Blog

Söyleşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Söyleşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ağustos 2014 Pazartesi

Akşam Gazetesi Kültür-Sanat Servisi11.08.2014 

ABD'nin çok satan kitaplarından 'Yalnız Kadınlar Yazı' raflardaki yerini aldı. Beatriz William'ın yazdığı kitapta I. Dünya Savaşı sonrasında, birey ve toplumda açığa çıkamayan sosyal kargaşa anlatılıyor.

New York Times Bestseller Listesinden Bir Yaz Romanı: Yalnız Kadınlar Yazı  Kırmızı Kedi Yayınları tarafından Türkiye'de yayımlandı. Kısa sürede beğeni toplayan roman, eleştirmenler tarafından da yaz mevsiminde okunması gereken kitaplar listesinde gösterildi. Beatriz Williams’ın kitabı geçen yıl ABD’de yayımlandığında, Vanity Fair, The Oprah Magazine ve Good Housekeeping dergileri tarafından yazın okunacak en iyi romanlardan biri seçilmişti. Uzun süre New York Times çok satanlar listesinde yer alan roman, üç arkadaşın yıllara uzanan arkadaşlıklarını, hayatla ilişkilerini, değişimlerini ele alıyor.  
Kitabı yazarken nelerden ilham aldınız?  
Eşimin ailesi Connecticut eyaletinin güneydoğusunda yaşıyor. Burası o şiddetli New England kasırgasının meydana geldiği bölgeye çok yakın, bu nedenle fırtına beni uzun zaman büyülemiştir. Kasırganın meydana geleceğini kimse bilmiyordu, hava tahminleri sabah saatlerinin güneşli ve öğleden sonra hafif rüzgârlı olacağı şeklindeydi. Ancak kasırganın hızı Kategori 3 olarak tespit edildi, dalgalar 6 metre büyüklüğe ulaştı. Sahildeki yerleşim merkezleri tamamen silinmiş oldu. Bölgedeki bu kasabalar ve plaj yaşantısına dair hayatları düşünmeye başlamıştım, dar bakış açılarını, su yüzüne çıkmak üzere olan pek çok aile sırrını... Hikâye böylece kafamda şekillenmeye başlamıştı. 
Kitaptaki karakterler gerçek kişiler mi? 
Hayır. Şu ana kadar bilerek, gerçek yaşamdaki bir karakteri kitaplarımda hiç uyarlamadım sanırım. Karakterler, zihnimdeki pek çok birikim içinden, zaman zaman belli konuşma tarzlarının, tavırların ve yaşam öykülerinin karışımıyla ortaya çıkıyor. 
Değişimin romanı
Yalnız Kadınlar Yazı’ndaki favori karakterim, diyebileceğiniz var mı? Varsa, kim? 
Bir favori seçmek çok zor çünkü tabii ki, Nick ve Lily’ye bayılıyorum. Sanırım ana karakterlerinizi çok sevmelisiniz. Budgie, yazması oldukça zor bir karakterdi. Gizemli ve karakterini hemen belli etmiyordu. Ama kuşkusuz en eğlenceli olan, Lily’nin teyzesi Julie.

Sizce, okuyucunun Yalnız Kadınlar Yazı’ndan kendine çıkaracağı şey ne olacak? 
Umarım keyifli zaman geçirirler. Beni farklı hayatların içine çekebilecek kitapları seviyorum. Yalnız Kadınlar Yazı’nda da bunun olması için uğraştım. Kitap, sosyal ve cinsel kargaşanın her şeyi altüst ettiği Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki yıllarda, bireylerde veya toplumda açığa çıkamayan pek çok şeyi anlatıyor. Bu Seaview ve Western kültüründe oluşan gerçek bir kasırga. Ve kitap da bu detayları vurguluyor. 
Daha fazla gizem ve aşk
Bundan sonraki işler hakkında bilgi alabilir miyiz? Yeni bir şey üzerinde çalışıyor musunuz?  
Bu yıl çıkacak bir sonraki romanımı yeni tamamladım. Bu romanda Schuyler ailesinin farklı bir versiyonu uyarlanıyor. 1964 Manhattan ve 1914 Berlin dönemleri. Daha fazla gizem ve aşk hikâyesi, aileye başkaldırış... Hikâyede Julie Teyze, Nick ve Lily de görünecek.
Kaynak: http://www.aksam.com.tr/yasam/kultursanat/degisimin-romani/haber-330799

