Blog

Diger etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Diger etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Temmuz 2014 Perşembe


168 sayfa
978-605-4927-52-4

15 TL.

Başka Yollar sürüyor. İlk satırından başlayarak bir dizi halinde gelişeceği, bütünlenmesi için geniş zamanlar gerekeceği belli olan otobiyografisinin bu yeni kitabında, Enis Batur, üç ayrı odak üstünden konaklıyor: Doğduğu ve çocukluğunu geçirdiği şehre bir dönüş seferi; biri bütün dünyayı, ötekisi kendisini ilgilendiren iki savaşın ortasında yaşadığı gelgit; 20 yaşından bu yana serüvenine bir gölge gibi eşlik eden bir roman kahramanıyla yüzleşme. Ve bütün kitabı kateden şahdamar: Nasıl, ne kadar anımsaya-bilir, neden unutmak isteriz?
Enis Batur, Mürekkep Zaman'da, arkeologların farklı tabakalar halinde yeraltında bekleyen antik kentler için uyguladıkları kazı tekniklerini andıran bir üslûpla, Hayat'ın içinden kendi hayatına yaklaşıyor.

30 Temmuz 2014 Çarşamba


260 sayfa
978-605-4927-53-1

21 TL.


Usta şair Şükrü Erbaş’ın külliyatına şiirlerinden sonra bütün yazılarıyla devam ediyoruz.

Şükrü Erbaş, zaman zaman öyküye yaklaşan denemelerinin, şiirsel düzyazılarının bir bölümünü İnsanın Acısını İnsan Alır'da bir araya getirdi. Yazılarında  bireysel acılara, hayal kırıklıklarına, yalnızlığa yer verirken toplumsal olanı da dışarıda bırakmıyor.





“Ayrılık ne biliyor musun? Ne araya yolların girmesi, ne kapanan kapılar, ne yıldız kayması gecede, ne güz, ne ceplerde tren tarifesi, ne de turna katarı gökte... İnsanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık.” 

27 Nisan 2014 Pazar



20. yüzyıl Amerikan edebiyatının 
şiirleri kadar özyaşam öyküsüyle de ilgi çeken 
en önemli isimlerinden 
Sylvia Plath'in Günlükler'i 
Merve Sevtap Ilgın’ın 
yeni ve genişletilmiş çevirisiyle
Kırmızı Kedi'de




Sadece otuz yıl yaşadı Sylvia Plath ve bu otuz yıla fırtınalı bir hayat ve unutulmaz eserler sığdırdı. 1963 yılında hayatına kendi eliyle son vermesinden sonra eşi Ted Hughes’un büyük kısmını sansürleyerek ilk kez yayımlattığı Günlükler, yıllar sonra özgün haliyle yayımlanmıştı. Kırmızı Kedi Yayınevi bu ikinci versiyonun tamamına yakın kısmını, yeni çevirisiyle okura sunuyor. 
Plath’ın hayatının son on iki yılını kapsayan günlükleri onun özelindeki ve edebiyat alanındaki mücadelelerini veriyor ve okura onu tanımak için geniş pencereler açıyor. 
Günlükler, bu özgün yazarı tanımak ve yapıtlarını daha iyi anlamak isteyenler için eşsiz bir başvuru kaynağı, hayranları için vazgeçilmez bir başucu kitabı.


KİTAPTAN ALINTILAR





Bedenimin hayatta kalması için ekmek ne ise, mağrur ruh sağlığım için de yazmak odur. Eğitimli, kendini özgür kılabilmiş bir kadın olmanın bedelini ödüyorum: beğeniler konusunda eleştirel, titiz ve seçiciyim. Belki de yazma arzum, o en temel beğenilme-me ve saygı duyulma-ma korkusuna bağlanabilir.






Benim hayatımın amacı ne ve onunla ne halt edeceğim? Bilmiyorum ve korkuyorum. Asla istediğim bütün kitapları okuyamayacağım; olmak istediğim bütün insanlar olamayacağım ve yaşamak istediğim bütün hayatları yaşayamayacağım. Kendimi istediğim bütün becerileri edinecek kadar eğitemeyeceğim. Bunları neden istiyorum? Hayatımda mümkün olan zihinsel ve fiziksel tecrübelerin tüm renklerini ve çeşitlerini tatmak ve hissetmek istiyorum.




