. Bütün sızlanmalarına rağmen iş başvurusunda bulunmaya razı oluyor Ignatius.
Ignatius’un köhnemiş bir pantolon fabrikasına cüzi bir ücret karşılığında bulduğu iş, siyah işçileri kışkırtması üzerine sona eriyor. Ardından tam gönlüne göre bir iş buluyor Ignatius; seyyar sosis satıclığı. Ne var ki sosislerin çoğunu kendisi yediğinden bu işten de eve maddi bir katkı sağlayamıyor. Annesi ise hayatında ilk kez bir arkadaş çevresi edinmiş, talipler bulmuş ve artık oğlunun tedaviye ihtiyacı olduğunu kabullenmiştir. Ignatius acil bir karar vermek zorunda kalacaktır...
Amerikan tarzı entelektüel
Toole, Ignatius’un gündelik hayata ayak uydurmak için giriştiği hamleleri Don Kişotvari maceralara çevirmiş. Üniversite yıllarından beridir, her kalkıştığı eylemi bir gösteriye çeviren, eylemlerin sönüklüğünü kendine has felsefesi ve süslü sözleriyle renklendiren, kendisinden gayrı her şeyi, herkesi yerin dibine sokan roman kahramanı Amerikan üniversitelerinde konuşlanmış 60’lı yıllar entelektuellerinin parodisini barındırıyor. Sadece Ignatus değil; uzatmalı sevgilisi, zengin babanın sosyalist kızı Myrna Minkoff da parodik bir figür. O dönemin moda düşünce akımları ve onlara kapılan entelektüellerle Myrna üzerinden dalgasını geçiyor Toole...
Toole’un  eleştirisinden nasiplenmeyen hiç kimse kalmamış. Mesela “gerçeklerle yüzyüze gelememek bütün Amerikan ‘sanatının’ özelliği. Amerikan sanatıyla Amerikan doğası arasındaki herhangi bir bağlantı, tam anlamıyla rastlantısaldır, nedeni de bütün ulusun gerçeklerden uzak oluşu” tespitini yapıyor Ignatius. McCarth döneminden miras komünist düşmanlığının, Amerikan tipi hayatın budalalığının, işçilerin ve siyahların maruz kaldığı sömürünün, adaletsizliğin farkında. Ne var ki farkındalık eyleme ve çözüme yöneltmiyor Ignatius’u; “sübabı” kapanıveriyor. Kısacası görüyor, üzerine düşünüyor ama mücadele etmek yerine boyun eğiyor. Ignatius’u günümüz orta sınıf entelektüelinin prototipi olarak düşünebilirsiniz.
Ignatius’u çok öne çıkardım. Oysa romanda dikkat çeken, hikâyeyi renklendiren çok sayıda karakterle karşılaşıyoruz; Toole’un romanının kesinlikle küçümsenemeyecek niteliklerinden biri de New Orleans’ın arka sokaklarını, tuhaf konuşma tarzını ve beyaz yerlilerini tanımlayışındaki ustalık; Rastus’un halk ozanlığını hiç çağrıştırmadan, o alabildiğine zeki ve cin fikirli, son derece komik zencideyse neredeyse olanaksızı başarmış.
Gargantua ile Oblamov karışımı grotesk bir roman kahramanını neşeli hikâyesi diyebilirim Alıklar Birliği için. Oysa romanı okurken neşenin yanında hüzün de birikiyor.
Kaynak:
http://kitap.radikal.com.tr/makale/haber/olaganustu-bir-dahinin-harikulade-maceralari-401384
Yankı Enki  
Sabit Fikir 06.2014


"Katilimi Arıyordum" diyen kahramanın peşine düştüğü bu katil, sadece kendisinin katili midir?


Derviş Şentekin’in ilk romanı, öncelikle adıyla çekmişti dikkatleri. Hatta, Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi gibi ilginç bir başlığa sahip olan bu roman, daha önce polisiyelerle yolu kesişmemiş okurların da ilgisini uyandırmayı başarmıştı. Şimdi bu ilk romandaki kurguyu tamamlayan bir Şentekin kitabı daha var karşımızda: Beş Parasızdım ve Katilimi Arıyordum. İlk romanı okuyanların kesinlikle okuması gereken bu kitabı, ilginç bir şekilde, ilk romanı okumayanlar da okuyabilir rahatlıkla. Bu kez, belki de adında “katil” sözcüğü geçtiği için polisiye etiketini yapıştırmamız daha kolay görünüyor.