4 Ağustos 2014 Pazartesi

Burak Abatay
BirGün Kitap Eki

Son zamanlarda Türkiye edebiyatına armağan edilmiş, günümüz çağının adi sermaye döngüsünün baş çarklarını işaret eden ve bunun karşılığında da bu çarkların araçlarını, ahlakı, normları, yasaları, üzerine düşünemeyecek kadar olan zamansızlığımızı anlatan bir roman Kırmızı Kedi etiketiyle raflardaki yerini aldı. Yazar Hüsnü Arkan, Hırsız ve Burjuva ile İsyanın ezilenler için tek kurtuluş olduğunu ifade ederken Karanlık Orta Çağ’ın aydınlanmasının teknolojik gelişmelerle değil, özgürlükle olacağını da sözlerine ekliyor. Hüsnü Arkan’la 6. Kitabı üzerinden, özgürlüğü, ahlakı, burjuvaziyi ve elbette ki isyanı konuştuk.
    Hırsız ve Burjuva, yayımlandığı gün itibariyle yaşananlardan dolayı siyasi konjonktürün içerisinde yer edinebilir bir kitap oldu. Para sadece çalınabilir bir şey midir?
    Kitap konjonktürün ne kadar içindedir, onu bilemem ama kazara olmuştur diyemeyeceğim. Çünkü adalete, eşitsizliğe, mülkiyete ilişkin sorular, benim gibiler için siyasî gündemde önemini hiç kaybetmedi. Bu sorular yüzünden, arkasına yaslanıp okuyucuda müsekkin etkisi yaratacak şeyler yazamayanlar hep olacaktır. Romanda anlattığım şeyler, siyasî edebiyatın son iki yüzyılda defalarca anlattığı merkezî temayı işliyor. Bu kadar geniş ve derin bir antolojinin varlığı hesaba katılırsa, içinde yaşadığımız sistemde eşitsizliğin giderilemeyeceğini, adaletin bu sistemde mümkün olmadığını artık herkesin çok iyi biliyor olması gerekirdi. En azından herkes bunu biliyormuş gibi yapabilirdi. Ama bilmiyormuş gibi yapıyorlar… Bu durumda benim de iki yüzyıldır yazılanları tekrarlamaktan başka çarem kalmıyor; mülkiyet hırsızlıktır ve onun en basit, en karmaşık ahlakî tanımı budur. Bundan daha güncel bir hikâye yoktur. Bize adalet vaat edenler kelimelerinin birer yalan olduğunu biliyorlar. Geçenlerde çok ciddi bir biçimde kaleme alınmış, böyle yazıldığı için de komik olmuş bir yazıda eşitlikçi ütopyaların çökmüş olduğu müjdesini bir kez daha okudum. Bu iddia yaşadığım çağda insanların çoğuna gerçekmiş gibi görünüyor. Sistemin ideologları, karşılarında bir ideal görmekten, bir ütopya görmekten nefret ediyorlar. İnsanoğlunun yaratabileceği en mükemmel sistemin kapitalizm olduğuna dair kendinden menkul bir imanları var… Bu iman Hıristiyanların ya da Müslümanların imanına benzemiyor. Eyüb’ün Tanrı’ya başkaldırmasına bile iyi gözle bakmıyorlar. Kârlarının yüzde kırkını bile zekât olarak vermekten kaçınmanın yollarını arıyorlar. Ahalinin Tanrı’dan çok kapitalizme inanmasını istiyorlar. Modern bir din bu… Ahlakın içini boşaltıyorlar. Avrupa’da yayınlanan reklamların gelirleriyle Afrika’da her yıl bilmem kaç bin tane su kuyusu açılabiliyor. Silahlanmaya ayrılan harcamalara hiç girmeyelim… Kapitalizmin, son iki yüzyılda olgunlaşan bu yeni dinin sunduğu tek bir şey var; adaletsizlik. Hırsızlığı yapanlar, parayı çalanlar insanların ortak mülkünü çalıyorlar.
    Kitapta rastladığımız birçok kavramdan bir tanesi de kader olgusu. (Ör. sy. 39 İlk iki paragraf) Kitapta Hadım Bey haricinde kendi kaderine tepeden bakan kimse görülmüyor. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?
    Her sabah saat altıda evden çıkıyorsanız, uzun bir iş gününden sonra akşam sekizde, dokuzda eve dönüyorsanız, TV’de dizi filminizi izleyip uykuya dalarsınız… Kaderinize tepeden filan bakacak ne zamanınız ne de gücünüz kalır. Elbette, küçük insanlara özgü bir hâkimiyet alanınız vardır… Üç beş kuruşluk ücretinizi nasıl harcayacağınız, nasıl tüketeceğiniz konusunda sizi özgür bırakırlar. Ama bu özgürlüğü de seçimlerinizi belirleyerek elinizden alırlar. Kader denen şeyin neye benzediğini her faciada, her cinayette görüyoruz. En son Soma’da gördük. Adam çıkıp diyor ki, bu kaderdir, fıtratında vardır. Bu yalnızca siyasî bir gaf değil. Bu, burjuvazinin kullandığı yabancılaştırma efekti… Şehit ilan edeceksin ve cennete göndereceksin… Adamlar kendilerini Tanrı yerine koyuyorlar.
    Ahlakçılık ya da toplumsal normlara eyvallah etmek sınıfsal bir kimliğin ürünü müdür?
    Kimin eyvallah ettiğine ve ahlakçılıktan ne anladığımıza bağlı… Ahlakçı olmakla ahlaklı olmak arasındaki fark, bir açıdan, kuralları koymakla kurallara uymak arasındaki farka benzer. Kuralları mülk ve erk sahipleri koyuyor. Kendileri uymak zorunda değillerdir. Uymak zorunda olanların kimlikleriyse öğrenimle, deneyimle olgunlaşır. Bu yüzyıl, tıpkı geçen yüzyıl gibi bize çok şey öğretecek. Çünkü burjuvazi hâlâ aç. Ama onlar iktidara ve paraya ne kadar açsa, biz de özgürleşmeye o kadar açız. Bu gerçek, çatışma alanları doğuruyor ve doğuracaktır. Sınıfsal kimlikler bu çatışma alanlarında ortaya çıkıyor.
    Burjuvanın bir ahlakı olabilir mi?
    Olabilir mi değil, vardır… Kapitalizm bütünsel ahlakî değerler içerir. Hani özgürleşme yanlıları için diyorlar ya, bütüncü ahlakî çözümlemelerin zamanı geçti diye… Kapitalizm bütüncü çözümlerin Allah babasıdır. Aidiyet, millî ve dinî birlikler, miras hukuku, büyük aile ve sülale meselleri; bütün bunlar çok kutsaldır. Bayraklar ve ulusal marşlar çok kutsaldır. Bunlara karşı çıkanları cezalandırırlar. Hatta bu kutsallık ilgisini kendi muhaliflerine de bulaştırırlar. Ama bütün bu bütüncü yapı içinde bireye tek bir çıkar yol sunulur: Başının çaresine bak! Bu dayatmayı kabul etmek, burjuvazinin ahlakını kabul etmek anlamına gelir. Burjuvazinin ahlaksızlığı bir ahlaka sahip olmasıdır. Onda sahte olan şey ahlaksızlığı değildir, ahlakıdır.
    Burjuvayı yönetmek nasıl mümkündür?
    Yönetmek bir yana, burjuvayı doğurabilirsiniz bile… Onun adına hükümler yaratabilirsiniz, onu yönlendirebilirsiniz. Siyasi mekanizmalar biraz da bu işe yarar. Prens Bismarc, Napoleon Bonapart, Orta-Doğu’daki Baas hareketi, bizdeki Kemalist hareket; bütün bunlar gerçek siyasî görüngüler… Bizler dikkatimizi yalnızca kural olana ya da kural olduğunu düşündüğümüz şeye veriyoruz. Oysa hayat istisna ve rastlantılarla dolu ve çoğu zaman neyin istisna neyin kural, neyin rastlantı neyin olanaksızlık olduğunu anlayabilecek durumda değiliz. Ama dediğim gibi, bunlar siyasî görüngüler… Ekonomik görüngüler bu denli tutarsız ya da kaypak değildir. Daha geniş tarihî dilimlerle baktığımızda, sınıf davranışlarının siyasî güçlerin kararsızlığını örttüğünü görürüz. Bazen yirmi otuz yılda örterler, bazen de yüz yılda, iki yüz yılda.
    Hırsızlık nedir? Trilyonluk yolsuzluklarla ütü çalmak aynı tanımın ürünleri midir?
    Hayvanların doğal çevreyi ve o doğal çevredeki zenginlikleri sahiplenmelerini örnek göstererek, hırsızlığın bir doğa kanunu olduğunu kanıtlamaya çalışmak kadar aptalca bir şey yoktur. Küçük çocuklarda yaygın olarak görülen “aşırma” huyunun eğitimle önünün alınabildiğini herkes bilir. Yani insan hayvana benzemez; doğanın hayvan kadar yakın bir uzantısı değildir. Ama büyük yolsuzlukların failleri birer hayvandır. Eylemlerini de toplumsal yasaların doğal yasallıklarla en azından benzerlikler gösterdiği vurgusuyla mazur göstermeye çalışırlar. Şeyh Galip, Mevlana’yı övmek için “çaldımsa mirî malı çaldım,” dedi ya; işte o mazurdur. Bunların çaldığı mirî malı filan değil. Düpedüz halkın kursağındaki ekmeği çalıyorlar.
    Kitapta hayal satan bir ihtiyar “Sadece salaklar ikinci el bir gerçeğin içinde yaşamayı kabul edebilir. Çünkü onların hayalleri ikballeriyle sınırlıdır” diyor. Elden düşme gerçeklerin hiç mi kazanımı olmadı insanoğlu için?