Büyüyemeyeceğimin farkında olarak, küçük kalmayı reddettim.



Yazar olmaktan başka istediğim bir şey yoktu ve yazar olamıyordum: Oturup tek bir cümle bile yazamıyordum. Korkuyla, ölümcül bir histeriyle felce uğramış gibiydim. Sıcak mutfakta oturmuş, zaman darlığını, bunaltıcı temmuz havasını değil, bir tek kendimi suçluyordum. 

17 Mart 2014 Pazartesi


KIRMIZI KEDİ KLASİKLER DİZİSİ

Dünya klasiklerinden seçkin örnekler, Kırmızı Kedi tarafından, usta çevirmenlerin yeni çevirileriyle okura sunuluyor.
Küçük ve zarif tasarımlarıyla nesne-kitap olarak da dikkati çeken dizinin ilk iki kitabı Satranç ve Tembellik Hakkı
Mart ayında yayımlandı.


STEFAN ZWEIG’ın başyapıtı sayılan Satranç
İLKNUR ÖZDEMİR'in yeni çevirisiyle





Mart 1938’de, Almanya’nın Avusturya’yı ilhak etmesinden sonra Gestapo, pek çok manastırın malvarlığını yöneten Viyanalı ünlü avukat Dr. B.’yi tutuklar. Gestapo tarafından tek başına bir otel odasında tecrit edilen avukat, aylarca sorgulayıcılarından başka kimseyle konuşamaz. 4. ayın sonunda, sorgulamaya götürüldüğü bir gün, bekleme odasında tesadüfen bulduğu bir kitabı çalar. Satranç tekniklerini öğreten bu kitap sayesinde  bu oyunda ustalaşır ve serbest kaldıktan sonra çıktığı bir yolculukta dünya satranç şampiyonuyla karşılaşır.  Nasyonal sosyalizmin ve faşizmin koyu bir eleştirisine dönüşen bu küçük roman, unutulmaz bir başyapıt. 

Bir kült kitap olan PAUL LAFARGUE'ın
 
Tembellik Hakkı, IŞIK ERGÜDEN'in
yeni çevirisiyle




Tarihsel bakımdan son derece zengin bu klasik metin, 21. yüzyılda da güncelliğini korumayı başarmaktadır. Makineleşme sayesinde çalışma süresinin kısaltılabileceği, boş zamanın arttırılabileceği yönündeki Lafargue’ın görüşü, üzerinden geçen yaklaşık bir buçuk asra rağmen, çalışma ve tüketme mitlerinin egemenliğinin iyice pekiştiği, “hayat”a daha az yer kalan günümüz dünyasında hâlâ bir talep olarak yerini korumaktadır...



30 Kasım 2013 Cumartesi


Fernando Pessoa: 
“Ben felsefeden esinlenmiş bir şairdim,
yoksa şiirsel yetilere sahip bir filozof değil.”



Yirminci yüzyılın hiç şüphesiz en özgün yazarlarından biri, şiirden öyküye, tiyatro oyunundan düşünce metnine dek edebiyatın her alanında binlerce sayfalık eserleri ve sayısız farklı kişiliği kısa yaşamına sığdırmış olan Portekizli Fernando Pessoa’dır.




Pessoa, neredeyse okuma yazma öğrendiği andan ölümüne dek tuttuğu günlüklerle, sayısız not ve elyazmasıyla kendi yaşamını da bir sanat eserine dönüştürmüş ender yazarlardan biridir. Kendi deyimiyle “olaysız” bu yaşamöyküsü, derin ruhsal çalkantılarla dolu, sanatın, edebiyatın ve düşüncenin her alanına müdahaleleriyle şekillenmiş, başlı başına bir yaratı olmayı amaçlamış bir yaşamın öyküsüdür.