İsimsiz kahramanımız bu sefer, kendi katilinin peşinde. “Katil kim” kurgusu polisiye edebiyatın alt türlerinden biridir. Derviş Şentekin’in romanıysa tabiricaizse bir “katilim kim” romanı ve bu bağlamda yazarın polisiye edebiyatta postmodern bir hamleye başvurduğunu iddia etmek mümkün. Katilini arayan bir kahramanı olduğuna göre, romanın bir ölümle başlaması da kaçınılmaz. İşte ilk romanı okuyanların bunu kesinlikle okuması da bu yüzden gerekiyor. İlk kez bir Şentekin romanı okuyacaklar için de diyebiliriz ki, okuru sıkmadan, hızla kalkan bir perdesi var bu kurgunun. Aşağı yukarı son perdesine kadar da aynı tempoda ilerliyor hikaye. Yer yer aksiyonun yükseldiği, beyazperdeye uyarlansa yakışır diye düşündürten sahneleriyle birlikte duygusallığın önplana çıktığı ama hikayenin akışından koparacak derecede bir dengesizliğin oluşmadığı, sürükleyici ve bol diyaloglu bir polisiye bu.

Oldukça yerli, “bizden” bir öykü okuduğumuz hissine kapıldığımız için olsa gerek, daha ilk sayfadan itibaren edebi bir misafirperverlikle karşılayan bir metin çıkmış Şentekin’in kaleminden. Tıpkı eski bir Yeşilçam filminin bizi “damardan” yakalaması gibi, okurunu gönülden vuran bir polisiyeyle karşı karşıyayız; ki akla hitap eden bu edebi türün gönülden vurması pek ender görünür.

Toplumsal yaralar


Katilini arayan kahramanımız, kendisini kimin hangi sebeple öldürmeye çalıştığını çözmeye uğraşırken, öykü de bir intikam öyküsüne dönüşüyor. Çevresinden edindiği bilgilerle hiç ummadığı bir yola giren ve eski bir istihbaratçı olan kahraman, kendisi dışında gelişen olayları öğrendikten sonra hayatıyla ilgili yaptığı planlardan vazgeçip katilinin peşine düşmeye karar veriyor.

Elbette, buraya kadar söylenilenlerden de anlaşıldığı üzere, Beş Parasızdım ve Katilimi Arıyordum için tipik bir polisiye diyemeyiz. Öyle bir roman ki bu, yazarı sıkı bir polisiye hayranı olmadığını açıklasa dahi şaşırmayız. Batılı bir edebiyattır çünkü bu. Aydınlanma Çağı, Fransız Devrimi, Sanayi Devrimi ve akılcılık ile uzun süreli bir ilişki yaşamış Batı uygarlığının duygu ve düşünce yapısının yansıdığı, 20. yüzyılda da birçok alt türünün ortaya çıktığı “akıl” odaklı bir akımdır. Temelde gizemdir asıl sorun. Çözülmesi gereken bir vaka vardır. Kahramanımız bir dedektif, casus, katil ya da daha yakın dönemlerde görüldüğü üzere sıradan bir insan da olabilir. Bu noktada neyin anlatıldığı değil, nasıl anlatıldığı önem kazanmıştır polisiyede. Böylece iyi polisiyeyi kötü polisiyeden ayırmak da mümkün olmuştur. Derviş Şentekin de, ne anlattığına değil nasıl anlattığına bakılması gereken bir roman sunuyor bize.