    Avrupa ortaçağını yaşayan insanların çoğu birer kayıptır… Onlara artık insanoğlu diyebiliyoruz. Daha iyi bir yaşamı hayal edemedikleri için o yaşama dört yüzyıl boyunca mahkûm olmuşlardır… Ama aynı zamanda çaresizdirler, başka türlü düşünme ve hareket etme olanağından yoksundurlar. Kepler, yıldız falına inanmadığı halde kralın falcılık teklifine açık bir olumsuz yanıt veremedi. Bugünün bilim insanlarından çok mu farklı düşünüyordu? Ya da genel olarak gökyüzü hakkında bizim bugün bildiğimizden milyonlarca kat daha azını mı biliyordu? Hayır. Günümüz astronomisi onun ve onun gibilerin teorileriyle kuruldu. Yalnızca farklı bir çağda yaşıyordu. Bu çağı şimdi hayal edemiyoruz. Salaklarla kurbanların karışması belki de bu yüzdendir. Elden düşme gerçek dediğim şey bugün içinde olduğumuz, elimizde tuttuğumuz gerçektir. Ortaçağda yaşayanların içinde oldukları, ellerinde tuttukları gerçektir. Yaşamlarını zekâta, sadakaya hapseden inanmışların gerçeği… Çünkü başka türlüsünü hayal edemezler. Biz de edemiyoruz. Dünyayı bugünküne çok benzer olarak yaratılmış bir sistem olarak görüyoruz. Burada özgürleşmenin genişlediği tarihi alanlara dikkat göstermek gerekiyor. Örneğin 19. Yüzyıla ve o yüzyılın düşünürlerine… 68 hareketine ve Türkiye’deki yansımalarına… Bugünün Latin siyasetine… Hayal gücünün ve gerçekliğin ne olduğu konusunda onlardan öğrenebileceğimiz çok şey var. 8. Evren’in öğrenilerine göre; kızının okul harçlığı için telefonla seks yapan kadın, kaçak rakı satan bakkal, temizliğe gidenler, kot taşlamacılığı yapanlar, orospular, birahane müdavimleri, mahalle sakinleri yaptıkları işlerden ötürü suçlu değillerdi. Çağrı da tam da burada “Bütün masumlar ayaklanın! Bağışlanmada adalet isteyin!” üzerine. Masum insanlar kimden isteyecekler bunu? Ya da bir diğer deyişle bağışlanma kim tarafından yapılacak? İsyan, öğrenilen bir şeydir; kimse doğuştan isyankâr değildir. Masum kalmanınsa iki yolu var. Ya her şeye katlanacaksınız ya da her şeye isyan edeceksiniz. Kitlelerin şiddetiyle bireysel şiddet ayrı şeylerdir. Kitlelerin şiddeti adam öldürmez, yalnızca talep eder. Ama ölümüne talep eder. Tabii ki bağışlanmada adalet isteyeceğiz. Kursağına beş kuruş haram girmemiş birinin masumiyetiyle, hayatı boyunca hep haram yemiş birinin masumiyeti aynı şey değildir. İkisi de aynı Tanrı’ya dua eder ama aynı şey değildir. Burjuvazinin elinden Tanrı’yı alırsanız, burjuvazi açıkta kalır. Sömürülenlerin elinden Tanrı’yı alırsanız hiçbir şey olmaz… Kısacası bizim projeksiyonlara ihtiyacımız yok. Tam tersine, adaleti içselleştirmeye ihtiyacımız var.
    Evren için rüyalar ve hayallerin, Hülya ve Hadim Bey için ise hikâyelerin çok önemli bir yeri var. Sizin için durum nasıl?
    İnsan, yaşadığı gerçeklikten ibaret, tek katmanlı bir yaratık değil. Beynin fizyolojisi rüya görmeye, tasarlamaya, hikâyeler uydurmaya elverişli… Biri çıkıp size şunu derse sorgulamalısınız: “Artık dinlerden başka bir hikâyeye, cennetten başka bir hayale ihtiyacınız yok!” Ortaçağda suç olan şeyler bu çağda moda! Adamlar Kâbe’yi uzay mekiği haline getirdiler. Artık iki kilometreden tavaf edebilirsiniz. Bunu üç yüz yıl önce hayal edemezdiniz. Hayal etmek bir yana, bu bir suçtu. Öte yandan, Amerikan hükümetinin kendi düşmanlarına karşı davranış tarzına bakmalı… Artık bir savaş hukukunu gözetmiyorlar. Vietnam’la başlayan barbarlıklarını yasallaştırdılar. Onlar hayallerini gerçekleştiriyorlar. Bir gün çalışanlar da gerçekleştirecektir. Bu umudu taşımazsak özgürleşmede bir adım bile ilerleyemeyiz.
    Hırsız ve Burjuva ile ne yapmak, neyi vermek istediniz?
    Tam olarak dünyadaki temel çatışmayı vermek istedim. Bugün bu çatışmayı çok iyi gizliyorlar. Medya, siyasî mekanizmalar, akademi çok iyi gizliyor. Neredeyse temel çatışmanın Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında olduğuna inanmaya başlayacağız… Medeniyet Çatışmaları tezi bunu öngörüyor. Hükümetimizin öngörüsüz siyasetleri bunu öngörüyor. Dahası, etliye sütlüye karışmamayı yeğleyen edebiyatımız da bunu öngörüyor. Asıl çelişkinin doğuyla batı arasında yaşandığı ifadesi çok eski bir yalandır. Afrika’nın yoksulluğu sınıfsal bir sorundur. Zenginlikler arası farklılıklar sınıfsaldır. Osmanlı’nın son iki yüzyılında kendi içine göçmüşlüğü, yeni Türkiye’nin açmazları ve ona biçilen ömür; bütün bunlar sınıfsaldır. Dünyayı yirmi bin aile idare ediyor. Karşılarında devasa bir çalışanlar yığını var… Asıl çelişki burada. Tarih, sandığımız kadar vefasız değildir. Gezi olayları gösterdi ki, Türkiye kendi 68’ine dönmek istiyor… Devlet şiddetine karşı yeni silahlar keşfediyor. Bin kere daha başarısız olacağız. Ama başarısız olmak adaletsiz yaşamaktan iyidir.
    Yalnız Değiliz üzerine söyleştiğimizde muhalif şeyler söylemek için Türkiye’nin son yıllardaki durumu fazlasıyla ilham verici bir hale geldiğini ifade ettiniz. Bu sanıyorum ki son sürat devam ediyor siz sanatçılar için.
    Sanatçı kisvesini pek sevmiyorum. Mahallemde kimse beni sanatçı olarak tanımıyor; insan muamelesi yapıyorlar; bu da benim hoşuma gidiyor. Muhalif olmak için bir yerden başka bir yere geldiğimiz doğrudur… Ama aslında bizler konum değiştirmiyoruz. Konum değiştiren toplum… Başkaldırmayı, talep etmeyi, katılmayı öğreniyorlar; yaratmayı ve yeni siyasî süreçler üretmeyi de öğrenecekler. Çalışanların muhalefeti yoksa sanatçının muhalefeti çok şey ifade etmez. Bazı inatçı adamlar çıkar, sözlerini söyler, giderler. Bunları çoğunlukla kimse dinlemez. Ancak yazdıkları, söyledikleri bir yerlerde kalır. Ben, Aziz Nesin’in bir gün hortlayacağına inanıyorum. Cervantes nasıl hortladıysa o da hortlayacaktır. Kendi çıkarlarını görmezden gelen bir toplum sürekli bu halde kalamaz.
    Romandaki sıkça yapılan alıntılar sizin için ne ifade ediyor?
    Bunlar her şeyden önce benim sevdiğim, okuduğum, okuyarak tanışmaktan memnun olduğum yazarlar ve şairler. Tabii ki Churchill hariç… Diğerleriyle onun arasında belirgin bir fark var.
    Kitaptaki maymun ve muz örneklemesinden yola çıkarak mükafatsız bir cefa biz insanlara göre değil midir?
    Ödülsüz uğraşıyı maymunlar bile istemez… Laboratuarda peynir labirentine giren fare bile istemez… Ama bir yığın hikâye, birçok dinî ve millî aidiyet kolaylığı, bir sürü vaat uydurarak insanları maymundan ve fareden daha aşağılık duruma düşürebilirsiniz. Bir insanı bir madende ayın otuz günü çalıştırabiliyorsanız, o insan o çalışmasından ötürü gıkını çıkarmıyorsa, evet, cefa biz insanlara göredir. Ama işler her zaman mülk sahiplerinin istediği gibi gitmez. Hatta son tahlilde maymunlar ve fareler kazanır. Bu boş bir laf değil. Kölelerle köle sahipleri arasındaki adaletsiz savaşı kim kazandı sanıyorsunuz? Sonuç kesinleşti mi? Burjuvazi mi kazandı? Bunu söylemek için henüz çok erken. Daha çok şey göreceğiz. Ancak adanmışlık kültürü de eleştirilemez bir şey olmaktan çıkmalıdır. Barbarlığın önüne geçmenin tek yolu bu; bireyin siyasallaşması ve kendini şiddeti reddedebilecek bir güç olarak hissedebilmesi…
    Fantastik olgular, edebiyatınızda güzel bir lezzet. Bu kitapta da es geçmemişsiniz. Garip yaratıklar, düşsel yaratıklar, ucubeler; bunlar gerçek hayatta sanatçıların tasarladıklarından daha fazla…
    Bir teyze çıkıyor, ‘ben başbakanın götünün kılıyım,’ diyor. Tolkien’in romanlarında bile böyle bir kahraman bulamazsınız. Salvador Dali’nin resimlerinde böyle bir figür yoktur… Bayağı lezzetli… Bir bakan çıkıyor, “ben bunları ne için, kimin için yaptım,” diyerek ağlıyor. Yaptığı şey yolsuzluk… İnsanlar bunları seyrediyorlar ve hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam ediyorlar. İşte size fantastik! Yoksullukla zenginliğin karşıtlığı bu çağda bu biçimde tecelli ediyor. 