Lizbon’da doğan yazar, babasının ölümünün ardından, annesi ve üvey babasıyla birlikte Güney Afrika’ya gitti. Üniversite’den mezun olana dek, birkaç kez kent değiştirdi. 1905 yılında Lizbon’a kesin dönüş yaptı. Lizbon Üniversitesi’nde edebiyat eğitimine başladıysa da, öğrenci olayları nedeniyle okulu bıraktı. Daha sonra yaşamını İngilizce ve Fransızca iş mektupları yazarak kazandı. 30 Kasım 1935'te Lizbon'da hayatını kaybettiğinde dergilerde yayımlanan şiirleri ve denemeleri dışında sadece bir anlatısı kitaplaştırılmıştı ve çok az tanınıyordu. Ölmeden önce yazdığı son cümle “Yarının ne getireceğini bilmiyorum,” oldu. 
Ölümünün ardından, geride bir sandık dolusu metin ve kendi yarattığı yaklaşık pek çok farklı imza bıraktı. Bu ‘hazine sandığı’ keşfedildiğinde, Pessoa ve yarattığı yazarların metinleri peş peşe yayımlanmaya başladı. 
Dünyanın pek çok üniversitesinde de Pessoa araştırma kürsüleri kuruldu.


Kırmızı Kedi Yayınevi'nden çıkan Pessoa kitapları:




Bulmaca Meraklısı Quaresma - Dedektiflik Öyküleri
Çeviren: Işık Ergüden

Edebiyat tarihinin en ilginç dedektif karakterlerinden biri olma potansiyelini taşıyan Doktor Abílio Quaresma, akıl yürütmeyi baş tacı eder, satranç ve mantık problemlerine meraklıdır. Polisin ve adli makamların çözemediği vakalara müdahil olup suç dünyasının bulmacalarını çözmekten kendini alıkoyamaz. Bu ilginç karakter hakkındaki eskiz notları da Pessoa'dan kalan taslaklar arasındaydı.

Taslaklardan hareketle bir araya getirilen Doktor Quaresma'nın dedektiflik maceralarından seçilen üç tanesi, okurlara Lizbon malikâneleri ve sokaklarında çözülecek gizemler sunar. Polisiye bir öykünün nasıl yazılabileceği üzerine bir ders haline gelen bu öykülerde Quaresma sahneye çıktığı anda Pessoa'ya özgü zihinsel yetenekler göz kamaştırmaya başlayacaktır.



Pessoa Pessoa'yı Anlatıyor
Çeviren: Işık Ergüden


Pessoa Pessoa’yı Anlatıyor, yazarın günlüklerinden, notlarından, mektuplarından oluşan, hayali ve gerçek kişilikleriyle kurguladığı metin parçacıklarıyla süslenmiş bir özyaşamöyküsü olarak bize Pessoa’nın dönemlerini, kişiliğini, dünyasını tüm açıklığıyla sunmaktadır. 

Pessoa’nın evrenine giriş niteliğiyle biraraya getirdiğimiz bu metinleri, henüz Portekizcede bile tamamlanmamış külliyatına bir hazırlık değeri taşıdığı ve Pessoa’nın Türkçede alımlanmasına hizmet edeceği inancıyla yayımladık.

