Blog

Radikal Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Radikal Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ağustos 2014 Pazartesi

Bedia Ceylan Güzelce
Radikal Kitap Eki 15.03.2014 




Hüsnü Arkan yeni romanı Hırsız ve Burjuva’da, Evren, Gülgün ve Ruhan karakterleri üzerinden bir yakın Türkiye tarihi portresi çiziyor. Arkan ile romanını konuştuk.
Zamanlama olarak manidar bir kitap. Siz bu romanı ne zamandır yazıyorsunuz?
Hırsız ve Burjuva, epeydir masamda duran bir dosyaydı ama üstünde ciddi olarak çalışmaya 2012’de başladım. Adını kastediyorsanız, adı başından beri buydu; Hırsız ve Burjuva. Bunun son hükümetle ve son hükümetin sunduğu olanaklardan faydalanan Anadolu sırtlanlarıyla özel bir ilgisi yok… Genel bir ilgisi var. Hırsızın ve burjuvanın aynı kişi olduğuna inananlardanım. Dün, bugün, gelecek fark etmiyor. Sermaye birikimini bana kimse şansla, girişkenlikle ve girişim özgürlüğü gibi kendinden menkul kavramlarla açıklayamaz. Burjuvazi hırsızdır ve miras hukuku bu hırsızlığı korumak için vardır.
Hikâye 1980’den günümüze uzanan bir boşluğun, toplumun bilincinde açılan bir oyuğun içine giriyor sanki… Böyle bir oyuk var mı sizce de?
Dünya tarihinde düz yer bulamazsınız; her yer delik deşik ve oyuktur. Ayrıca toplum bilinci dediğiniz şey de sosyologların uydurmasıdır. Bilinç kişisel bir şeydir; toplumların düşündüğü ancak varsayılabilir. Biz Türkiye’de yaşayanlar kendi ülkemizi çok önemsiyoruz. Oysa önem nesnel bir şeydir. Ben Moğolistan’ın ya da Ruanda’nın bölgelerinde oynadıkları rollere bakmam. Ortalama bir Moğolun, bir Ruandalının ne kadar özgür olduğuna bakarım. Bireyin özgürlüğü nesnel bir kıstastır. Olanaklarınızın genişliğiyle ilgilidir. Çoğunluk Shakespeare’e ya da Chopin’e ulaşamıyorsa o halkın özgürlüğü benim açımdan tartışılabilir bir şeydir. Çoğunluk karnını doyurmak için çöp karıştırıyor ya da seçim dönemlerinde zekât bekliyorsa o çoğunluk özgür değildir. Dünya nüfusunun yüzde üçünü oluşturan bir ülke, dünyanın ekonomik hacminin binde sekizini üretebiliyorsa o ülkenin yurttaşları kapitalist ölçeklerde bile başarılı sayılamaz.
Romandaki Evren karakterinin çıkış noktası neydi ya da kimdi? Bu karakteri meydana getiren unsurlar nelerdi?
Evren, bir hırsız. Burjuva olmayan, sıradan, normal ve küçük bir hırsız. Hatta hırsız olmadığı bile söylenebilir; yalnızca çalıntı mallar satıyor. Dolap çevirmek bu tiplerin bildiği tek iştir. Kolay para kazanmak, bir mesleği olan sıradan insanların harcı değil… Kimin harcıdır diye sorarsanız onu bilemem. Romanda, burjuvanın hırsızlığıyla boy ölçüşebilecek düzeyde bir eylem sergilemiyor Evren. Geçinmeye çalışıyor ve “sıradan” biri olarak yaşıyor. Bu sıradanlığın nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalışmalıyız. Turgut Özal, “Benim memurum işini bilir” dedi ya, bunu anlamaya çalışmalıyız. Sıradan insanın bir hırsıza dönüştürülmek istendiğini anlamalıyız. Kemal Sunal filmlerini anlamalıyız.