    Kaynak: 
    http://rubininki.blogspot.com.tr/2014/06/husnu-arkan-birgun-roportaj25062014.html
Bedia Ceylan Güzelce
Radikal Kitap Eki 15.03.2014 




Hüsnü Arkan yeni romanı Hırsız ve Burjuva’da, Evren, Gülgün ve Ruhan karakterleri üzerinden bir yakın Türkiye tarihi portresi çiziyor. Arkan ile romanını konuştuk.
Zamanlama olarak manidar bir kitap. Siz bu romanı ne zamandır yazıyorsunuz?
Hırsız ve Burjuva, epeydir masamda duran bir dosyaydı ama üstünde ciddi olarak çalışmaya 2012’de başladım. Adını kastediyorsanız, adı başından beri buydu; Hırsız ve Burjuva. Bunun son hükümetle ve son hükümetin sunduğu olanaklardan faydalanan Anadolu sırtlanlarıyla özel bir ilgisi yok… Genel bir ilgisi var. Hırsızın ve burjuvanın aynı kişi olduğuna inananlardanım. Dün, bugün, gelecek fark etmiyor. Sermaye birikimini bana kimse şansla, girişkenlikle ve girişim özgürlüğü gibi kendinden menkul kavramlarla açıklayamaz. Burjuvazi hırsızdır ve miras hukuku bu hırsızlığı korumak için vardır.
Hikâye 1980’den günümüze uzanan bir boşluğun, toplumun bilincinde açılan bir oyuğun içine giriyor sanki… Böyle bir oyuk var mı sizce de?
Dünya tarihinde düz yer bulamazsınız; her yer delik deşik ve oyuktur. Ayrıca toplum bilinci dediğiniz şey de sosyologların uydurmasıdır. Bilinç kişisel bir şeydir; toplumların düşündüğü ancak varsayılabilir. Biz Türkiye’de yaşayanlar kendi ülkemizi çok önemsiyoruz. Oysa önem nesnel bir şeydir. Ben Moğolistan’ın ya da Ruanda’nın bölgelerinde oynadıkları rollere bakmam. Ortalama bir Moğolun, bir Ruandalının ne kadar özgür olduğuna bakarım. Bireyin özgürlüğü nesnel bir kıstastır. Olanaklarınızın genişliğiyle ilgilidir. Çoğunluk Shakespeare’e ya da Chopin’e ulaşamıyorsa o halkın özgürlüğü benim açımdan tartışılabilir bir şeydir. Çoğunluk karnını doyurmak için çöp karıştırıyor ya da seçim dönemlerinde zekât bekliyorsa o çoğunluk özgür değildir. Dünya nüfusunun yüzde üçünü oluşturan bir ülke, dünyanın ekonomik hacminin binde sekizini üretebiliyorsa o ülkenin yurttaşları kapitalist ölçeklerde bile başarılı sayılamaz.
Romandaki Evren karakterinin çıkış noktası neydi ya da kimdi? Bu karakteri meydana getiren unsurlar nelerdi?
Evren, bir hırsız. Burjuva olmayan, sıradan, normal ve küçük bir hırsız. Hatta hırsız olmadığı bile söylenebilir; yalnızca çalıntı mallar satıyor. Dolap çevirmek bu tiplerin bildiği tek iştir. Kolay para kazanmak, bir mesleği olan sıradan insanların harcı değil… Kimin harcıdır diye sorarsanız onu bilemem. Romanda, burjuvanın hırsızlığıyla boy ölçüşebilecek düzeyde bir eylem sergilemiyor Evren. Geçinmeye çalışıyor ve “sıradan” biri olarak yaşıyor. Bu sıradanlığın nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalışmalıyız. Turgut Özal, “Benim memurum işini bilir” dedi ya, bunu anlamaya çalışmalıyız. Sıradan insanın bir hırsıza dönüştürülmek istendiğini anlamalıyız. Kemal Sunal filmlerini anlamalıyız.
Evren vaktinden erken doğan bir bebek. Yaşamı itibariyle de kendi zamanını bulamamış bir karakter. Böyle zaman kaymaları içinde kaç insan kaybolup gitmiştir sizce
Yaşadığımız sistemin adı kapitalizm… Ancak sistemin sıradan insanları ne tür ahlaksızlıklara yönelttiği konusuyla ilgiliyse şöyle yanıtlayabilirim: Birey, bir açıdan toplumsal süreçlerin dışavurumudur. Birey, çevresinde olup bitenlerin herhangi bir sonucundan ibarettir. Birey, bu durumla baş edebilmek arzusu taşıyabilmek zorundadır. Onu bu arzuyla donatmak demokratik olduğunu öne süren eğitim politikalarının görevidir. Eğitim politikaları bunu başaramazsa ortaya salak çocuklar çıkar. Karşılaştıkları her soruya “Ne demek istiyorsun babacığım,” diye yanıt verirler. Türkiye’de hiç zaman kayması olmadı. Hâlâ 1876’dayız, hâlâ 1908’deyiz. II. Abdülhamit, Mithat Paşa’ya sordu derler ya, öyle. “Ne yani, Çıplak Mustafa’yla ben eşit mi olacağız?” Bunlar da soruyorlar: “Ne yani, eşit mi olacağız?” Ben de diyorum ki, tabii ki eşit olacağız birader. Ben suç işlediğimde yargılanıyorsam sen de yargılanacaksın. Suçun sabit görülürse de hapis yatacaksın. Sevan Nişanyan’ı utanç verici bir biçimde cezaevi cezaevi gezdiriyorsun ya, öyle…
1980 darbesi, “aşk”ı besledi mi yoksa onu da bastırdı mı?
Bu soru aklıma İlya Ehrenburg romanlarını ve bir de Louis Aragon şiirini getirdi. Mutlu Aşk Yoktur ya da Paris Düşerken… Ama bütün bunlar bana şimdi çok anlamsız geliyor. Çok daha yakın duygular var. Okurlara sol hareketin deneyimlerini, Kürtlerin son otuz yılda yaşadıklarını okumalarını öneririm.
Ruhan, belki de içinde bulunduğu koşullardan dolayı, acımasızlaşmış bir karakter. Onun hayatını devam ettirme şeklinin bugünde nasıl bir karşılığı var?
Ne yazık ki, işledikleri cinayetlerle, uyguladıkları baskılarla geçinen, bütün bunları yaparken devletten maaş alan insanlar var. 12 Eylül’den sonra yüz bini aşkın insan işkenceden geçti. Kürt köyleri kendiliğinden alev almadı. Bunları birileri yaptı. Bugün gazetecilerin evlerini basanlar, Berkin’i ölmeye mahkûm edenler, sokaklarda insanların kafalarına gaz fişeği atanlar, gençleri öldürenler aynı adamlar. Bunlar öldürdükleri için para alıyor. Devlet böyle bir şeydir. Masumları öldürenlere para öder.
Bu roman sizin yazarlığınızda nasıl bir yerde duruyor. Sizin için ayrı bir yeri var mı, varsa neden?
Hırsız ve Burjuva’da dünyayı dolaysız olarak anlamaya, yaşadıklarımızın nedenleri hakkında genel bir çerçeve oluşturmaya çalıştım. Kapitalizm nedir? Ne değildir? Bundan ahlaki sonuçlar çıkar mı, kapitalizmde ahlaklı kalmak mümkün müdür, bizler sığ insanlar mıyız, derinlikli miyiz, dahası bizler neyiz? Sistemin köpekleri miyiz? Kurnaz mıyız, tilki miyiz, hakikaten bazı şeylere inanıyor muyuz, Tanrı’ya inanabilme ihtimalimiz var mı? Birbirimize madik atarken birbirimizi soylu ve masum insan ilan etmemizin nedenleri nelerdir? Biz ne kadar gerçeğiz, tarih alanında yüzyıl sonra bizi nasıl görecekler? Biz Sodomlu muyuz, silme günahkâr mıyız? Biz ne yapacağız bu hırsızlar ve uğursuzlarla? Boyun mu eğeceğiz? Silkinecek miyiz? Bütün bu soruların durduğu yer, romanın durduğu yerdir.
Bu dönemde müziğin gücü iyi anlaşılıyor mu sizce?
Müzik iktidarda olmanın bir biçimidir. Mülk sahipleri onun önünde bugüne kadar çok eğildiler ve hâlâ eğiliyorlar. Bir kral ya da bir başbakan Mozart dinlerken benden daha mutlu olamaz. Hatta ben çoğundan daha mutlu olduğumu söyleyebilirim. Bu gücü elinde tutan adam Mozart’tır. Dinlerken onunla birlikte yeryüzünde olan biten her şeye güler, her şeye ağlayabilirsiniz. Müzik duygularınıza yol gösterir. Baş edemediğiniz düşmanlara karşı sizinle birlikte savaşır.
Kaynak: http://kitap.radikal.com.tr/makale/haber/boyun-mu-egecegiz-silkinecek-miyiz-393483

3 Ağustos 2014 Pazar

Melisa Ceren Hasmaden

Edebiyat Haber 07.2014 


İnsanın Acısını İnsan Alır, daha adından okuru saran, sarsan bir kitap. Usta şair Şükrü Erbaş'ın kaleminden

çıkma, insana dair sorunlardan insanın var ettiği topluma, toplumsal meselelere uzanan bir yepazeye 

yayılan düzyazıların ilk cildi. Düzyazı diyip geçersek, kitaba haksızlık olacak. Şükrü Erbaş'ın şiirindeki 

ustalığın gölgesi elbetteki bu metinlere de düşmüş. Yer yer şiire düzyazıdan daha çok yaklaşan denemeler, 

öyküye kayan şiirler ve Şükrü Erbaş'ın her zamanki samimi, içten üslubuyla, dupduru Türkçesiyle, bir şiir 

kitabı olmasa da tam bir Şükrü Erbaş kitabı İnsanın Acısını İnsan Alır.

Daha önce başka bir yayınevi tarafından basılan, ancak uzun zamandır aranıp da bulunamayanlar listesinde 

yer alan İnsanın Acısını İnsan Alır'ın okurla yeninden buluşması vesilesiyle Şükrü Erbaş'la, ya da okurlarının 

imza günlerinde, söyleşilerinde ona hitap ettiği şekliyle, Şükrü abiyle kısa bir söyleşi gerçekleştirdik. 

-Bağbozumu Şarkıları'nda yer yer neredeyse düzyazıya kayan şiirlerinizle karşılaşmıştık. Düzyazılarınızın 

bir araya getirildiği İnsanın Acısını İnsan Alır'da ise şiirsel denemeleriniz var. Acaba Şükrü Erbaş yazını için 

yeni bir biçem arayışı/biçem yaratma denemelerinden söz edilebilir mi?

-Biçem arayışı, evet, ancak biçem yaratma çok iddialı olur. Dünya edebiyatında da, bizim edebiyatımızda da 

benden önce yazılmış çok başarılı örnekleri var bu “tür”ün... Ne yazarsam yazayım, güncel siyasal bir konu 

da olsa, çaresiz bir şekilde dilim, şiirin dilinden kopmadı, kopamadı. Bu iyi mi, kötü mü, hâlâ bilmiyorum! 

Şiir için bazen yük olan öykülemeyi, bir başka ifadeyle minimal öykünün olanaklarını; öykü için bazen son 

derece sıkıcı olan düz anlatımın yavanlığını şiir dilinin dolayımlı çağrışım olanağıyla harmanlayarak; bunları 

denemenin alçakgönüllü bilgeliğiyle buluşturarak, yoğunlaştırılmış metinler yazdım. Bir süre sonra bundan 

hoşlandım. Cümleler / dizeler arasında boşluk olmayan bir örgüyle, okurun giderek tembelleşen şiir ve yazı 

okuma macerasına azıcık müdahale etmeye; metnin onlara, onların metne hücrelerine kadar işleyeceği 

bir okumaya sessizce davet etmeye çalıştım. Azıcık “kibirli” bir cümle kuracak olursam, bu denemelere 

yöneltilen en büyük eleştiri, bunların şiir olduğu yönünde oldu. 