29 Ekim 2013 Salı

Serdar Çelik

Akşam Kitap Eki 11.10.2013 

Sonbaharın hüzünlü romantikliğiyle eve dönen biz gezgin ruhlar, bir yerde kalıp yosun bağlamanın ne olduğunu bilemediğimizden mi yoksa huzursuz içgüdümüzün dürtüklemesinden midir bilinmez, hep yeni seyahatler kurgularız. Evdeki hesap çarşıya uymayınca da diğer gezginlerin yazdıklarına sararız. Bunun için uzun yıllar yaşadığım Hispanik kültürün içinden ve İspanyolcanın sunduğu geniş yayın yelpazesinden birkaç kitap seçeyim diye internet kitapçılarını dolaşırken bir şey dikkatimi çekti. Sanıyorum sadece benim gibilerin değil, yerinden kıpırdayamayanların da bolca aradığı bir tür olup çıkmış seyahatnameler. Hele bir de gezip tozup, yiyip içip sonra tüm detaylarıyla anlatan ve sayıları yüz binleri aşan blog yazarlarını da işin içine katarsak modern Evliya Çelebi’lerden geçilmiyor ortalık. 
Bence seyahatname okumak gezi rehberine danışmak gibi bir şey değil, onda aynı yere defalarca gidilmiş olsa bile yazarın sizin göremediğiniz şeyleri görmüş olması, bakmadığınız yerden bakmış olması önem kazanıyor. Aynı Enis Batur’un henüz raflara konan Ziyaretler Kitabı’nda olduğu gibi görülen yerdeki mekânlara, havaya, yaşayanlara, ağaçlara, taşlara kimsenin bakmayı aklının ucuna getirmeyeceği gibi bakmak gerekiyor. Ayrıca bulunduğu yerlerde, belki de oranın en uzun yıllardır yaşayanı olan güvercinlerin, rüzgârların, gölgelerin izlerini de okura yaşatması ayrı bir tat veriyor. Bir de benim uzun yıllar yaşadığım Katalunya’ya “Katalaneli” demesine de bayıldım doğrusu, hiç aklıma gelmemişti ama şimdiden sonra kullanacağım, haberi ola. Şiirsel betimlemeler de yapmış bu kitabında Enis Batur, ama mekânla karşılaştırmalı olarak değişik bir tarzda yazdığı o günlük kıvamındaki “Ağustos Defteri” kısmı, insanların günlük yaşantılarında neler yaptığı ve nasıl yaşadığı beni zerre kadar ilgilendirmediğinden olsa gerek, oldukça gereksiz gibi geldi bana. Günümüzde gezi yazılarının önemi gittikçe artıyor, çünkü artık insanlar gittikleri yerleri sanki bir kameranın arkasından seyreder gibi sadece bakarak gezmeyi sevmiyorlar. Bu yetmiyor artık günümüz gezginine. Gidilen yerdeki yaşanmışlıklar, buralara sizden önce gelmişlerin gözlemleri, tarihin bıraktığı izlerin hikâyeleri neredeyse günümüz gezgininin olmazsa olmazları.
Geri dönüp yaz aylarında ispanyol dilinde en çok satanlar listesine bir göz atıp da çoğunluğu gezi yazılarının aldığını görünce sadece ben değilmişim böyle düşünen dedim kendi kendime. Neler yok ki listelerde. Elinde Gılgamış Destanı’yla Mezopotamya’da Babilonya’nın izini sürenlerden, cennetlik ve cehennemlik Karibeyi (Ancho Mar de los Sargazos - Jean Rhys) anlatanlara kadar. Benim dikkatimi çekenler arasında, hayatının büyük bir kısmını Balear Adaları’nda geçiren, eserlerinden bazıları ülkemizde de yayınlanan ünlü Hollandalı yazar Cees Nooteboom’un Akdeniz’in en bakir adalarından Menorka’yı anlatan Kırmızı Yağmur (Lluvia Roja - Siruela Yayınları) adlı kitabı oldu. Bu arada, İspanya’nın saygın yayınevlerinden Siruela uzun zamandır “Zamanın Gözü” adında bir seri yayınlıyor. Bu kategoriden çıkan kitapların genel özelliği, gezip görüp yaşadıklarını meraklısı için anlatan yazarlara yer vermesi. Ne diyelim, darısı bizim saygın yayınevlerinin seyahatname serilerine...

Kaynak: http://www.aksam.com.tr/ekler/kitap/enis-baturdan-cees-nootebooma-gezilerini-yazanlar/haber-251445


Selim İleri

Radikal Kitap Eki 13.04.2012 


‘Kendine Ait Bir Oda’ beş-altı yıl sonra 90 yaşında olacak. Virginia Woolf bu eserinin çekirdeğini, 1928 yılında Cambridge Üniversitesi’nde bir konuşma olarak var etmiş. ‘Kendine Ait Bir Oda’ yayımlandığı günden beri ilgi devşirmeye devam ediyor.
‘Kendine Ait Bir Oda’yı bu kez İlknur Özdemir çevirmiş dilimize; Türkçe açısından kusursuz bir çeviri, hayranlık duyarak okuyorum.
Öyle anlaşılıyor ki, Kırmızı Kedi Yayınevi Virginia Woolf külliyatına yol almakta. İlknur Özdemir, ‘Mrs Dalloway’i de Kırmızı Kedi için çevirmişti. Biraz ürkmüştüm. Çünkü bu eşsiz romanı Tomris Uyar’ın çevirisinden okumuştum. Sonra, Özdemir’in çevirisini okumaya başlayınca, daha ilk cümlede önemli bir ayrım çıktı karşıma. Bütün romanın anlatımını değiştirebilecek bir ayrım. Bence tartışılmaya değer.
‘Kendine Ait Bir Oda’yı yıllar önce başka bir çeviriden okumuş, pek tadına varamamış, bulanık sularda gezinmiştim. 