Evren vaktinden erken doğan bir bebek. Yaşamı itibariyle de kendi zamanını bulamamış bir karakter. Böyle zaman kaymaları içinde kaç insan kaybolup gitmiştir sizce
Yaşadığımız sistemin adı kapitalizm… Ancak sistemin sıradan insanları ne tür ahlaksızlıklara yönelttiği konusuyla ilgiliyse şöyle yanıtlayabilirim: Birey, bir açıdan toplumsal süreçlerin dışavurumudur. Birey, çevresinde olup bitenlerin herhangi bir sonucundan ibarettir. Birey, bu durumla baş edebilmek arzusu taşıyabilmek zorundadır. Onu bu arzuyla donatmak demokratik olduğunu öne süren eğitim politikalarının görevidir. Eğitim politikaları bunu başaramazsa ortaya salak çocuklar çıkar. Karşılaştıkları her soruya “Ne demek istiyorsun babacığım,” diye yanıt verirler. Türkiye’de hiç zaman kayması olmadı. Hâlâ 1876’dayız, hâlâ 1908’deyiz. II. Abdülhamit, Mithat Paşa’ya sordu derler ya, öyle. “Ne yani, Çıplak Mustafa’yla ben eşit mi olacağız?” Bunlar da soruyorlar: “Ne yani, eşit mi olacağız?” Ben de diyorum ki, tabii ki eşit olacağız birader. Ben suç işlediğimde yargılanıyorsam sen de yargılanacaksın. Suçun sabit görülürse de hapis yatacaksın. Sevan Nişanyan’ı utanç verici bir biçimde cezaevi cezaevi gezdiriyorsun ya, öyle…
1980 darbesi, “aşk”ı besledi mi yoksa onu da bastırdı mı?
Bu soru aklıma İlya Ehrenburg romanlarını ve bir de Louis Aragon şiirini getirdi. Mutlu Aşk Yoktur ya da Paris Düşerken… Ama bütün bunlar bana şimdi çok anlamsız geliyor. Çok daha yakın duygular var. Okurlara sol hareketin deneyimlerini, Kürtlerin son otuz yılda yaşadıklarını okumalarını öneririm.
Ruhan, belki de içinde bulunduğu koşullardan dolayı, acımasızlaşmış bir karakter. Onun hayatını devam ettirme şeklinin bugünde nasıl bir karşılığı var?
Ne yazık ki, işledikleri cinayetlerle, uyguladıkları baskılarla geçinen, bütün bunları yaparken devletten maaş alan insanlar var. 12 Eylül’den sonra yüz bini aşkın insan işkenceden geçti. Kürt köyleri kendiliğinden alev almadı. Bunları birileri yaptı. Bugün gazetecilerin evlerini basanlar, Berkin’i ölmeye mahkûm edenler, sokaklarda insanların kafalarına gaz fişeği atanlar, gençleri öldürenler aynı adamlar. Bunlar öldürdükleri için para alıyor. Devlet böyle bir şeydir. Masumları öldürenlere para öder.
Bu roman sizin yazarlığınızda nasıl bir yerde duruyor. Sizin için ayrı bir yeri var mı, varsa neden?
Hırsız ve Burjuva’da dünyayı dolaysız olarak anlamaya, yaşadıklarımızın nedenleri hakkında genel bir çerçeve oluşturmaya çalıştım. Kapitalizm nedir? Ne değildir? Bundan ahlaki sonuçlar çıkar mı, kapitalizmde ahlaklı kalmak mümkün müdür, bizler sığ insanlar mıyız, derinlikli miyiz, dahası bizler neyiz? Sistemin köpekleri miyiz? Kurnaz mıyız, tilki miyiz, hakikaten bazı şeylere inanıyor muyuz, Tanrı’ya inanabilme ihtimalimiz var mı? Birbirimize madik atarken birbirimizi soylu ve masum insan ilan etmemizin nedenleri nelerdir? Biz ne kadar gerçeğiz, tarih alanında yüzyıl sonra bizi nasıl görecekler? Biz Sodomlu muyuz, silme günahkâr mıyız? Biz ne yapacağız bu hırsızlar ve uğursuzlarla? Boyun mu eğeceğiz? Silkinecek miyiz? Bütün bu soruların durduğu yer, romanın durduğu yerdir.
