Blog

Virginia Woolf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Virginia Woolf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Eylül 2014 Çarşamba



“Kuşkusuz Woolf’un 
en yoğun eseri,
çağımızın da en olağandışı romanlarından biri.”


J. L. Borges






Virginia Woolf’un, yakın arkadaşı, karizmatik, biseksüel yazar Vita Sackville-West için yazdığı Orlando, eğlenceli, fantastik bir ‘sahte biyografi’. Canı istediğinde bukalemun gibi biçim, daha doğrusu cinsiyet ve kimlik değiştiren tarihi bir karakterdir Orlando. Erkek olarak başladığı hayatını kadın olarak sürdürür, on altıncı yüzyılda soylu bir aileye doğar, birkaç yüzyılı hızla yaşar, bir gecede cinsiyet değiştirir, yirminci yüzyılın ilk yarısına bir kadın yazar kimliğiyle ulaşır. Erkekken, İngiltere Kralı tarafından İstanbul’a büyükelçi olarak gönderilir; Çingenelerin arasında da yaşar, saraylarda da; edebiyat sevdalısı, melankolik bir şairdi. Viktorya Dönemi değerlerini eleştiren ve cinsiyet, özgüven, hakikat, kimlik, kişinin toplumdaki yeri, edebiyat gibi konulara şiirsel bir üslupla dokunan Woolf’un kendi deyişiyle Orlando, yazarlık yaşamında tasasız bir tatil; kafaları karıştırıyor, ne yana döneceği belli olmuyor ve bu yüzden de keyifli.


"Ama bırakalım başka kalemler söz etsinler cinsiyetten ve cinsellikten; biz bu tür itici konulardan elimizden geldiğince çabuk ayrılıyoruz. Orlando yıkanmış, kadının da erkeğin de giydiği türden Türk işi cepken ve şalvar giymişti; durumunu gözden geçirmek zorundaydı. Orlando’nun hikâyesini sempa­tiyle izlemiş olan her okurun ilk düşüncesi, durumun güvenil­mez ve son derece utandırıcı olduğu. Genç, soylu ve güzeldi, uyandığında kendini öyle bir konumda bulmuştu ki, mevki sahibi bir genç hanım için bundan daha hassas bir durum ola­maz. Çıngırağı çalsaydı, çığlık atsaydı ya da bayılsaydı onu suçlayamazdık. Ama Orlando hiç de kaygılanmış görünmü­yordu. Bütün hareketleri bilinçliydi, hatta önceden tasarlan­dığına yönelik işaretler gösterdiği düşünülebilirdi. Önce ma­sanın üzerindeki kâğıtları dikkatle inceledi; şiire benzeyenleri aldı, koynunda sakladı; sonra, neredeyse açlıktan ölse de kaç gündür yatağının yanından ayrılmayan Silifke tazısını çağırdı, onu besleyip tüylerini taradı; sonra beline bir çift tabanca sok­tu; sonra büyükelçilik giysilerinin bir kısmını oluşturan birkaç dizi zümrütü ve Doğu’nun en güzel incilerini doladı boynu­na. Bu iş de bitince, pencereden eğildi, alçak sesle ıslık çaldı, çöp kutusundan dökülen kâğıtların, anlaşmaların, pusulaların, mühürlerin, balmumlarının filan kapladığı harap, kan lekesi içindeki merdivenden indi, avluya çıktı. Orada, kocaman bir incir ağacının gölgesinde eşek sırtında bir Çingene beklemek­teydi. Başka bir eşeği de yularından tutuyordu. Orlando ba­cağını eşeğin üzerinden aşırdı, böylece İngiltere’nin Osmanlı devletindeki büyükelçisi sıska bir köpeğin eşliğinde, eşek sır­tında, yanında bir Çingene’yle İstanbul’dan ayrıldı."

20 Kasım 2013 Çarşamba

Dünya Çocuk Hakları gününde, 
bütün çocukların mutlu, huzurlu ve 
barış dolu bir dünyada yaşamaları dileğiyle.

José Saramago, Suların Sessizliği




Nobel Ödüllü usta yazar José Saramago bu olağanüstü güzel ve bilgelik dolu masalı, bir çocukluk anısından esinlenerek kaleme aldı.

