Blog

Mert Tanaydın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mert Tanaydın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ağustos 2014 Çarşamba

Mert Tanaydın

Edebiyat Haber 07.2014 


610052_2
Bizim Pascal Mercier olarak tanıdığımız yazar aslında felsefeci Peter Bieri. II. Dünya Savaşı’nın sonlarında, tüm Avrupa ve dünya kavrulurken diplomatik, finansal ve fiziksel dağların korunaklı kıldığı İsviçre’de, başkent Bern’de 1944’te dünyaya gelmiş Bieri.
Babası klasik müzik bestecisi. Kolejden sonra üniversite eğitimini kendi kentinde dilbilim üzerine görmekteyken, yeniden kurulan dünyada aşka verilen fırsatı kullanarak Londra’ya gitmiş. Orada İngilizce ve Hint bilimleri eğitimi görmüş. Yirmilerinin başında Latince, İbranice, Yunanca ve Sanskritçe bilen Bieri, Heidelberg’te felsefeye devam etmiş. 1970’lerde bilişsel psikoloji ve beyin üzerine çalışmış, Kaliforniya’daki Berkeley’de, Harvard’da, Berlin’de, Kudüs Üniversitesi’nde araştırmalar yapmış, dersler vermiş, 80’lerden itibaren Almanya’daki çeşitli üniversitelerde (Heidelberg, Marburg, Berlin) görev yapmış. Üniversitenin neredeyse şirketleri andıran performans ölçümlerine dayalı bir kurum haline geldiğini öne sürerek, emekliliğini istemiş, son yıllarda dışarıdan dersler veriyor. Tüm bunları yapan Bieri, doksanlarda içindeki yazarı, Pascal Mercier’yi de keşfetmiş ya da icat etmiş. Alman eğitim sisteminde yazarlara sıcak bakılmadığından (!), mecburiyetten. Ülkemizde Mercier’nin romanları Kırmızı Kedi Yayınları tarafından yayımlanıyor. Artık herkesin bildiğini sandığım Lizbon’a Gece Treni dışında da sarsıcı yapıtları var.
Sanatçının başarı takıntısının ne tür sonuçlara yol açtığına dair okunabilecek romanı Sahnede Ölüm, İlknur Özdemir çevirisiyle raflarda yerini almıştı. Sanatsal yönü oldukça gelişmiş bir burjuva ailesinin, yetimhaneden yetişmiş olmasına rağmen kusursuz bir piyano tamircisi ve hevesli bir besteci olmuş bir baba, talihsiz bir kazaya kadar güzel ve başarılı bir balerin olan, zengin aile kızı bir anne ve her biri tutkularını kontrol etmekte zorlanarak büyümüş bir oğlan (Patrice) ve bir kız (Patricia) ikiz kardeşten oluşanailenin etrafında kurulmuş, yoğun ve gergin bir roman ortaya çıkarmış Mercier. Piyano tamircisinin bestelerine yönelik tutkusunun, cinai sonuçlara bile ulaşan boyutları, sadece kendisini değil ailesini de sürüp götürecektir. Romanda kültürle dopdolu ailenin hiç beklenmedik bir şiddet eylemiyle hayatlarının tamamen değiştiği âna kadarki tüm öykülerini iki kardeşin birbirlerine yönelik yazdığı içdökme defterlerinden öğreniyoruz, bir bakıma komşu kahve masasında unutulan defterleri karıştıran davetsiz bir göz olarak. Mercier belki de romanında aktardığı pek çok duyguyu, kendi müzisyen babasıyla yaşamış Bieri’den esinlenmiştir.
Yakın zamanda, Mercier’nin son romanı Lea da, Neylan Eryar çevirisiyle okurlara sunuldu. Mercier’nin bir kere daha müziğe, başarı takıntılı müzisyene, bu sefer baba-kız üzerinden, aile ilişkilerine, kültürel olarak üst seviyede aşk denklemlerine geri döndüğü söylenebilir. Annesini kaybettikten sonra kemana tutkusunu yönlendiren genç Lea’nın, önce ilk öğretmeni Marie Pasteur’e, ardından gösterişli burjuva öğretmeni David Levy’ye sanki bir âşık gibi kendini kaptırmasına şahit olan babasının ağzından, genç müzisyenin ve tabii ona hayran babasının trajedisine kulak misafiri oluyoruz. Genelde Mercier, romanlarında ilk odağa aldığı ya da anlatıcı olarak seçtiği karakterlerinin, kendi buhranları içerisinde yollara düşmüşken karşılaştıkları ya da kendilerini analiz ederken hayat hikâyesine ulaştıkları, sonradan ortaya çıkan insanların anlatılarını çok daha iştahlı anlatıyor. Bu romanda da asıl anlatıcı, başarılıyken bir başka trajedi nedeniyle işinden ayrılmış bir cerrah. Tercih edilen paralel kurgu, Sahnede Ölüm’de olduğu gibi iki farklı defter/kardeş biçiminde değil de, daha çok dinlenilenin hikâyenin içine serpiştirilmesi şeklinde oluşturulmuş. Romandaki bazı ipuçları, Bieri’nin, bu sefer Hollandalı baba Martijn Van Vliet olduğunu sezdiriyor.
Sanatın kusursuzluğa giden, bir ömür boyu sürecek bir hazırlık olduğu klasik müzik alanında, kendilerini takıntılarına kaptırıp halihazırdaki yeteneklerini hor gören kahramanlarıyla Pascal Mercier romanları, okurlara derinlikli birer uyarı sanki: Zamane trajedileri insanların aymazlıklarıyla gelir.