Bu dönemde müziğin gücü iyi anlaşılıyor mu sizce?
Müzik iktidarda olmanın bir biçimidir. Mülk sahipleri onun önünde bugüne kadar çok eğildiler ve hâlâ eğiliyorlar. Bir kral ya da bir başbakan Mozart dinlerken benden daha mutlu olamaz. Hatta ben çoğundan daha mutlu olduğumu söyleyebilirim. Bu gücü elinde tutan adam Mozart’tır. Dinlerken onunla birlikte yeryüzünde olan biten her şeye güler, her şeye ağlayabilirsiniz. Müzik duygularınıza yol gösterir. Baş edemediğiniz düşmanlara karşı sizinle birlikte savaşır.
Kaynak: http://kitap.radikal.com.tr/makale/haber/boyun-mu-egecegiz-silkinecek-miyiz-393483

2 Ağustos 2014 Cumartesi

Ömer Türkeş
Radikal Kitap Eki 18.07.2014


Alıklar Birliği’nin Türkçe ilk baskısı 2007’de, ikinci baskısı 2014’te yapılmış. Her iki baskıyı da ıskalamışım. Yazar ve romandan, yakın bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine haberim oldu. “Yüzyılımızı suçlayan uzun bir eser yazdığını iddia eden tembel ve obez bir adam hakkında, çok eğlenceli bir roman” demişti arkadaşım muzip bir ifadeyle. İroni açıktı; çünkü o da yıllardır -kendi ifadesiyle- “çağımıza dair” büyük bir roman üzerinde çalışıyordu ve biraz da kiloluydu. Belki başka benzerlikler de vardır ama söz konusu benzerlikleri ifşa etmek bir arkadaşa ihanet anlamına gelecek. Doğrusunu isterseniz Alıklar Birliği’nin kahramanı Ignatius J. Rilley sevdiğiniz birine benzetilecek türden bir adam sayılmaz. John Kennedy Toole, onun kişiliğinde komik ama bir o kadar da sevimsiz, neredeyse fantastik bir roman kahramanı yaratmış. Kitabın basımını sağlayan Amerikalı yazar Walter Percy’nin ifadesiyle; “inanılmayacak kadar kılıksız, çılgın bir Oliver Hardy, şişman bir Don Kişot, aksi huylu bir Thomas Aquinas karışımı. Modern çağın her şeyine şiddetle karşı çıkan, zamanının çoğunu New Orleans’ın Constantinople Caddesi’ndeki evin arka odasında pazen pijamasıyla geçiren, ancak bir devden çıkabilecek geğirtilerle yellenmeler arasında Büyük Şef marka düzinelerce kâğıdı ağır sövgülerle dolduran” otuz yaşında genç bir adam.
Gelgelelim Ignatius kendisiyle fazlasıyla barışık. Hakkında yapılan spekülasyonlar bir dahiyi anlamaktan aciz alıkların kıskançlığından. “Görkemli fiziğim, karmaşık dünya görüşüm, sahip olduğum incelik ve beğeni, dünyamızı kaplayan çamurun ortasında bile soylu bir biçimde davranmayı sürdürüşüm” diye özetliyor şahsına yönelik çekememezliliğin nedenlerini..