Tijo Nehri’nin kıyısında bir çocuk saatlerce büyük bir balık yakalamaya çalışır. Sonunda oltasına bir balık takılır ama çocuk onu elinden kaçırır.
Suların Sessizliği, okumaya yeni başlayan çocuklara edebiyatın keyifli dünyasıyla tanışma fırsatı sunuyor.


“Kıyıya geri döndüğümde güneş batmıştı bile, oltamı attım, bekledim. Dünyada suyun sessizliğinden daha derin bir sessizlik olduğunu sanmıyorum. O saatte onu hissettim ve asla unutmadım.” 



Çeviri: Pınar Savaş
Resimleyen: Manuel Estrada



Pablo Neruda, Bir Yıldıza Övgü




Yirminci yüzyılın büyük ozanı, Şilili usta Pablo Neruda'dan çocuklara ve hep çocuk kalmak isteyenlere yıldızlar kadar zarif, yıldızlar kadar ışıltılı ve büyülü bir şiir.
Büyüdüklerinde, gündelik hayatın akışına katıldıklarında, düşlerini unutmasınlar, yüreklerinde ve beyinlerinde bir yıldız taşımayı ihmal etmesinler diye minik bir anımsatma...

Gökte parlayan bir yıldızın cazibesine kapılan kahramanımız, büyük bir gökdelenin tepesine çıkarak yıldızı tutuverir. Kimse görmesin diye sakladığı yıldızın pırıltısı pencereleri aşıp insanların ilgisini çekmeye başladığında, bu durum kahramanımızı hesapta olmayan bir yolculuğa çıkmaya zorlar.




Çeviri: Işık Ergüden
Resimleyen: Elena Odriozola



Virginia Woolf, Yaşlı Kadın ve Papağan




Ünlü yazar Virginia Woolf’un çocuklar için kaleme aldığı Yaşlı Kadın ve Papağan, usta bir yazarın kaleminden çıkan küçük ama etkileyici bir hikâye.

Tek başına yaşayan Bayan Gage, geçimini ayakkabı onararak sağlamaktadır. Bir gün bir avukatlık bürosundan gelen mektup, uzun zamandır görüşmediği ağabeyinin vefat ettiğini bildirir ona. Nesi var nesi yoksa kızkardeşine bırakmıştır. Hemen yola çıkan Bayan Gage, ağabeyinin yaşadığı kasabaya gider ve orada bir sürprizle karşılaşır: Ağabeyinden kendisine kalanlar arasında bir de papağan vardır. Ancak bu sıradan bir papağan değildir ve onun sayesinde Bayan Gage’in hayatı tümüyle değişecektir.
  


Çeviri: İlknur Özdemir
Resimleyen: Fulya Hocaoğlu


15 Kasım 2013 Cuma

Selim İleri
Radikal Kitap Eki 14.11.2013 


Karıkoca Dalloway’lerin Virginia Woolf romanında ilk kez görünmeleri 
Dışa Yolculuk’ta. 



John Lehmann Kendine Ait Bir Kadın’da Virginia Woolf’un ilk romanı Dışa Yolculuk’u 1912’nin sonlarında “ateşli ve yoğun bir çalışmayla yeniden gözden geçirmeye” başladığını belirtir. Eser 1913 Mart’ında “Duckworth aile işletmesinin onayına” sunulur ve “büyük bir hevesle” kabul edilir.
Ne var ki Virginia Woolf –yaşamı boyu sürecek- bunalımlardan birinin pençesine düşmüştür. Dışa Yolculuk ancak 1915’te yayımlanır.
Dışa Yolculuk’un Fransızca çevirisini 1970’lerde Vedat Günyol’un kira evlerinden birinde görmüştüm. Hocam Vedat Günyol kitabı armağan etmişti. Bir yandan da, Dışa Yolculuk’un uzatılmış, hatta “geveze” bir roman olduğunu söylemişti.
Vedat Bey’in Virginia Woolf’tan gözdeleri Dalgalar ve Mrs Dalloway’di. Bana gelince, “geveze” Dışa Yolculuk’u bölük pörçük okumuş, Fransızca çevirinin tadına varamamıştım ya da o Fransızca çevirinin altından kalkamamıştım.


