Blog

Elestiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Elestiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Temmuz 2014 Çarşamba

Sadet Özer
Vatan Kitap Eki 17.07.2014 


Geçen yıl ABD’de yayımlanan, çok satanlar listelerinden inmeyen ve yaz kitabı olarak önerilen “Yalnız Kadınlar Yazı”, plajlar ve sahil kasabaları üzerine kafa yoran, bu neşeli ortamın ardında saklı kalan travmaları ele alan bir roman.


"Yalnız Kadınlar Yazı” geçen yıl ABD’de yayımlandığında, People Magazine, Vanity Fair, The Oprah Magazine ve Good Housekeeping dergileri tarafından yazın okunacak en iyi romanlardan biri seçilmişti. Uzun süre New York Times çok satanlar listesinde yer alan roman, üç arkadaşın yıllara uzanan arkadaşlıklarını, hayatla ilişkilerini, değişimlerini ele alıyor.
Romanın kahramanları 1931 yılında birer üniversite öğrencisidir. Lily, Bugie ve Nick. Budgie ile Lily’nin çocukluk arkadaşı, Lily ve Nick ise ilk görüşte aşık bir çifttir.
Ancak aradan geçen yedi yıl içerisinde Budgie’yle Nick’i evlenir. Lily ise 6 yaşında kızı gibi sevdiği kızkardeşine bakmaktadır.

Derken yine yaz gelir ve Lily, çocukluğundan beri her yaz yaptığı gibi yaz mevsimini Rhode Island, Seaview’da geçirecektir. Bu yazın da öncekiler gibi gibi sakin, hatta nerdeyse sıkıcı denecek kadar huzurlu geçeceğini sanmaktadır. Ancak artık görüşmediği Budgie ve Nick’in evli bir çift olarak Seaview’a geleceklerini öğrenince tüm huzuru kaçar.

Çünkü hem Budgie’nin dostluğunu yeniden kazanmak için uğraşacak hem de Nick’e tahammül etmek zorunda kalacaktır. Üstelik günlerini çılgın teyzesine ve kız kardeşi Kiki’ye bakmakla geçiren Lily, kendini kalbi kırılmış ve ihanete uğramış hissetmektedir. Ve tabii ki, eski dostu ve sevgisinin gelişiyle tüm yaralarının kabukları kalkacak, gizlenen sırlar ortaya dökülecektir. Romanın başından beri beklenen kasırga ise üç arkadaşın hayatında yaşanacakların adeta metaforudur.

“Yalnız Kadınlar Yazı” her ne kadar bir aşk ve arkadaşlık ilişkisi üzerine kurgulanmış olsa da arka planda toplumsal değişimleri, Hitler’in Avrupa’da yükselişine, artan Yahudi karşıtlığına ve yaklaşmakta olan II. Dünya Savaşı’na da değiniyor. Yazarı Beatriz Williams romanın oluşumunu ve şekillenmesini ise şöyle anlatıyor:
“Eşimin ailesi Connecticut eyaletinin güneydoğusunda yaşıyor, burası o şiddetli New England kasırgasının meydana geldiği bölgeye çok yakın, bu nedenle fırtına beni uzun zaman büyülemiştir. Kasırganın meydana geleceğini kimse bilmiyordu, o günkü hava tahminleri sabah saatlerinin güneşli ve öğleden sonra hafif rüzgârlı olacağı şeklindeydi.
Ancak kasırganın hızı üçüncü seviye olarak tespit edildi. Dalgalar 6 metreyi bulan tsunami benzeri bir büyüklüğe ulaşmıştı. Sahildeki yerleşim merkezleri tamamen silindi. Bunun üzerine bölgedeki bu kasabalar ve plaj yaşantısına dair hayatları düşünmeye başladım.”