-Düzyazı ve şiir: Yazma deneyimi ve olanakları açısında nasıl bir farklılıkları var sizce? İnsanın Acısını İnsan 

Alır'daki metinlerin şiir değil düzyazı formunda yazılmasının bir nedeni olsa gerek...

-Bu sorunun bir bölümünün yanıtını önceki soruda verdiğimi düşünüyorum. Bu biçimin nedeni 

üzerine birkaç söz etmeye gelince... daha önce benzer bir soruya verdiğim yanıtın bir bölümünü 

paylaşırsam, umarım sizin için bir sıkıntı olmaz... Halk şiirimizin, divan şiirimizin o bildik, 

geleneksel kalıpları, aynı zamanda bu şiirlerin hapishanesi olmuştur. Bu hapishaneyi yıkmış 

görünen modern şiir, şairlere sınırsız bir özgürlük alanı açmıştır ama bu da şairi zamanla bir 

kolaycılığa götürmüştür. Özle biçimi iki ayrı kategori gibi gören bu kolay algı, dille bir mimari yapı 

kurmak yerine, şiiri, yerli yersiz dize kırmaya, sözcük oyununa, zekâ sergilemeye hapsetmiştir. 

Görece özgür bir biçim içerisinde, akla gelen her şeyin söylendiği, kişisel narsizmin özgünlük 

sanıldığı, bin bir kuşatmayla parçalanmış duyguyu aklın önüne koyan, dünyayı şair için safra sayan 

bir başka hapishaneye vardırılmıştır yazmak... “Saf şiir” adına gerçeklik küçümsenmiştir. Bu algı 

ve bakış, şairi seyrek dokulu bir şiire götürmüştür; anlatımcı şiirden uzaklaştırmıştır; dramatik bir 

yapı kurmanın olanaklarını elinden almıştır. Biraz da buna bir tepki olarak yöneldiğimi söylemek 

yanlış olmasa gerek.

-Edebiyatın diğer alanlarıyla, sanatın diğer dallarıyla ilişkiniz nasıl? Türkülere olan merakınız ünlüdür 

mesela. Şükrü Erbaş'ın edebiyatı buralarda hangi damarlardan beslenir?

-Türküleri çok severim. Şairden çok türkücü sayılacak kadar çok severim. Bildik bir söz olacak ama müziğin 

her türünü çok severim. Özellikle etno-müziği. Şiirsel imge adına, hiçbir kaygıya kapılmadan bireysel-
toplumsal bir derdi söylemek adına, çığlığını dünyaya salmadaki cesaret adına, sözün gündelik dildeki 

kalıplarının aynı sözlerle nasıl kırılabileceği adına, içtenliğin nasıl bir yaratıcılığa dönüştüğü adına... daha 

pek çok şey sayabilirim, türkülerden öğrendiğim çok şey oldu. Yaşım itibariyle, hücrelerim onların yarattığı 

duyarlılıkla yoğruldu. Ancak, onları tekrar etmedim. Edemem. Edilemez zaten. Onlardan, çağdaş şiire nasıl 

katkılar sağlayabilirim, geleneği yeni hayatları dillendirmede nasıl kullanabilirim, bunları becerebildiğim 

kadar yapmaya çalıştım. 

Resim, tiyatro, heykel... İlişkim sınırlıdır ne yazık ki... Beni haklı çıkaracak epeyce bir neden sıralayabilirim 

ama hiçbirinin de hükmü olmaz... 

-Geçtiğimiz günlerde yıl dönümü olan Sivas Katliamı'nda siz de dostlarınızı kaybettiniz. "İnsan bağışlayarak 

yener yanlışı" diyorsunuz İnsanın Acısını İnsan Alır'da. Siz bağışlayabildiniz mi? Eğer bağışlayabildiyseniz 

bunda yazının bir payı/rolü var mıdır? 

-Hayır... Sıvas, Gezi’deki çocuklar, Roboski... Bizim yaralı tarihimiz böyle binlerce kıyımla dolu... Son 

zamanların çok sevdiğim bir sözü var: Unutursak kalbimiz kurusun. Ben, ancak kendi kişisel acılarımın 

sebeplerini bağışlayabilirim. Ve bu bağışlamada elbette yazının büyük katkısı vardır. Babamın bana 

çocukken vermediği sevgiyi, ölümünden yıllar sonra yaza yaza ondan almaya çalıştım, aldım. Ama kocaman 

bir toplumsal acıyı bağışlamak ne mümkün... Sonra bu bana düşer mi hiç? Ben Tanrı değilim. İyi ki de 

değilim. 

-Vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

-İlginiz için ben teşekkür ederim...

Kaynak: http://www.edebiyathaber.net/sukru-erbas-bizim-yarali-tarihimiz-binlerce-kiyimla-dolu/

1 Ağustos 2014 Cuma

Kostas Sarıoğlu
NTVMSNBC




"Kızıla Boyalı Saçlar insan özgürlüğüne yazılmış bir övgü. Bağımlı olmak istemeyen, serseri olmayan, marjinal olmayan aynı zamanda çalışan ama hiçbir şey uğruna özgürlüğünden vazgeçmeyen bir insan."




     Kosta Sarıoğlu - Kızıla Boyalı Saçlar olağanüstü bir başarı kazandı. Sizce bu başarı nasıl açıklanabilir?
     Kostas Mourselas- Bence bu başarının nedenlerinden bir tanesi benim zaten tiyatro yazarı olarak tanınmam. Örneğin “O ve O” (Ekinos ke Ekonis) adlı tiyatro oyunum, televizyona uyarlandı. Bu nitelikli sayılabilecek tek uyarlamaydı, böylece benim adımı bütün Yunanistan tanıdı. Yani Kızıla Boyalı Saçlar’dan önce beni tanıyan geniş bir kitle vardı. Ama bundan öte, insanlar romanı çok beğendi. Kızıla Boyalı Saçlar’da insanların hoşuna giden pek çok özellik var. Herşeyden önce galiba okurlar kitapta kullandığım dili beğendi, çünkü ben her zaman okurla iletişim kurmaya çalışırım. İşlediğim konu, düşüncelerim ne kadar karmaşık olursa olsun hep bunların yalın, açık, anlaşılabilir bir metne dönüşmelerini isterim. Klasik eserlerin bu özelliğe sahip olduğuna inanıyorum. Yalın, açık, anlaşılabilir bir metin kullanarak yazar hem önemli şeyler anlatabilir hem de bunu okuru rahatsız etmeden yapabilir. Romanın kazandığı başarının nedenlerinden bir tanesi de bu. İnsanlar birden okuduklarını anlamaya başladılar yani soğuk bir metinle karşılaşmadılar. Diğer yandan kitaptaki kahraman Luis, okurları etkiledi. Çünkü Luis hem çağdaş bir insan ama aynı zamanda bağımsız bir kişi. Aslında her insan, bunu başarabilse, hayatının bir şeye bağımlı olmasını istemez.
       Sarıoğlu - Luis adında biri gerçekten var mı?
      Mourselas - Belli bir oranda gerçek... Kitaptaki yaşamıysa hayal ürünü. İsterseniz size kısaca Luis’ten söz edeyim. Ben yirmi, yirmi beş yaşlarındayken, bizim mahalleden tanıdığımız bir arkadaşımızdı. Luis, kitapta olduğu gibi gerçekten de sadece ilkokulu bitirmiş, bir kitap pazarlamacısıydı. Bizden yaklaşık on beş yaş büyüktü, bize kitap satardı. Sıkı bir mizah anlayışı vardı. Bir gün gelip “Ben evlendim” dedi. Nasıl olur Manolis diye sorduk...
       Sarıoğlu - Gerçekten de romanda olduğu gibi adı Manolis miydi?
       Mourselas - Evet adı Manolis’ti. Luis başından geçenleri bize şöyle anlatmıştı: “Taksitle kitap sattığım bir kız vardı. Ama bana tek kuruş bile vermiyordu. Ona ha bire kitap götürüyordum amabana hiç ödeme yapmıyordu. Sonunda bir gün, paramı vermeyecek misin diye sordum. Kız bana, benimle evlen, ödeşelim dedi. Ben de evlendim”.