Dışa Yolculuk 1980’lerin sonunda bir kez daha karşıma çıkacaktı: Paris gezisinden dönen Peride Celal bana iki ciltte toplanmış, büyük boy, Virginia Woolf/bütün romanlarını getirmişti. Güneşli bir güz öğleden sonrası, Valikonağı’ndaki evinde armağan ediyordu...
Woolf’un ilk romanını nihayet okumuştum. Sızılı bir tat aldığımı hatırlıyorum.
Anlatı sanatlarının özüne ulaşanlar, özellikle romanda, ilk romanda yazarın sonraki eserlerinde yol alacak geniş bir yelpaze olduğunu vurgularlar. Dışa Yolculuk da öyledir. Gerçi Virginia Woolf Gece ve Gündüz’de klasik sayılabilecek bir anlatımı yeğleyerek kendi sonraki yolunda gitmemiştir. Ama Dışa Yolculuk hem klasik anlatışı hem de yepyeni bir dile getirişi iç içe barındırır.
Tuhaf olan bu ilk romanın, ikinci roman Gece ve Gündüz’den çok daha yenilikçi özellikler göstermesidir. İkinci roman Gece ve Gündüz âdeta Dışa Yolculuk’un gerisindedir.
Yine Lehmann şöyle değerlendiriyor:
“Bir ölçüde E. M. Forster stili bir toplumsal güldürü oluşturarak başlayan roman giderek ara ara, Virginia Woolf’un daha sonra yazdığı olgunluk yapıtlarını bile gölgeleyebilecek denli, yepyeni bir boyut, görsel ve şiirsel bir düzey kazanır.”
Dışa Yolculuk şimdi yetkin bir çeviriyle dilimizde (Kırmızı Kedi Yayınları). İlknur Özdemir’in çevirisiyle. İlknur Özdemir çeviri edebiyatımızın son dönemdeki en çalışkan ve en önemli kişilerinden biri, bence ‘başta gelen’ kişi. Ayrıca benim için bir güvence kişisi: İlknur Özdemir çevirmişse, o kitabı mutlaka okumak ihtiyacını duyuyorum.
Zaten Dışa Yolculuk’u da sanki ilk kez okuyorum. Yazılışından bugüne yüz yıl geçmiş bir roman, üstelik bir ‘ilk roman’; öte yandan gencecik, dipdiri kalmış bir roman.
Karıkoca Dalloway’lerin de ‘Virginia Woolf romanı’nda ilk kez görünmeleri Dışa Yolculuk’ta. Gerçi ana kişiler değiller, bununla birlikte heyecan uyandırıyorlar. Yazarın Mrs Dalloway’e hangi duyuşlardan geçerek ulaştığını düşünmeden edemiyorsunuz...
Usta Peride Celal Dışa Yolculuk’un bildik gemiyle deniz yolculuğu romanlarından farkı üzerinde durmuştu. Onun Güz Şarkısı da gemiyle deniz yolculuğu romanlarındandır ve hayli ürpertici bir sonla noktalanır. Peride Celal buna rağmen Dışa Yolculuk’un bütünüyle kendine özgü atmosferi üzerinde durmuş; bu atmosferde ironiyle trajik olanın iç içeliğine değinmişti. Gerçekten öyle.
Dışa Yolculuk’ta Bayan Dalloway, dünyanın, hayatın güzelliklerle dolup taştığını kavrayabilmek için gençliğin geçip gitmesi gerektiğini söyler. Ama bu roman belki bu aymazlığın önüne geçebilir. Mutlaka okuyun.

14 Kasım 2013 Perşembe



Fotoğraf: Lady Ottoline Morrell, Haziran 1926


Virginia Woolf özgün yapıtları, ruhsal çöküntüleri ve intihar ederek son verdiği yaşamıyla 20. yüzyıl edebiyatına damgasını vurmuştur. 