Kaynak: http://www.edebiyathaber.net/kultur-basari-hirsi-ve-trajedi-merciernin-yapitaslari-mert-tanaydin/

30 Temmuz 2014 Çarşamba

Mert Tanaydın
Radikal Kitap Eki 24.09.2013 

Belki de Nobel’li yazarlar arasında ülkemizde son yılların en çok sevilenlerinden biri José Saramago. Márquez bir adım öndedir belki, Orhan Pamuk’u saymıyorum; okur onun üslubuna, mantığına ve temalarına olabildiğince alışmış durumda. Bugün bakınca, Türkiye’deki kitabevi raflarında üçüncü kez arzı endamına şahit oluyoruz, José Saramago’nun ilk başyapıtı Baltasar ile Blimunda’nın çevirisinin. İsmi, arada Manastır Güncesi de olmuştu (Portekizce orijinali Memorial do Convento’dan esinle; ilk ve şimdiki ismi İngilizce baskısından esinle konulmuş); çevirmeni, Saramago konusunda kıdemli Işık Ergüden. Sarı kapaklarıyla rafları dolduran Saramago yapıtları, okurların zihinlerini de destansı uzunlukta cümlelere yedirilmiş mizahi bir mantıkla dolduruyor, hem okuma keyfi hem de düşünme imkânı sağlıyor.
Portekiz, Salazar tarafından yönetilen faşist bir ülkeyken, yıllar boyunca sosyalist basında görev yapan Saramago, 1974-75’teki Karanfil Devrimi’nin ardından kurulan modern düzende kendini gerçekleştirmeye, edebiyatını geliştirmeye ve romana odaklanmaya niyetlenmiş yaşı ilerlemiş ama alelade bir yazardır. İlk yapıtlarında kişisel deneyimlerini romanlaştırırken, Latin dillerinin (özellikle Portekizce ve İspanyolca) cümleciklerle genişletilebilen, sayfalar boyunca uzayan cümle kalıbını geliştirmeye başlamıştır. Devrim sonrasında özgürleşen ülkede seyahat hakkını da rahatlıkla kullanan yazar, ülkeyi karış karış dolaşır ve 1981’de Portekiz Yolculuğu adını taşıyan kitabını da yayımlar. Tüm bu süreç, bir yazarın memleketini, tarihini ve kendi olanaklarını değerlendirerek, ilk başyapıtını yazmasına imkân tanır.

Tarihten bir karakter
Portekiz tarihindeki gerçek olaylardan harekete geçer Saramago: 18. yüzyılda, saltanatın ve dini kurumların (engizisyon) ülkeyi yönettiği bir dönemde, kraliyet ailesinin veliahtları doğduğunda Lizbon’un 28 kilometre ötesinde Mafra Manastırı’nı inşa ettirme kararı vermeleriyle başlatır romanını; aynı dönemde uçma meraklısı bir rahip olan Bartolomoeu Lourenço de Gusmau’nun tasarladığı tarihin ilk uçuş aletlerinden Passarola’nın inşa sürecini, denemeleri ve sonunda engizisyonla yargılanmasını katarak kurguyu fantastik bir boyuta çıkartır (gerçektir Peder Bartolomoeu’nun hikâyesi, Jules Verne yapıtlarından çıkmış gizi gözüken bu karakteri Saramago uydurmamıştır, tarihten almıştır); ve Saramago’nun imzası haline gelecek olan, tutku dolu aşklarıyla tüm zorlukları yenecek ve bu esnada biz okurlara masalsı gelecek tüm olayları anlatacak bir çiftin eklenmesiyle tablo tamamlanır: genç ve çolak bir asker olan Baltasar, kör ama sezgileri güçlü (yıllar sonra yazılacak olan Körlük’te tek kör olmayan Doktor’un karısıyla güzel bir zıtlık sağlanmış), annesi cadı olarak engizisyon tarafından yakılmış Blimunda’yla Saramago yazınının en güzel aşklarından birini okuruz.

1982 yılında, 60’ına gelmiş ortakarar bir yazar olarak Baltasar ile Blimunda’yı yayımlatan Saramago, beklenmedik bir başarı elde eder: Sadece kendi ülkesinde fenomen olmakla kalmaz, Portekiz’in Avrupa Ekonomik Topluluğu’na alınmasının ertesinde İngilizce olarak 1987’de ilk yayımlanan Saramago romanı olur; tarihin fantastik bir kurguyla ele alındığı romanların en önemli örneklerinden biri haline gelir; hatta kanımca zamanla pek çok ülkedeki yazarı doğrudan ya da dolaylı olarak etkiler (etkilenimin nasıl geliştiğini bilemeyiz ama romanlarını çok sevdiğim İhsan Oktay Anar’ın üslubunda ve seçtiği konularda, misal yeni romanı Yedinci Gün, Portekizli ustanın kitabından izler bulmak mümkün); 1998’de Saramago’nun Nobel’i kazanarak edebiyatın Olimpos’una yerleşmesine sebep olacak yolun en önemli taşlarından birini oluşturur. Ekonomik başarısı sonradan yazdığı romanları daha rahat hazırlamasını sağlar, tarihi gerçekleri yeniden farklı bakışla ele aldığı üslubunu sonraki romanlarında da kullanır, José Saramago okurların en sevdiği anlatı çığlarından biri haline gelir böylece.