       
       Sarıoğlu - Yani romandaki bu sahne gerçek.
       Mourselas - Evet gerçek. Bu cümle, romandaki Luis’in doğmasını sağladı. Fakat aşağı yukarı diğer her şey hayal ürünü. Bir insan, o dönemde, otuz yıl önce kalkıp aniden evleniyor. O yıllarda anneler oğullarına “Sakın züğürt bir kızla evlenme” derdi. Yani ana babalarımız evliliğe korkuyla bakardı. Birdenbire genç bir insan evleniyor. Bir kız ona benimle evlensene dediği için!Luis çok özgür bir insandı. Bence Kızıla Boyalı Saçlar insan özgürlüğüne yazılmış bir övgü. Bağımlı olmak istemeyen, serseri olmayan, marjinal olmayan aynı zamanda çalışan ama hiçbir şey uğruna özgürlüğünden vazgeçmeyen bir insan.
       Sarıoğlu - Yani bağımsız olmak isteyen insan...
       Mourselas - Evet bağımsız olmak isteyen insan. Okurlar bunu sevdi. Çünkü herkes bağımsız olmak ister, herkesin içinde bir Luis vardır.
       Sarıoğlu - Peki romandaki diğer kahraman Kostas, siz misiniz?
       Mourselas - Hayır roman otobiyografik görünmesine rağmen benim hayatımdan çok az unsur taşıyor. Tıpkı yeni romanımda olduğu gibi, ben okura yazarın yaşamış olduğu şeyleri öğreniyormuş duygusunu vermeyi seviyorum. Bu yaşadıklarını da bir masal gibi okura anlatan, okura fısıldayan bir yazar tipini yaratmayı seviyorum. Böylece okur romanı daha gerçekçi bulur. Ama tabii ki her kitabın içinde de otobiyografik özellikler var. Gerçek olmayan hiçbir şey yoktur. Her şey çevremizdeki, hayatımızdaki, kişisel deneyimlerimizdeki, okuduğumuz kitaplardaki bir uyarıdan doğar. Bütün bunlar içimizde yoğrulur ve buluşlar ile hayal gücü doğar. Hayal gücü tek başına, öyle havadan doğmaz. Hiçlikten bir şey doğamaz.
       Sarıoğlu - Size en sık sorulan soru, Luis’in gerçek bir kişi olup olmadığı mı?
       Mourselas - Romanı okuyan herkes çok şaşırıyor. Bu kadar yoğun şeylerin mutlaka otobiyografik olduğunu düşünüyor. Yani herkes romanda geçen bütün bu olayları yaşayıp yaşamadığımı soruyor. İlk eşim öldükten sonra tekrar evlenecektim. Müstakbel eşimeyse bazı insanlar gidip gizlice “Sen delirdin mi? Bu adam korkunç, başına büyük bela alacaksın” diyorlardı. Ama hayır, romandaki olaylar büyük oranda, yüzde seksen oranında hayal ürünü. Luis ise yıllardır içimde yoğruldu ve sonunda doğdu.
       Sarıoğlu - Peki Luis hala yaşıyor mu?
       Mourselas - Evet yaşıyor. Tabii artık oldukça büyük, şu anda yaklaşık seksen, seksen üç yaşında. Ama Luis gerçekten de romanda anlattığım gibi hayatını yaşadı. Biraz aylak, biraz garip yaşadı...
       Sarıoğlu - Kızıla Boyalı Saçlar’dan bir televizyon dizisi de uyarlandı.
       Mourselas - Evet, tabii. Televizyon dizisi Türkiye’de gösterime girmedi değil mi?
       Sarıoğlu - Hayır, gösterime girmedi.
       Mourselas - Bir çok ülkede gösterime girdi ve çok beğenildi.
       Sarıoğlu - Peki siz kitabınızın bir televizyon dizisine uyarlanması konusunda ne düşünüyorsunuz?
       Mourselas - Yapılan uyarlama sanatsal açıdan çok başarılı olmasına rağmen, ben bir romanın televizyona uyarlanırken romanın pek çok şeyi yitirdiğine inanıyorum. Çünkü dizi, okurun hayal gücünü yok ediyor. Okur, romandaki kahramanları kendi dünyasını, kendi yeteneğini kullanarak hayal eder. Dizideyse bir oyuncuyu karşısında görür, yani okura veya seyirciye kahraman işte bu, bu kadardır denmektedir.
       Sarıoğlu - Romanla aynı adı taşıyan, Yorgo Dalaras tarafından seslendirilen albüm de çok başarılı oldu.
       Mourselas - Evet doğru. Aslında bütün bunlar beni o kadar da ilgilendirmiyor. Çünkü romanın pek çok şey yitirdiğine inanıyorum. Başarılı bir uyarlama yapılırsa ortaya iyi bir dizi çıkabilir. Ama roman pek çok şeyi yitirir, yazar kahramanlarını kaybeder. Örneğin benim aklımda kitaptaki kişileri canlandıran oyuncuların görüntüsü varken, (çünkü görüntü çok kuvvetlidir), kendi kahramanlarımı bulamıyorum. Yani artık ben bile kahramanlarımı karıştırıyorum. Romandan uyarlama yapılması fikrini pek sevmiyorum. Tabii televizyon romanlardan yararlanır çünkü edebiyat televizyona bir güvence verir. Kişiler, eylemler sağlamdır. Edebiyat başarılı olup olmayacağı belli olmayan bir televizyon dizisine benzemez.
       Sarıoğlu - Kızıla Boyalı Saçlar’da galiba pek çok ilginç özellik var. Romanın içinde yakın Yunan tarihiyle ilgili bilgiler var, aşk var...
       Mourselas - Evet ben çeşitli düşüncelerden, dönemlerden, kişilerden, olaylardan oluşan bir duvar resmi yapmak istiyordum. Ama her şeyden önce insanlar arasındaki ilişkilerin ön planda olmasını istedim. Hikayeninse, arkada bir fon müziği olarak yer almasını sağladım. Romanın bu kadar çok sevilmesinin bir nedeni de bu. Okur, hikaye ile değil kahramanların hayatıyla, tepkileriyle, davranışlarıyla ilgilensin istedim. Bu yüzden roman genç okur kitlesine de ulaştı.


Kaynak:
http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/9419.asp

30 Temmuz 2014 Çarşamba

Akşam Kültür Sanat 24.07.2014

Kırmızı Kedi Yayınları Şükrü Erbaş’ın şiir, edebiyat ve hayat üzerine yazdığı denemelerden oluşan şiirsel düzyazılarının bir bölümünü ‘İnsanın Acısını İnsan Alır’da bir araya getirdi.

İnsanın Acısını İnsan Alır, Şükrü Erbaş’ın 1995 tarihinde kaleme aldığı denemelerden oluşuyor. Yazılarında bireysel acılara, hayal kırıklıklarına ve yalnızlığa yer veren şair, toplumsal olan hiçbir şeyi de dışarıda bırakmıyor.  
Yazmak için oturur musunuz? Oturursanız, daha oturmadan önce şiir mi düzyazı mı yazacağınızı bilir misiniz? Yoksa kaleminiz mi öne düşüp yol gösterir?
İlk bir-iki dizeden sonra, evet otururum. Valéry’nin sözüdür, “ilk dize Allah vergisidir, ondan sonrası çalışma ister.” Şiir, edebiyatın bir anlamda en “disiplinsiz” dalıdır. Önceden planlayarak, şu konuda yazayım diyerek yazmaya oturulmuyor. Kim bilir hangi karanlık-aydınlık dehlizlerden, bilinçte bilinçaltında vaktini doldurmuş birikimlerden, bir-iki dize en olmadık yerde dilinize, kalbinize geliveriyor. Elbette bunun da bir açıklaması vardır ama verili akılla kavranabilecek bir açıklama olduğunu düşünmüyorum. 
Şiir yazmak için başlayıp yazdığınızı düzyazıya çevirdiğiniz olur mu? 
Çok az… Bazen, düzyazı diye başlayıp, beceremeyip, metni şiire çevirdiğim olur. Ama şiiri düzyazıya çevirdiğim… belki bir-iki bir şey olmuştur. Öyle yapmak yerine, epeyce bir uğraştıktan sonra istediğim gibi gitmiyorsa, o ana kadar yazdıklarımı yırtar atarım. Becerebilirsem, aklımdan da silmeye çalışırım. 
Düzyazılarınızın bir araya getirildiği İnsanın Acısını İnsan Alır'da şiire göz kırpan, yer yer şiirle el ele giden denemeleriniz var. Yazının farklı formlarını bu şekilde melezlemenizde bir biçem arayışı/yaratma denemesinden söz edilebilir mi?
Biçem arayışı, evet, ama biçem yaratma çok iddialı olur. Şiir için bazen yük olan öykülemeyi, öykü için bazen sıkıcı olan düz anlatımın yavanlığını şiir dilinin dolayımlı çağrışım olanağıyla harmanlayarak, bunları denemenin alçakgönüllü bilgeliğiyle buluşturarak metinler yazdım. Bir süre sonra bundan hoşlandım. Cümleler / dizeler arasında boşluk olmayan bir örgüyle, okurun giderek tembelleşen şiir ve yazı okuma macerasına azıcık müdahale etmeye; metnin onlara, onların metne hücrelerine kadar işleyeceği bir okumaya sessizce davet etmeye çalıştım. 
Şiir olmazsa edebiyat olmaz
Başka kimi şairlerin düzyazıları da şiirleri kadar etkileyici. Şiir yazan düzyazı yazıyor, ama düzyazı yazan şiir yazabiliyor mu sizce? 
Roman, öykü, her iyi metnin kesinlikle şiir olduğuna inanırım. Sait Faik’in hikâyeleri, Hasan Ali Toptaş'ın romanları, Binbir Gece Masalları sadece hikâye-roman-masal mıdır? Biraz abartılı bulunmazsa, roman, öykü olmadan şiir olabilir ama şiir olmadan edebiyatın diğer türlerinin olacağına inanamam ben.
Kaynak: http://www.aksam.com.tr/yasam/kultursanat/acinin-kulliyati/haber-326920 




Siz tanınan ve sevilen bir öykücüsünüz. Roman yazmaya nasıl karar verdiniz?