Yaşadığı dönemde kadınların halen ikinci planda kalması nedeniyle eğitim göremeyen Woolf, yapıtlarında ataerkil sistemi sık sık eleştirirdi. Yine de, bu sistem içinde Virginia ve kardeşi Vanessa kendilerini geliştirmeyi başardılar ve ikisi de çocukluklarında hayal ettikleri gibi bir yazar ve bir ressam oldular.


Virginia Woolf ve kardeşi Vanessa Bell kriket oynarken

Vanessa Bell, Virginia Woolf'un pek çok portresini yaptı. Woolf, portreler için uzun süre poz vermekten hoşlanmıyordu. National Portrait Gallery'nin bir portre için poz vermesi teklifini de geri çevirmişti.
Daha sonra yeğeni Quentin Bell'e yazdığı bir mektupta, kendisinden talep edilen pozu neden vermek istemediğini şöyle açıklamıştı:
"Onu [resmimi] alıp bir mahzene kapatacaklar ve ben öldükten on yıl sonra çıkarıp soracaklar 'Bayan Woolf'un neye benzediğini bilmek isteyen var mı?' Hepsi hayır diyecekler ve daha sonra onu yırtacaklar."



Ressam: Vanessa Bell, 1912



Ressam: Vanessa Bell, 1912



Ressam: Vanessa Bell. Sergilenme tarihi: 1934

Virginia Woolf'u, koltuğunda, kitapları arasında, bir elinde sigarasıyla betimleyen Vanessa Bell imzalı tablo, 1934 yılında sergilenişinde bir koleksiyoner tarafından satın alınmıştı ve bir daha bu tabloyu kimse görmemişti. Woolf'un kayıp tablosu 2004 yılında Londra'daki Lefervre Gallery'de yeniden izleyiciye sunuldu. 

Kaynaklar:

Virginia Woolf fotoğrafları için bkz. 

4 Kasım 2013 Pazartesi


Ceren Arseven
Milliyet Kitap Eki 11.2013 
Virginia Woolf'un 33 yaşında kaleme aldığı ilk romanı "Dışa Yolculuk", Woolf’un ustalık dönemi eserlerini sevenlerin okuması gereken bir roman



"Dışa Yolculuk", Virginia Woolf’un 1910-1915 yılları arasında yazdığı ilk romanı. Bütün ilk romanlar gibi büyük bir edebi yetkinliği değil, derin bir içtenliği yansıtıyor.

Roman, yazarın daha sonraki yapıtlarında karşımıza çıkacak olan teknik ustalığın, serbest dolaylı anlatımın, kadın bilinçlenmesine odaklanışın, cinsellik ve ölüm temalarının da öncüsü. Bilinç akışı tekniğiyle özdeşleşen Woolf, bu ilk kitabında klasik romana daha yakın bir çizgide sürdürüyor anlatısını. Bu kitap, geleneksel anlatıdan 20. YY. edebiyatına damgasını vuran bilinç akışı tekniğine geçişin önemli bir örneği.
Woolf, 1912 yılında romanının ilk taslağını bitirmesine rağmen, bu dönemde ağır bir ruhsal çöküntü geçirdiğinden romanın yayımlanması 1915 yılına dek erteleniyor. Sonrasında birden çok defa yeniden baskısı yapılan roman her defasında Woolf tarafından elden geçirilirken bir anlamda yeniden yazılıyor.





Modern bir mit



"Dışa Yolculuk", Londra’nın dış mahallelerinden birinde halalarının yanında kapalı bir yaşam süren genç ve masum Rachel Vinrace’in babasının gemisinde Güney Afrika’ya yaptığı yolculuk sırasında kendini ve aşkı keşfedişinin öyküsünü anlatıyor. Modern bir mit, alaycı bir toplum eleştirisi olarak okunabilecek roman, Virginia Woolf’un yazın hayatının ileriki yıllarında kat edeceği yolun habercisi aynı zamanda. Geminin yanyana durması beklenmeyen kişilerle dolu atmosferi Woolf’a dönemin alaycı bir portresini çizme fırsatı veriyor. Romanda Woolf’un yaşantısından izler taşıyan karakterler bulmak da mümkün. Başkahramanın Londra’nın bir banliyösüne sıkışmış hayatından özgürlüğe doğru yaptığı yolculuk da Woolf’un baskılarla dolu aile yaşantısından edebiyat çevresine girerek gerçekleştirdiği kaçışın bir benzeri gibi okunabiliyor. Woolf’un sonraki romanı "Mrs. Dalloway"in Clarissa Dalloway karakterini ilk kez roman okurlarıyla karşılaştırdığı "Dışa Yolculuk"ta otobiyografik öğelerle yazarın iç dünyasının, aşklarının, tutku ve inançlarının izlerini görmek mümkün.