Olayların paralelinde toplumsal yaraların da hesabını tutuyor yazar. Bu roman, kahramanımızın bireysel hesaplaşmasının öyküsü bir yana, Türkiye tarihinin yakın geçmişindeki karanlık siyasi tabloyu da oldukça aydınlatıyor. Türkiye’de polisiye dediğimizde ilk akla gelen yazar olan Ahmet Ümit, şöyle yazıyordu İnsan Ruhunun Haritası adlı kitabında: “Gizemli suç, polisiye roman için yalnızca basit bir malzeme değil, aynı zamanda yazarın üslubunu da belirleyen bir ana maddedir. Gizemli suçu anlatan romanların, klasik polisiye, kara roman, casus romanları, gerilim romanları olarak kendi arasında türlere ayrılması da bu yüzdendir. ‘Kara Roman’ bunların arasında oldukça özgün bir konuma sahiptir. Klasik polisiye; çok bilinmeyenli bir cinayet bilmecesinin çözümüne dayanır, casus romanları devlet ya da şirketler düzeyinde işlenen bir suçun açığa çıkarılması ekseninde gelişir, gerilim suç işleme anının ya da suçlunun yakalanma anının ayrıntılarından oluşur, ‘Kara Roman’ ise suçun ekonomik ve sosyal nedenleri üzerinde yükselir.” Ahmet Ümit’in tespitine dayanarak düşündüğümüzde, Beş Parasızdım ve Katilimi Arıyordum’un kara roman özellikleri taşıyan bir suç romanı olduğunu söyleyebiliriz. Yeri gelmişken, son yıllarda özellikle yabancı dillerden çevrilen polisiyelerin birçoğunun gerilim romanı olarak tanımlanması gerektiğini, Şentekin’in kitabının ise kesinlikle bir gerilim romanı olmadığını da açıkça belirtebiliriz.

Bu kahraman neden beş parasız ve neden

katilini arıyor?


Bahsettiğimiz bu kara roman özelliği, aslında anlatılan öykülerin yerelliğini de öne çıkarıyor, ancak sadece yerelde kalması gibi bir sınır da getirmiyor elbette. Yıllardır ABD’deki bütün çetelerin, uyuşturucu ağlarının ismini öğrendik ve kara roman kültürü sayesinde suçun insana ne yaptığını, ne yaptırdığını gördük. Diğer yandan son yıllarda yükselişe geçen İskandinav polisiyelerinde de, arka planda yükselişe geçen bir milliyetçiliğin sebep olduğu cinayet romanları okuduk. İşte bu “kara” sıfatı da buradan geliyor zaten, bahsedilenlerin gerçek olmasından. Derviş Şentekin de, kara bir gerçeğin öyküsüyle birleştiriyor gizemli suç öyküsünü.

Gelin kitabın ismini tekrar yavaş yavaş okuyalım: Beş Parasızdım ve Katilimi Arıyordum. Bu kahraman neden beş parasız ve neden katilini arıyor diye sorduğumuzda, kitabı okuyanların da göreceği gibi, az önce tanımlamaya çalıştığımız kara romanın yolunda buluyoruz kendimizi. Bazı polisiyeler vardır, tek bir kişinin işlediği suçun gizemini aydınlatır, bazı polisiyelerse tek bir vakayla sayısız karanlık suçun hesabını sorar. İşte böyle “kararır” bir polisiye. Henüz kitabı okumayanları da düşünerek şu soruyu da sorabiliriz: “Katilimi Arıyordum” diyen kahramanın peşine düştüğü bu katil, sadece kendisinin katili midir?

Kaynak:
http://sabitfikir.com/elestiri/katilim-kim
Yankı Enki 
Remzi Kitap Gazetesi 05.2014

Kitabın başlığı, onun bir klasik olmasını, yazılmasının üzerinden yüz yılı aşkın bir zaman geçse de sıklıkla yayımlanmasını ve merakla okunmasını sağlayabilir mi? Paul Lafargue’ın “Tembellik Hakkı” başlıklı kitabı söz konuysa evet. Fransız yazar Lafargue’ın 1883 yılında hapishanede kaleme aldığı bu kısacık metin, aslında uzun çalışma saatlerine karşı yazılmış bir manifestodur. Marx’ın damadı olmak lüksüne erişmiş bir sosyalist olan Paul Lafargue, belli ki emeği sömürülen işçi sınıfının çıkarları doğrultusunda iddialarla doldurduğu bir eser bırakmıştır geriye, ancak bu kitap, “Tembellik Hakkı” yerine “İşçi Sınıfının Sömürüsü” ya da benzeri başka bir başlık taşısaydı, bugün klasik dediğimiz eserlerin yanında değil, sol literatürün ünlü kitapları arasında yerini alabilirdi. Böylesi iddialı bir isim, bugünkü burjuvaziye, orta sınıflara, hatta halihazırda çalışmayan, hatta çalışmayı mesleki çalışmadan ayrı olarak değerlendiren herkese, sözgelimi ödev yapmayı sevmeyen öğrencilere bile sesleniyor.