Şimdiyse eser pırıl pırıl görünüyor, dupduru, alabildiğine açık seçik. Bir kez daha ‘çevirinin önemi’ karşımıza çıkıyor.
Ama bambaşka bir sorun da karşıma çıktı. Kadının edebiyatla, yazıyla çiziyle özgürce uğraşmasını dileyen Virginia Woolf, bir ara şöyle diyor:
“Sizlere ancak önemsiz sayılacak bir hususta fikir verebilirdim – bir kadın eğer kurmaca yazacaksa, parası ve kendine ait bir odası olmalıdır.”
1928’e varan süreçte, kadın kurmaca yazarlarının çileli yaşamlarını, sarp yollarını söylüyor bir bakıma. Bense yakın dönem edebiyatımızın, Türk edebiyatının çilekeşlerini düşündüm. Kadınların yanı sıra erkekler. Hatta erkek yazarlar sayıca daha kalabalık. Üstelik yıllar 1928 falan değil, 70’lere, 80’lere uzanıyor. Bugüne uzanıyor.
‘Handan’ 1912 tarihlidir. O çağda bir kadın yazarın kaleminden çıktığına inanılamayacak kadar cesur bir roman. Ufak tefek skandallar kopmuş ama, Halide Edib Hanım yolunda yürüyüp gitmiş. Pek parası yokmuş, ne var ki kendine ait bir odası olduğunu anılarından, ‘Mor Salkımlı Ev’den öğreniyoruz.
Çeyrek yüzyıl sonra Kemal Tahir, Orhan Kemal, A. Kadir, adsız sansız ötekiler, hiçbirinin parası yok, kendilerine ait odaları yok, cezaevindeler.
Tanıdığım şairler, hikâyeciler, bir ikisi dışında romancılar bir ömür boyu edebiyatla geçim sağlayamadılar. Behçet Necatigil öğretmendi. Edip Cansever babadan kalma antikacılığı sürdürüyordu. Vedat Günyol, Rauf Mutluay öğretmenim oldular. Kemal Tair ‘Devlet Ana’ya kadar takma adla romanları, hatta Mayk Hammer’ler yazdı. Dağlarca’nın kitabevi vardı. Oktay Rifat Devlet Demiryolları’nda avukattı. Örnekleri istediğinizce çoğaltabilirim.
Demek, coğrafyadan coğrafyaya, kültürden kültüre koşullar adamakıllı değişiyor.
Virginia Woolf yazmak dediğimiz edimin ıcığını cıcığını deşiyor. Başarıya giden yolda, yazarın, hiç değilse geçinecek kadar para kazanmasını zorunlu görüyor. Sonra tabii kendine ait bir oda. Brontë Kardeşler’in serüvenini deşerken bu soydan kaygıları büsbütün gözler önüne seriliyor:
“(...) hem de bu kadınlar, o saygıdeğer evde bütün ailenin oturduğu odada, ‘Uğultulu Tepeler’ ya da ‘Jane Eyre’i yazmak için her seferinde birkaç tabakadan fazla kâğıt alamayacak kadar yoksuldular.”
77. sayfadan alıntı. Bu kez de yazmak nasıl engelleneez bir dürtüdür diye düşündüm, durdurulamaz, frenlenemez.
Emily Brontë ‘Uğultulu Tepeler’in ne kadar çok sevildiğini hiçbir zaman göremedi. Belki bu sevgiyi düşlemedi bile. Ama yazdı.
Virginia Woolf’a gelince, çıldırıya varan bunalımlara rağmen yazdı. Daha güvençli, özgüvenli olduğu halde, yazdıklarından hep endişe duydu. Yirminci yüzyılın en büyük romancılarından biri bugün. Büyüklüğün pahasını canına kıyışla ödedi.


İlknur Özdemir’in çevirisinden ‘Kendine Ait Bir Oda’yı mutlaka okuyun. ‘Gerçek’ yazarlığın hangi sancılardan geçtiğine tanık olacaksınız.


Kaynak: http://www.radikal.com.tr/kitap/cevirinin_onemi-1084869