Gemi ve Güney Afrika



"Dışa Yolculuk"ta başlıca iki mekan var. Gemi ve bir sömürge olan Güney Amerika. Woolf’un daha sonraki kitaplarında ortaya çıkacak mekandan çok insan ilişkilerini ele alışı ya da karakterlerin gözünden mekanları anlatışı daha bu ilk kitabından belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor. Güney Amerika’da da iki ayrı ana mekan var. Otel ve Rachel’ın ailesiyle kaldığı ev. Mekanlar her zaman olduğu gibi kişilerle birlikte anlam ve karakter kazanıyor. 
Kitapta alışılagelenden çok daha fazla sayıda kahramanla karşılaşıyoruz. Bu durum romana çok sesli bir hava veriyor. Daha sonraları Woolf’un başlı başına bir karakterine dönüşecek Mrs. Dalloway de kocasıyla birlikte geçip gidiyor romanın sayfaları arasından ve rolü hiç de yabana atılacak cinsten değil. 
Kitapta toplumsal eleştiriler de oldukça önemli bir yer kaplıyor. Kilisede Pazar duası sırasında İncil’in arasına Midillili lezbiyen şair Sappho’nun okunması ve Edward Gibbon’ın referans kitabı "Hristiyanlık ve Roma İmparatorluğu’nun Çöküş Tarihi"nden bahsedilen bölümler Woolf’un sadece toplumu değil din kurumlarını da inceden inceye tiye aldığının birer işareti. 
"Dışa Yolculuk", pek çok okura garip gelebilecek kadar sığ bir hayatı tasvir ediyor. Üst sınıf bir grup İngiliz’in yaptığı uzun bir yolculuğu konu eden romanda olaylar çay partileri, danslar ve yürüyüşler etrafında gelişiyor. Roman kişilerinin yörenin yerli halkıyla kurduğu ilişki de birkaç el örgüsü şal almaktan öteye gitmiyor. Anlaşılan o ki Virginia Woolf karmaşık iç dünya meseleleriyle uğraşırken dış dünyadaki adaletsizliklerin ne kadar göz ardı edildiğini de okurlara bu yolla aktarıyor. 
1926’da romana dair bir eleştiri kaleme alan ünlü edebiyatçı E. M. Forster "Dışa Yolculuk"u, "Hiçbir haritada bulunmayan, hiçbir gemiyle gidilemeyecek olan Güney Amerika’ya doğru garip, trajik ve ilham verici bir yolculuk" olarak tanımlıyor. Bunun yegane sebebi romanda yapılan yolculuğun Woolf’un hayalindeki bir yerde gerçekleştirilmesi. Forster’a göre roman bambaşka bir yoldan gitse de Bronte’nin "Uğultulu Tepeler"iyle karşılaştırılacak düzeyde bir bütünselliğe sahip. Edebiyat uzmanı Phyllis Rose da Forster’la benzer bir düşünceyi savunuyor: “Woolf’un daha sonraki yıllarda yazdığı hiçbir roman 'Dışa Yolculuk' kadar gençlik heyecanı içermiyor. Yaşamın macera ve zorluk dolu bu dönemini kimse Woolf’tan daha iyi anlatamıyor.”



En ağır eleştiriler Woolf’tan



Virginia Woolf, "Dışa Yolculuk" romanını yazarken yaşadığı sorgulamalarda kendi metnini 'yamalı bohça' diye tanımlıyor ve 'şen şakrak ve kof' diye nitelendiriyor. Dahası 'Tanrı kelamı gibi' diye alay ediyor. Ve şöyle bir nihai karar veriyor: “Kendimi affettirmenin pek yolu yok, ebediyete ucuz bilmişliklerin, bilmiş bilmiş hicivlerin ve hatta, düşünüyorum da, bayağılıkların -kaba sabalıkların, daha doğrusu-, yazarı olarak geçeceğim, mezarda bile peşimi bırakmayacak bunlar.”