Yürümeye beş yaşında başlayabilmiş, denge duygusu hiçbir zaman gelişmemiş, çocukluğundan beri hep düşmeye, tökezlemeye, çarpmaya eğilimli sakar Ignatius, üzerine titreyen annesi sayesinde, dedesinin sigorta parasını tüketmek pahasına kolejlerde okumuş, üniversiteyi bitirmekte hiç zorlanmamış.. Ne var ki mezuniyetinin ardından -New Orleans Halk Kütüphanesi’nde geçirdiği iki hafta dışında- hiç çalışmamış. Annesinin bütün yakarmalarına rağmen evde yayılıp oturmaktan ve televizyon izlemekten başka bir şey yapmıyor. Ve sonunda annesinin sabrı tükeniyor. Bütün sızlanmalarına rağmen iş başvurusunda bulunmaya razı oluyor Ignatius.
Ignatius’un köhnemiş bir pantolon fabrikasına cüzi bir ücret karşılığında bulduğu iş, siyah işçileri kışkırtması üzerine sona eriyor. Ardından tam gönlüne göre bir iş buluyor Ignatius; seyyar sosis satıclığı. Ne var ki sosislerin çoğunu kendisi yediğinden bu işten de eve maddi bir katkı sağlayamıyor. Annesi ise hayatında ilk kez bir arkadaş çevresi edinmiş, talipler bulmuş ve artık oğlunun tedaviye ihtiyacı olduğunu kabullenmiştir. Ignatius acil bir karar vermek zorunda kalacaktır...
Amerikan tarzı entelektüel
Toole, Ignatius’un gündelik hayata ayak uydurmak için giriştiği hamleleri Don Kişotvari maceralara çevirmiş. Üniversite yıllarından beridir, her kalkıştığı eylemi bir gösteriye çeviren, eylemlerin sönüklüğünü kendine has felsefesi ve süslü sözleriyle renklendiren, kendisinden gayrı her şeyi, herkesi yerin dibine sokan roman kahramanı Amerikan üniversitelerinde konuşlanmış 60’lı yıllar entelektuellerinin parodisini barındırıyor. Sadece Ignatus değil; uzatmalı sevgilisi, zengin babanın sosyalist kızı Myrna Minkoff da parodik bir figür. O dönemin moda düşünce akımları ve onlara kapılan entelektüellerle Myrna üzerinden dalgasını geçiyor Toole...
Toole’un  eleştirisinden nasiplenmeyen hiç kimse kalmamış. Mesela “gerçeklerle yüzyüze gelememek bütün Amerikan ‘sanatının’ özelliği. Amerikan sanatıyla Amerikan doğası arasındaki herhangi bir bağlantı, tam anlamıyla rastlantısaldır, nedeni de bütün ulusun gerçeklerden uzak oluşu” tespitini yapıyor Ignatius. McCarth döneminden miras komünist düşmanlığının, Amerikan tipi hayatın budalalığının, işçilerin ve siyahların maruz kaldığı sömürünün, adaletsizliğin farkında. Ne var ki farkındalık eyleme ve çözüme yöneltmiyor Ignatius’u; “sübabı” kapanıveriyor. Kısacası görüyor, üzerine düşünüyor ama mücadele etmek yerine boyun eğiyor. Ignatius’u günümüz orta sınıf entelektüelinin prototipi olarak düşünebilirsiniz.
Ignatius’u çok öne çıkardım. Oysa romanda dikkat çeken, hikâyeyi renklendiren çok sayıda karakterle karşılaşıyoruz; Toole’un romanının kesinlikle küçümsenemeyecek niteliklerinden biri de New Orleans’ın arka sokaklarını, tuhaf konuşma tarzını ve beyaz yerlilerini tanımlayışındaki ustalık; Rastus’un halk ozanlığını hiç çağrıştırmadan, o alabildiğine zeki ve cin fikirli, son derece komik zencideyse neredeyse olanaksızı başarmış.
Gargantua ile Oblamov karışımı grotesk bir roman kahramanını neşeli hikâyesi diyebilirim Alıklar Birliği için. Oysa romanı okurken neşenin yanında hüzün de birikiyor.
Kaynak:
http://kitap.radikal.com.tr/makale/haber/olaganustu-bir-dahinin-harikulade-maceralari-401384