Gazetede okuduğum, beni epeyce düşündüren birbirinden çok farklı iki, ama nedeni
aynı olan üçüncü sayfa haberlerinden sonra  karar verdim bu romanı yazmaya. Elbette birçok benzerleri olmakla birlikte o iki olay, romandaki Halil’in ve Yücel’in  gerçek hayattaki hikâyeleri  diğerlerinden daha sarsıcı geldi bana. Öykü olamazlar mıydı derseniz,  elbette  ayrı ayrı da yazılabilirlerdi, ne var ki, romanın içinde bu hikayelerle bağlantılandırmak ve illaki söylemek  istediğim şeylere öykünün yapısı izin vermeyecekti.

Fırtına Takvimi ilk romanınız. Roman yazmanın, öykü yazmaktan farklı bir süreç getirdiğini tahmin ediyorum. Fırtına Takvimi'nin yaratım ve yazım sürecinden biraz bahseder misiniz?

Roman epeyce zamanımı aldı kuşkusuz. Gerçi ben  öykülerini de bir oturuşta yazamayan, bir öyküyle en az  üç dört ay uğraşan biriyim. Ne var ki öyküye sadece bir cümle kurarak başlarım, çoğu zaman da sonrasını, neler olup biteceğini  hiç bilmem, yazarken örerim, öyle oluşur  ve bu yolculuk bana büyük bir keyif verir. Romanı öyle çalışmadım tabi. İçinde kaybolmamak için, neredeyse bütün olup bitecekleri başından sonuna dek biliyordum. Bağlantıları, kesişmeleri ve kurgusunu önceden belirlemiştim. Gene de denemediğim, farklı bir yazma biçimiydi, kolay değildi bu yüzden.  Öte yandan öykücülükten gelme alışkanlıkla romanın eksiltili, yoğun bir anlatımı var.  Çok parçalı ve klasik roman formlarından hayli uzak. Fazlalıklardan arındırılmış metnin içinde yalnızca  çatışmaları  anlatan  sahneler mevcut.  Neredeyse öykü tekniğiyle yazdığımı söyleyebilirim.
Söyleşi: İlknur Özdemir
Vatan Kitap Eki 30.10.2013 


Pascal Mercier, Türk okuruna adını Lizbon’a Gece Treni ile duyurdu.  Roman hem antik diller öğretmeni Raimund Gregorius’un hem de Portekiz’de Salazar rejimine başkaldıran bir doktorun hikâyesinin eşliğinde okuru içsel bir yolculuğa çıkarırken insanın varoluş nedeni ve hayattaki yeri konusunda da kendini sorgulamasını sağlıyor. Romandan alıntılar internetteki bloglarda, Twitter’de, Facebook sayfalarında defalarca yer aldı, paylaşıldı. Şimdilerde 14. Baskısına ulaşan romana duyulan ilgi hâlâ devam ediyor.  Yazarın bir başka romanı Sahnede Ölüm de bu ay Türk okuruyla buluştu. Her iki kitabın çevirmeni olarak yazarla kısa bir söyleşi yapmak istedim, beni kırmadı ve sorularımı yanıtladı. Yazarlıkta asıl adını kullanmayan Pascal Mercier’ye bunun nedenini de sordum, yanıtı aşağıda.
 Bay Mercier, Türkiye’de Lizbon’a Gece Treni adlı kitabınızla ünlendiniz. Kitap kısa sürede 14. baskıya ulaştı. İşin ilginç yanı, kitabın ilk baskısı bundan 6 yıl önce, başka bir yayınevinde, yine benim çevirimle çıkmıştı, ancak sesini pek duyuramamıştı. Beş yıl sonra, 2012’nin Haziran’ında şimdiki yayınevim Kırmızı Kedi’de yeniden yayımlandı ve adeta okurlar kitabı yeni keşfetti. Hâlâ olumlu yazılar, övgüler çıkıyor roman hakkında, internette, bloglarda yer alıyor, alıntılar yapılıyor, özellikle de Prado’nun sözleri. Lizbon’a Gece Treni’nin böylesine büyük bir başarıya ulaşacağını tahmin etmiş miydiniz? Almanya ve Almanca konuşulan ülkelerde ve çevirisinin yayımlandığı yerlerde durum nasıl?

Kitap 34 dile çevrildi ve dünya yüzünde toplam 3,5 milyon kopya satıldı. Hayır, böyle bir başarı elbette beklemiyordum. Özellikle Prado’nun metinlerindeki varoluşsal konulara ilgi duyacak insanlar bulunacağını düşünmüştüm, ama bu sayılara ulaşacağı aklıma gelmemişti.

Sizce bu büyük başarının nedeni nedir?

Okurlarım bana genellikle iki neden söylerler: Varoluşsal temaların önemi ve sonra kitabın dili, yaratılan atmosfer ve şiirsellik.

Romanın başlarında baş karakterin son derece etkileyici bir biçimde anlatılması sayesinde Raimund Gregorius, tıpkı Gonçarov’un Oblomov’u gibi unutulmaz bir roman kahramanı oluyor. Bu karakteri yaratırken aklınızda bir örnek var mıydı, şahsen tanıdığınız ya da hakkında okuduğunuz, hayatından ve kişiliğinden etkilendiğiniz biri?

Hayır herhangi bir örnek yoktu. Romanlarımdaki kahramanların hiçbiri için bir kişiyi örnek almadım. Kahramanlarım tamamıyla içimden doğdu ve kendi iç dünyamın bazı bölümlerini temsil ediyorlar.

Lizbon’a Gece Treni’nde bazen Gregorius bazen de Amadeo Prado baş kişi olarak çıkıyor karşımıza. Bu iki kişiden hangisi başrolde ve neden?

Biri ötekinin önünde değil. İkisi de aynı derecede önemli,  ama farklı biçimlerde. Her ikisi de kelime sevdalısı, her ikisi de birer şair, ama hayatları birbirinden o kadar farklı ki, birbirine uyumlu farklı kişilikler diyebiliriz bu duruma.  

Kitapta çokça yer alan bir kavram da yalnızlık. Sizce insanın en büyük sorunu yalnızlık mı?

İnsanın en büyük sorunu diye bir şey yoktur. Ama yalnızlık herkesin hayatında belirleyici bir güçtür. Ondan korkarız ve yaptıklarımızın çoğunu bu korku yüzünden yaparız.


Prado’nun hikâyesinde baba-oğul ilişkisi çokça işleniyor. Bu konu Sahnede Ölüm’de de farklı bir açıdan yer alıyor. Baba-oğul ilişkisi sevdiğiniz bir tema mı?

Her ikisinde de baba-oğul ilişkisini işlemiş olsam da konuları bambaşka. Ortak olan husus şu: İnsan babasıyla (ve annesiyle) çatışarak kişiliğini bulur.  Ancak Gece Treni’nde, babayla olan ilişki aynı zamanda siyasi bir temaya sahip, Sahnede Ölüm’de ise çok kişisel: Başarısızlık. Baba-oğul ilişkisinin en sevdiğim konu olduğunu söyleyemem.   

Romanlarınızın kahramanlarını yaratırken felsefeden ne ölçüde yararlandınız? Edebiyatla felsefeyi nasıl birleştiriyorsunuz?

Felsefede de edebiyatta da mesele, bir şeyi zihnimizde yeniden canlandırma ve yaşananların anlaşılması. Felsefede bu hatırlama kavramsaldır, konu düşüncelerin saydam olmasıdır. Edebiyatta ise konu poetik bir saydamlıktır, duyumsal ve poetik yoğunluk ve cümlelerdeki ezgidir. Her ikisinin de mevcut olduğu romanlar özellikle ilginç gelir bana: düşünceye dayalı sorular ve poetik yoğunluk. Benim bütün kitaplarım böyledir. Varoluşsal temalara ise tabii felsefeden alışkınım.

Sahnede Ölüm’de bir aile tajedisi var. Heinrich von Kleist’ın Michael Kohlhaas adlı novellasına koşut gidiyor. Neden tam da bu temayı seçtiniz?

Babanın duygusal derinliğini iyice araştırmak için bir araçtı Kohlhaas. Bu karaktere duyduğu hayranlık baba hakkında pek çok şeyi açıklıyor bize.