Sol literatür dediğimizde herhalde aklımıza ilk olarak Marx ve Engels imzalı “Komünist Manifesto” gelecektir. Muhtemelen sol görüşlü okurların ya da sempati duyanların ilk okuduğu kitaplardan biri oldu bu eser. Ayrıca, bu manifesto da tıpkı “Tembellik Hakkı” gibi kısacık bir metindi. Başlığında “komünist” sözcüğü geçmeseydi, belki daha da fazla okuru olacaktı, tıpkı “Tembellik Hakkı” gibi. Lafargue’ın eseri daha genel bir okurun kitabı oldu, halbuki o da en az “Komünist Manifesto” kadar belli bir kitlenin ideolojik meselelerini ele alıyordu.

Kırmızı Kedi’nin Işık Ergüden çevirisiyle, güzel bir kapakla ve kaliteli bir baskıyla yayımladığı kitap, Türkçede daha önce de defalarca okurla buluştu ve görünen o ki buluşmaya devam edecek. En başta dediğimiz gibi, eserin adı zaten okuru davet ediyor. Ancak bir de diğer tarafından düşünmek gerekli. “Tembellik Hakkı” başlıklı bu kitap, okuruna vaat ettiği okumayı sunuyor mu? Kısacası, Lafargue okurunu tatmin edebiliyor mu?

Lafargue’ın şaşırtmacalı bir eseri bu. Oldukça saldırgan, bazen ironik, hatta yer yer komik. Yazarın politik olarak durduğu konum elbette belli oluyor, ancak “Tembellik Hakkı”nı 19. yüzyılın ironi anlayışıyla örülü eleştirel bir metin olarak mı okuyacağız yoksa “Komünist Manifesto”yu okuduğumuz gibi, biraz daha ciddiyetle mi yaklaşacağız bu metne? Bu sorularımız özellikle bugünün okurunu ilgilendiriyor. Klasikler bağlamında bunu tartışmamız da bu yüzden, çünkü az önce belirttiğimiz gibi, bir eser yüz yıl sonra da aynı şekilde okunabiliyorsa, zamanı ve mekânı aşan bir eser olabiliyorsa “klasik” diyoruz ona.

Lafargue, geçmişten seçtiği birkaç “tembellik” örneğiyle başlıyor bu kitaba. İspanyolların çalışmayı köleliklerin en kötüsü olarak görmelerinden, Yunanlıların da çalışmaya iyi gözle bakmadığından, antikçağ filozoflarının, hatta Hz. İsa’nın tembelliğe düzdüğü övgülerden hareketle sözü proletaryaya getiriyor ve çalışmayı kötülüklerin anası olarak gösteriyor.

Yazar, ikinci bölümdeyse çalışmanın kutsanmasına ilişkin örnekler veriyor ve sonuçta proletarya için şu kanaate varıyor: “Veremli İnsan Hakları’ndan binlerce kez daha soylu ve daha kutsal olan Tembellik Hakları’nı ilan etmeli; günde sadece üç saat çalışmaya, aylaklık etmeye, günü ve gecenin geri kalanında âlem yapmaya kendini mecbur kılmalıdır.” Bu noktada, kitabın ilerleyen sayfalarında da savunacağı çok önemli bir hedefle geliyor Lafargue: “İşçilerin çalışmaya olan saçma sapan tutkusunu yenmek gerektiğini ve onları ürettikleri malları tüketmeye mecbur etmek gerektiğini kanıtlamak.”

Aslında Lafargue’ın en önemli fikir ve yorumlarının olduğu bölüm, “Aşırı Üretimin Sonuçları” başlıklı üçüncü bölüm.