Yılan hikayesine dönen roman



Woolf, "Dışa Yolculuk"u 25 yaşında yazmaya başladı. Henüz Leonard Woolf ile evli değildi. Romanı ilk baskısındaki şekliyle yazması beş yıl kadar sürdü. Yazarın 1915 yılında geçirdiği ağır buhran dolayısıyla hastaneye kaldırıldığı dönemde, "Dışa Yolculuk" ilk şeklini almıştı ve bir yayıncı olan kayınbiraderi eseri İngiliz okurlarla buluşturdu. 1919-1920 yıllarında Woolf, New York’taki Mac Millan Yayınları’ndan aldığı teklif dolayısıyla eseri gözden geçirdi. Mac Millan ile anlaşamadı ama roman Doran Yayınları’nın teklifi üzerine tekrar gözden geçirilerek Amerika Birleşik Devletleri’nde basıldı. Woolf’un eserlerinin basım hikayesine birçok yayınevi dahil oldu ve her seferinde okurla buluşan kopya bir diğerinin aynısı asla olmadı.

29 Ekim 2013 Salı

Selim İleri

Radikal Kitap Eki 13.04.2012 


‘Kendine Ait Bir Oda’ beş-altı yıl sonra 90 yaşında olacak. Virginia Woolf bu eserinin çekirdeğini, 1928 yılında Cambridge Üniversitesi’nde bir konuşma olarak var etmiş. ‘Kendine Ait Bir Oda’ yayımlandığı günden beri ilgi devşirmeye devam ediyor.
‘Kendine Ait Bir Oda’yı bu kez İlknur Özdemir çevirmiş dilimize; Türkçe açısından kusursuz bir çeviri, hayranlık duyarak okuyorum.
Öyle anlaşılıyor ki, Kırmızı Kedi Yayınevi Virginia Woolf külliyatına yol almakta. İlknur Özdemir, ‘Mrs Dalloway’i de Kırmızı Kedi için çevirmişti. Biraz ürkmüştüm. Çünkü bu eşsiz romanı Tomris Uyar’ın çevirisinden okumuştum. Sonra, Özdemir’in çevirisini okumaya başlayınca, daha ilk cümlede önemli bir ayrım çıktı karşıma. Bütün romanın anlatımını değiştirebilecek bir ayrım. Bence tartışılmaya değer.
‘Kendine Ait Bir Oda’yı yıllar önce başka bir çeviriden okumuş, pek tadına varamamış, bulanık sularda gezinmiştim. 