Lizbon’a Gece Treni sinemaya da uyarlandı. Ben filmi İstanbul’da izledim. Romandan biraz eksikti. Sizin hoşunuza gitti mi ve hangi açılardan filmle roman arasında farklar var? Filmlerin romanların özünü yetersiz aktardıklarını düşünür müsünüz?

Bu konuda genel bir düşüncem yok. Lizbon’a Gece Treni’nde durum şöyle: Film, romanın atmosferini yer yer yakalamış, birkaç tane yoğun poetik sahne de var. Ama ne yazık ki pek çok şey de basitleşmiş, hem eylemde hem de diyaloglarda.  Vasat olmuş.

Lizbon’a Gece Treni ile Sahnede Ölüm arasındaki temel farklılıklar nelerdir?

Temada farklar var. Sahnede Ölüm’de tema müzik ve iki kişinin arasındaki yakınlık, Lizbon’da ise şiir ve siyaset. Bunlar farkların bir kısmı. Çok önemli bir farklılık, anlatıcının bakış açısında var: Sahnede Ölüm, birinci tekil şahsın yoğun anlatımından besleniyor, Lizbon’a Gece Treni ise kişilerle anlatıcının arasındaki mesafeden, ki bu mesafenin kendi yoğunluğu ve kendi büyüsü var.

Her iki kitabı da yeniden yazma fırsatınız olsaydı, neleri değiştirirdiniz ve neden?

Hiçbir şeyi değiştirmezdim.

Bugüne kadar yazmış olduğunuz romanlar arasında sizi en çok hangisi tatmin etti? Aklınızda başka romanlar var mı?

Böyle bir derecelendirme yok benim gözümde. Hepsini seviyorum. Ve evet, yazmaya devam edeceğim.

Son bir soru: Neden takma adla yazıyorsunuz?

İlk başta korunma amacıylaydı. Bir profesörün roman yazmaya başlaması birtakım zorluklar yaratabilir. Sonra da değiştirmedim ve takma adla yazmayı sürdürdüm.

2 Ocak 2014 Perşembe

Ozan Ezgi Berberoğlu

Çantalarımın diplerini silkeledim, gardıroptaki montların tümünün ceplerine elimi daldırdım. Halen gereken parayı toplayamadım. Annemden de 20 bin lira koparırsam o kaset benim olacak. Madonna yeni albüm çıkarmış. Orijinali maalesef çok pahalı. As Sineması’nın pasajında “çekme kaset” satan bir yer var. Geçenlerde benim için bir Erotica albümü hazırlamasını istemiştim. “Hafta sonu gel al” dedi. Radyo ne kadar sık da çalsa iki tekrar arasında en az bir saat bekliyorum. Kaset çaların kaydedicisi bozuk. Hem albümde sadece bir şarkı yok ki. İleri-geri sarmaktan sesi çatlayana kadar dinleyeceğim onu yarın gece…

Doksanlar, popüler kültürün öncülüğünde evrilen toplumsal algıların dönemiydi. Bence o yılları tanımlayacak en iyi eylem “yırtılma”. Bu yırtılma kültürel bir devinimin yanında ilişkiler temelinde de ortaya çıkan bambaşka bakış açılarını tarif ediyor. Doksanların çocukları bugünü ayakta tutan erişkinler. Bu nedenle olsa gerek doksanlardan bahsederken akla ilk önce o dönemin çocukları gelir. Bunda dönemin, popüler kültür akımının ergenler arasında simgeleştiği yıllara denk gelmesinin de payı var. Oysa doksanlı yılların ebeveynleri de başkadır. Daha önceki jenerasyonlar bir biçimde birbirini takip eden karakterler gösterse, ufak farklılıkların ötesinde geleneği sürdürme eğiliminde olsa da 20. yüzyılın son döneminde ebeveyn olmak da bambaşka hareketleri beraberinde getiriyordu. Bu yıllarda çocuklar daha fazla görüyor, daha fazla istiyor ve daha uzakları hayal ediyorlardı. Uygar Şirin’in üçüncü kitabı Karışık Kaset tam da bu dönemin insan ilişkileri, müziği ve aşkını anlatıyor.




Karışık kaset yapmak ciddi bir süreç. Ulaş’ın hazırladığı kasetlerde kendi anılarımı görüyorum. Önce kasede koyacağı şarkılara karar veriyor: Sezen, biraz MFÖ ya da Erkin Koray. Sonra sıra bu kasede bir isim vermeye geliyor. Ulaş yaptığı kasetlere iki isim vermeyi tercih ediyor. Birincisi kasetin başlığı ikincisi ise açıklaması. “Gölgedekiler: Az Bilinen Güzel Şarkılar ve Şarkıcılar” ya da “Sezen Aksu: En İyiler” işte bu şekilde ortaya çıkan karışık kasetler. Sözleriyle hayallerimize yön veren, hüzünlerimizi ve arzularımızı eyleme dönüştüren şarkılar ve onların sahipleriyle kurduğumuz bağın gücünü bize tekrar gösteren Uygar Şirin, şarkıcılara duyulan sevgiyi bir ergen gözüyle çok güzel tanımlıyor. Sezen Aksu onun çocukluk aşkı. Her an yanı başında duruyor ve ona istediği şarkıları söylüyor. Her dakikalarını birlikte geçiriyorlar. Birlikte konsere gidiyor, el ele tutuşup vapurla Beşiktaş’a geçiyorlar... Uygar Şirin zamanı biriktiren bir yazar. Geçmiş onun zihninde halen bugünün bir parçası gibi. Ulaş’ın 90’lı yıllardaki yolculuğuna tanık olurken yazarın o döneme ait ayrıntıları zihninde halen taze tutabildiğini görüyoruz. Şirin, kahramanı Ulaş’ın anıları üzerinden, o yıllara dair unuttuğumuz birçok ayrıntıyı hatırlamamızı, beynimizin suskun noktalarının ateşlenmesini sağlıyor.





Kurguda, çocukluk döneminde başlayan bir aşkın başkahramanları onar yıllık aralıklarla tekrar karşılaşıyorlar. Her karşılaşmada Ulaş’ın yıllar boyu koruduğu İrem ve müzik tutkusu tekrar açığa çıkıyor. Her ana, o dönemi temsil eden şarkılar eşlik ediyor ve tüm duygular notalarla bir sonraki on yıla taşınıyor adeta. Karışık Kaset bir müzik arşivi olmanın yanında, son otuz yılın alışkanlıklarına, değişen algılarına ve kente dair detaylara adanmış bir roman. İçinde kente ve müziğe bolca yer veren romanlara ayrıcalık tanıyan biri olarak Uygar Şirin’in kitabını okuduğumda yakın tarihin İstanbul’unu da tekrar, dışarıdan izleme olanağı buldum diyebilirim.




Karışık Kaset’in her sayfasında kendi anılarımızdan da bir parçaya rastlıyor ve gülümsüyoruz. Şirin’in kitabını bu denli samimi yapan en önemli unsur dili. Detaya fazlasıyla önem vermesine rağmen yazar tüm kurguyu gündelik dile yedirerek yüksek edebiyat yapmak yerine, onu hayatımızdan bir kesitmişçesine sahiplenmemizi sağlıyor. Bu samimiyet, kendisini ve yarattığı kahramanları okura yakınlaştırıyor. Ulaş’ın deneyimlerinden, dinlediği şarkıların bıraktığı izden ve hayallerine yön veren aşkından kendi anılarımıza uyarlayabileceğimiz o kadar şey var ki. Bu noktada biraz bencillik yaparak, Karışık Kaset’ten zevk almayı bir ön şarta bağlamak istiyorum: Doksanlarda yaşamış olmak. Bilhassa 30’lu yaşlarında olanlar Karışık Kaset’te çocukluk ve gençliklerine dair çok fazla şey bulacaklar.

Ulaş’ın anılarına tanık olurken aslında o yaşlarda benzer duyguları defalarca yaşadığımızı hatırlıyoruz. 90’ların ruhunun bizlere yüklediği hayal gücü hepimizi o dönemin renkli çocukları yapmış. Bizler birbirinden habersiz ancak aynı yıllarda ortak duyguları, arzuları ve müzikleri paylaşan kocaman bir orduyuz. Uygar Şirin’in Karışık Kaset’te bizi davet ettiği geçmişe yolculukta unuttuğumuz ancak hepimizin belleğinde bir köşede bekleyen bazı detaylardan bir liste:

  • Jelatinini açarken çatlayan kaset kapakları
  • Şarkı listesi yapıp şarkılara 10 üzerinden puan vermek
  • “Herıld yani!”
  • Kulağında walkman’le uyumak
  • Şarkı defteri
  • Akmar Pasajı
  • Taso
  • Bozuk kaset bantlarıyla oynamak
  • Şişe çevirmece


Kitabın kapağını açmadan önce fonda, Ulaş’ın İrem’e duyduğu tutkuyu ilk yeşerten şarkıyı başlatmayı unutmayın.