Burada yazar, işçi sınıfını daha temellendirilebilecek eleştirilerle ele alıyor. Özellikle makinenin gelişimi ile işçilerin verimi arasındaki ilişkiden bahsediyor ve proletaryanın beyninin yıkanmasına nasıl izin verdiğine dikkat çekiyor. Rakamlarla tezlerini güçlendiriyor ve çalışmanın işçi sınıfı tarafından savunulacak bir kavram haline nasıl geldiğini ve aynı şekilde tembelliğin uzak durulması gereken bir şeye dönüştüğünü gösteriyor. Kapitalizmi eleştirdiği en değerli cümlelerinden biri de şu belki: “Kapitalist üretimin büyük sorunu, üretici bulmak ve bunların gücünü misliyle arttırmak değil, tüketiciler keşfetmek, onların iştahlarını kışkırtmak ve onlar için yapay ihtiyaçlar yaratmaktır.”

Fransız yazar, sözü İngilizlerin “insan üretkenliğini arttırmak için çalışma saatlerini azaltmak” yoluna gidebildiğine ancak Fransızların bunu beceremediğine getiriyor. Hatta o sıralarda yeni gelişmekte olan Amerikan ekonomisini de Fransa’yla karşılaştırma yapmak için örnek gösteriyor: “Amerika’da makine, tereyağı yapımından buğday çapalamaya dek, tarımsal üretimin bütün dallarını istila etti. Neden? Çünkü özgür ve tembel Amerikalı, Fransız köylüsünün sığır gibi hayatındansa bin kez ölmeyi tercih eder. Sağı solu tutulan çiftçileriyle ünlü muzaffer Fransa’mızda son derece zahmetli bir iş olan çiftçilik, Amerika’nın batısında, oturup uyuşuk uyuşuk pipo içerken açık havada geçirilen hoş bir zamandır.” Eserini makineye sunduğu övgülerle bitiriyor Lafargue. Ondan “Tanrı” diye bahsediyor.

Sonuçta, saf düşüncelerle yazılmış, basit bir metin “Tembellik Hakkı”. İşçi sınıfına ve önderlerine bir farkındalık aşılama gayretinde olan, bugün kullandığımız anlamda “liberal”, ama tartışmalarının temeli bağlamında sosyalist bir eser. Eğer bir tembellik hakkından bahsedeceksek, bu hakkı proletaryaya veriyor Lafargue, tembelliğin de hakkını verebilecek olan proletaryaya… Bir klasik eserin okur kitlesini düşündüğümüzdeyse, kafamızdaki soru yerini koruyor: “İşçi sınıfı” olarak etiketleyemeyeceğimiz genel okur böyle bir eserin hakkını verebilir mi?

Kaynak:
http://www.remzi.com.tr/kitapGazetesi.asp?id=3&kayitID=0&ay=5&yil=2014&bolum=12&sayfaNo=1
Elif Şahin 
Cumhuriyet Kitap Eki 24.07.2014

Amerikalı yazar Herman Melville’i o meşhur eseri Moby Dick’le hatırlar, anarız daha çok. İlk yayımlandığında hiçbir ilgi görmeyen, eleştirmenlerce çokça eleştirilen, ama ne ki sonradan edebiyat tarihinin en mükemmel romanı payesini elde eden; Moby Dick… Oysa Moby Dick kadar nam salmasa da en az onun kadar kıymetli bir eseri daha var Melville’in; Katip Bartleby. Daha önce farklı yayınevleri tarafından yayımlanan Kâtip Bartleby, Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yeniden basıldı. Okurla ilk kez1856 yılında buluşan, ancak yazarın ölümünden yaklaşık yirmi yıl sonra değeri anlaşılan roman, bugün modern Amerikan edebiyatının başeserlerinden biri olarak kabul görüyor…