Şimdiyse eser pırıl pırıl görünüyor, dupduru, alabildiğine açık seçik. Bir kez daha ‘çevirinin önemi’ karşımıza çıkıyor.
Ama bambaşka bir sorun da karşıma çıktı. Kadının edebiyatla, yazıyla çiziyle özgürce uğraşmasını dileyen Virginia Woolf, bir ara şöyle diyor:
“Sizlere ancak önemsiz sayılacak bir hususta fikir verebilirdim – bir kadın eğer kurmaca yazacaksa, parası ve kendine ait bir odası olmalıdır.”
1928’e varan süreçte, kadın kurmaca yazarlarının çileli yaşamlarını, sarp yollarını söylüyor bir bakıma. Bense yakın dönem edebiyatımızın, Türk edebiyatının çilekeşlerini düşündüm. Kadınların yanı sıra erkekler. Hatta erkek yazarlar sayıca daha kalabalık. Üstelik yıllar 1928 falan değil, 70’lere, 80’lere uzanıyor. Bugüne uzanıyor.
‘Handan’ 1912 tarihlidir. O çağda bir kadın yazarın kaleminden çıktığına inanılamayacak kadar cesur bir roman. Ufak tefek skandallar kopmuş ama, Halide Edib Hanım yolunda yürüyüp gitmiş. Pek parası yokmuş, ne var ki kendine ait bir odası olduğunu anılarından, ‘Mor Salkımlı Ev’den öğreniyoruz.
Çeyrek yüzyıl sonra Kemal Tahir, Orhan Kemal, A. Kadir, adsız sansız ötekiler, hiçbirinin parası yok, kendilerine ait odaları yok, cezaevindeler.
Tanıdığım şairler, hikâyeciler, bir ikisi dışında romancılar bir ömür boyu edebiyatla geçim sağlayamadılar. Behçet Necatigil öğretmendi. Edip Cansever babadan kalma antikacılığı sürdürüyordu. Vedat Günyol, Rauf Mutluay öğretmenim oldular. Kemal Tair ‘Devlet Ana’ya kadar takma adla romanları, hatta Mayk Hammer’ler yazdı. Dağlarca’nın kitabevi vardı. Oktay Rifat Devlet Demiryolları’nda avukattı. Örnekleri istediğinizce çoğaltabilirim.
Demek, coğrafyadan coğrafyaya, kültürden kültüre koşullar adamakıllı değişiyor.
Virginia Woolf yazmak dediğimiz edimin ıcığını cıcığını deşiyor. Başarıya giden yolda, yazarın, hiç değilse geçinecek kadar para kazanmasını zorunlu görüyor. Sonra tabii kendine ait bir oda. Brontë Kardeşler’in serüvenini deşerken bu soydan kaygıları büsbütün gözler önüne seriliyor:
“(...) hem de bu kadınlar, o saygıdeğer evde bütün ailenin oturduğu odada, ‘Uğultulu Tepeler’ ya da ‘Jane Eyre’i yazmak için her seferinde birkaç tabakadan fazla kâğıt alamayacak kadar yoksuldular.”
77. sayfadan alıntı. Bu kez de yazmak nasıl engelleneez bir dürtüdür diye düşündüm, durdurulamaz, frenlenemez.
Emily Brontë ‘Uğultulu Tepeler’in ne kadar çok sevildiğini hiçbir zaman göremedi. Belki bu sevgiyi düşlemedi bile. Ama yazdı.
Virginia Woolf’a gelince, çıldırıya varan bunalımlara rağmen yazdı. Daha güvençli, özgüvenli olduğu halde, yazdıklarından hep endişe duydu. Yirminci yüzyılın en büyük romancılarından biri bugün. Büyüklüğün pahasını canına kıyışla ödedi.


İlknur Özdemir’in çevirisinden ‘Kendine Ait Bir Oda’yı mutlaka okuyun. ‘Gerçek’ yazarlığın hangi sancılardan geçtiğine tanık olacaksınız.


Kaynak: http://www.radikal.com.tr/kitap/cevirinin_onemi-1084869
Selim İleri
Radikal Kitap Eki 09.10.2013 