Mütemadiyen tekrarlanan varoluşsal replik
Melville,19. yüzyılda kaleme aldığı; ironi yüklü eşsiz eseri Kâtip Bartleby’de düzen bozucu/düzene başkaldıran, sıra dışı, uyumsuz, pasif direnişin sembolü sayılabilecek bir antikahraman yaratmıştır. Romana da ismini veren Kâtip Bartleby, her ne kadar sıradan, silik bir kişilik olsa da -adeta bir hiç gibi- mütemadiyen tekrarladığı o varoluşsal repliğiyle hayli karizmatik bir karaktere dönüşüyor okurun gözünde. Wall Street’teki bir mühürdarlık bürosunda hukuki belgeleri kopya etmektir Bartleby’nin görevi. Öyle ağır bir iş değil hani. Bir kâtip işte kendisi... Ama gelin görün ki kendisine verilen görevleri asla yerine getirmiyor Bartleby; patrona ve elbette sisteme karşı büyük bir direniş sergiliyor! Yerine getirmesi istenen her iş karşısında “Yapmamayı tercih ederim” diyor bu uyumsuz kâtip. Ha sanmayın ki beceriksiz bir adam; sanmayın ki elinden bir iş gelmiyor. Başlangıçta gece gündüz, deliler gibi çalışıyor. Bu minik romanda tüm hikâyeyi, büronun sahibi olan avukattan yani patrondan dinliyoruz ve Bartleby’nin bürodaki ilk günlerine dair şöyle diyor anlatıcımız: “İlk başta, Bartleby inanılmaz miktarda yazdı. Uzun zamandır yazmak için yanıp tutuşmuşçasına belgelerime saldırıyordu. Hiç durup dinlenmedi. Gece gündüz çalıştı, mum ışığında yazdı da yazdı”. Donuk donuk, makine gibi yazıyordu. Ama gün oldu devran döndü; o hareketsiz, o soluk benizli Bartleby, patronunu dumura uğrattı, dehşete düşürdü. Alt tarafı küçücük bir belgeyi birlikte kontrol etmeyi istemişti patronu Bartleby’den. Ama ne dese beğenirsiniz bu sıra dışı kâtip? “Paravanın arkasında oturduğu yerden son derece yumuşak, ama kararlı bir sesle, ‘yapmamayı tercih ederim” diyordu! Bu durumda patronun yaşadığı dehşeti düşünün artık… Ve bu daha başlangıçtı; bundan böyle tercihini hep yapmamaktan yana kullanacaktı Kâtip Bartleby… Öyle ki sistemin bir çıbanbaşı olarak gördüğü Bartleby, tıkıldığı hapishanede tek kişilik bir açlık grevi yapacak ve böylece orada bile itaat etmemeyi tercih edecekti!

‘Küçücük birey’ sürüden ayrılmayı tercih ediyor
“Her seçiş bir vazgeçiştir” Jean-Paul Sartre’ın dediği gibi.  Tercihleriyle, seçimleriyle varolur insanoğlu. Bir insanın hayata bakışını, durduğu noktayı ele verir tercihleri. Bazı şeyleri yapmayı ya da yapmamayı seçeriz. Ve bu seçimimiz doğrultusunda ‘bağzı’ şeylere sırtımızı dönmüş oluruz.  Lakin “Yapmamayı tercih ederim” demek öyle kolay değildir. Elbet biraz yürek ister, düzene karşı gelmeyi ve biraz Bartleby olmayı gerektirir. Kimileyin ölümü bile göze almayı gerektiren meşakkatli bir tercihtir velhasıl… Herman Melville’in Katip Bartleby’si, işte bunu yapıyor; ölümü pahasına bile olsa “yapmamayı tercih ediyor” ömrü boyunca. … Kapitalizmin başkenti Amerika’nın tüm dünyaya hükmeden, her bir insanı köleleştiren üssü Wall Street’teki büroda, bu sistemin çarkını döndürmemek adına sessiz ama kararlı bir itiraz/isyan/direniş sergiliyor Bartleby. Bu ‘küçücük birey’, sürüden ayrılmayı tercih ediyor, yapmamayı tercih ediyor…
Melville’in, roman kahramanı Bartleby’ye söylettiği ‘yapmamayı tercih ederim!’ cümlesi; Kafka’dan, Beckett, Derrida ve Deleuze’e kadar pek çok yazarın, filozofun, entelektüelin yazınını etkiledi. Melville’in yarattığı düzen/sistem karşıtı, sıra dışı, uyumsuz, yalnız ve her daim protestocu kahramanı Bartleby ve o unutulmaz repliği şu günlerde bir kez daha anlam kazandı diye düşünüyorum. 19. yüzyıl vahşi kapitalizminin hüküm sürdüğü Soma’daki katliamdan sağ çıkmayı başaran madencilerin de birer Bartleby olabilmesini, “tekrar o madene inmemeyi tercih ediyorum” diyebilmesini diliyorum… Yapmak ya da yapmamayı tercih etmek; işte bütün mesele bu!. Ama öyle kolay değil… “Ah Bartleby! Ah insanlık!”…