Mîna Urgan Virginia Woolf kitabını 1995’te yayımlamıştı. Çok severek okumuştum bu kitabı; bir tanıtma yazısı da yazmış olmalıyım.
Şimdilerde Woolf’un Yıllar’ını yeniden okuyorum. Kırmızı Kedi’nin verimi Yıllar’ı Dilek Berilgen Cenkciler çevirmiş; İletişim’deki basım Oya Dalgıç’ın çevirisidir. Mîna Urgan Yıllar için ne yazmış diye baktım; unutmuşum. İtiraf edeyim ki biraz şaşırdım: Mîna Hanım ağır bilirkişi edasıyla Yıllar’ı epey hırpalamış. Dalgalar’dan sonra bunu nasıl yazdı diyor, bir anlamda “ödün” verdi diyor; Yıllar’ı Dışa Yolculuk’tan, Gece ve Gündüz’den “daha başarısız” buluyor. İlk romanlar, sonraki çok başarılı dönem ve birden Yıllar’ın sıradanlığı:
“Sözün kısası, The Years’da, ne içerik açısından bir yenilik görülür, ne de biçimsel açıdan. Bu roman, Virginia Woolf’un yıllarca eleştirdiği gerçekçi geleneksel romana bir ödünden başka bir şey değildir.”
Acaba öyle mi? Mîna Urgan öyle olduğuna kesinkes inançlı; hatta, Woolf’un bu romanda şiirsel anlatımını da yitirdiğini ileri sürmüş. Ama ben yine de acaba öyle mi diye duraksıyorum… Geleneksel roman için ‘olay örgüsü’nü Urgan zorunlu görüyor ve Yıllar’ın handiyse olaysız bir roman olduğunu belirtiyor. Gerçekten olay denilecek hiçbir şey yok bu eserde. Yıllar geçip gidiyor; 1880’den 1930’lara sadece yıllar. Birer ikişer sahneden çekilen roman kişileri. İngiltere’de yaşam. Bir çağ. Hepsi bu.
Ne var ki, romancı belki de yalnızca bunları dile getirmek istemiş. Üstelik Mîna Urgan’ın söylediklerinin tersine, kendi üslubundan, anlatımından çoktan olgunlaşmış roman dilinden uzağa düşmeyerek. Yıllar’da öyle bölümler var ki, anlatım açısından Dalgalar’ın şiir-roman havasıyla kaynaşıyor.
Geleneksel roman da aralarında olmak üzere, roman sanatının birçok imkânını Virginia Woolf iç içe geçiriyor; birbirinden farklı, dahası, birbirine ‘karşıt’ teknikleri eserine yediriyor. Sonuçta biz okurları yine büyüleyen bir roman ortaya çıkıyor.
Elbette Mrs. Dalloway’den ya da Dalgalar’dan, Deniz Feneri’nden ayrılan bir roman. Ama Orlando da öyle değil mi? Romancı, bir kez daha kendini yeniliyor bence. Durmuş oturmuş çizgisini zikzaklamaktan kaçınmıyor.
Uzak akrabalıklardan söz açılabilir: Yıllar’ın her yılı, her bölümü mevsim tasvirleriyle donanmış, tıpkı Dalgalar’da gündoğumundan günbatımına denizin ve gökyüzünün her bölümünde değişen bölümleri gibi.
Çok sevdiğim Deniz Feneri’nin ikinci bölümü yılların geçip gidişidir. Deniz Feneri’nde bu bölümde yıllar çok hızlı geçer; âdeta şiirsel bir ‘özet’ kaleme getirilir. Yıllar’daysa bu akış, Deniz Feneri’yle koşut tutumla, kimileyin kısa, kimileyin –özellikle son bölümünde- uzun.
Yıllar’ın en güzel sahneleri, uzakta o balo gecesi ya da operadaki zaman dilimi, Clarissa’nın partisinden büsbütün bağımsız okunamaz gibime geliyor. Yeni romancı ‘kendi’ dünyasının izdüşümleriyle haşır neşir.
Bence bu romanın derin etkisi, sık sık ve hep ışık çakımlarında dile getirdiği, her biri yüreğimizi yakan ‘hatırlayış’lar. Şu yılda üstü örtük anlatılmış bir an, bakıyorsunuz, yıllar sonra, yüreğimizi yakan bir hatırlayışa evrilmiş. Birden donakalıyorsunuz ve o ‘klasik’ “Tıpkı hayat gibi”yi kondurmaktan kendinizi alamıyorsunuz.
Hatırlayışlar, yıllar içinde ‘yitirişler’, hep yitirilmiş olan şeyler, bir daha geri gelmeyecek, onarılmayacak, yeniden yaşanamayacak şeyler. İçte sızıları kalmış mı? Virginia Woolf fazla üzerinde durmuyor, soğuk, mesafeli, yakınmasız. Gelgelelim böylesi daha içe işleyici.


Yayımlandığı zaman (1937) “yazarın en çok okunan” romanıymış Yıllar. Mrs Dalloway’in, Dalgalar’ın gözdeliği çok sonra. Belki bu ‘çok okunmak’ Yıllar’a sonradan gölge düşürmüş. Belki bu yüzden Mîna Urgan da dudak büküyor. Oysa yetmişlerinde taptaze, harikulade güzel…

Kaynak: http://kitap.radikal.com.tr/Makale/yurek-yakan-hatirlayislar-385183