Haluk Kalafat
Radikal Kitap Eki 11.07.2014 




Yalnız Kadınlar Yazı’nı okudum. Arka kapak yazısına bakıp bir aşk romanı olduğuna karar vermiş, tatile giderken yanıma almıştım. Çok beklentim yoktu ama beni şaşırttı. Hallice bir aşk romanı Yalnız Kadınlar Yazı, hatta iyi bile denebilir. Zaten çok iyi bir aşk romanı yazmak kolay olmasa gerek sanıyorum.
Kendimce iki neden buldum bu savı desteklemek için: Birincisi herkes âşık olur ya da olduğunu sanır. Ve aşk bu ya, herkesin aşkı kendince en güzelidir. Ya da şöyle ifade etsem belki daha anlaşılır olur: Aşk meselesi herkesin bir fikrinin olduğu, kendince uzman olduğu bir konu, tıpkı futbol gibi. Hani kimse oynanan futbolu beğenmez ya... Kime sorsan teknik direktör olsa daha iyi takım çıkaracaktır ya da orada babası olsa o topa daha düzgün vuracaktır…
Bulduğum ikinci neden ise şu: En güzel aşk hikâyeleri zaten yazılmıştır ve de toplumların ortak hafızalarına çoktan kazınmıştır, daha iyisini ya da farklısını yazmak öyle kolay değildir.
“Beyaz dizi”nin çok ötesinde
“Aşk olsun”, illa iyi bir aşk romanı olması gerekmez diyorsanız; “beyaz dizi” türünden binlercesi kolaylıkla yazılıyor, aynı kolaylıkta okunuyor. Kendi çapımda hafif uzman sayılırım beyaz dizi konusunda. Nedir bu beyaz dizi olayı diye arka arkaya onlarcasını okuyarak bir süre eğlenmiştim. Kırmızı Kedi Yayınevi’nin yayımladığı Yalnız Kadınlar Yazı da ilk bakışta bu kategoride yer alıyormuş gibiydi. İtiraf edeyim yazarımız Beatriz Williams şaşırttı beni. Temiz bir aşk romanı kabul, ama bu kadarla kalmıyor. Merakla okuttu kendisini bana.
İki nedenle şaşırdım: Birincisi, romanda her şey temel beyaz dizi kalıplarına, trüklerine uyuyor görünüyordu ama aslında uymuyormuş da uyuyormuş gibi karışık bir durum oluştu finalde. İkincisi, 1931 ile 1938 yılları arasında geçen hikâye, dönemin ABD’sinde Manhattan orta-üst sınıfının “yazlık” alışkanlıklarının, ekonomik kriz sonrasındaki halinin iddialı olmayan bir tahlilini alttan alta yapıyor. Üstelik bunu yaparken beni iki kez ters köşeye yatırdı.


Trüklere kanma, trüksüz kalma
Beatriz Williams’ın sırrı, benim gibi onu tanımayan okur için, basitliğinde. Basit bir hikâye kuruyor. Güzel ama güzelliğinin farkında olmayan, naif ama akıllı bir genç kadın ile yakışıklı, uzun boylu başarılı bir Amerikan futbolu oyuncusu birbirlerini ilk görüşte sever. İkisi de New York’un “köklü” ailelerinden gelmektedir. İkisinin de ailesi zengindir. İkisi de üniversitede okumaktadır, ikisi de başarılıdır...
“Köklü” ailelerin üzerine atlayacağı türden bir ilişkidir bu; lakin iki sorun vardır. İlki can sıkıcıdır; genç adamın babası Yahudi’dir. İkincisini bu kadar ciddi değildir, Yahudi baba 1929 krizinden büyük bir finansal yara alarak çıkmıştır; şirketinin batmakta olduğu söylentisi vardır ama genç kadının ailesi iki genci rahat rahat bakabilecek durumdadır.
Almanya’da Hitler rejiminin yükselişini satır aralarında okuruz; beyaz, orta sınıf mensubu Amerikalıların Yahudilere karşı yaklaşımının biraz limoni olduğunu da anlarız. Yahudi baba meselesi zorludur yani. Genç kadın, annesinin değil ama babasının açık fikirliliğine güvenmektedir. Hatta bu konuyu tartıştıkları bir seferinde babasının neredeyse bir sosyalist olduğunu bile söyler. Ancak erkek arkadaşını babasıyla tanıştırmaya getirdiğinde babası büyük tepki gösterir; hatta küçük bir kalp krizi geçirir.
Bu aşamadan sonra ilişkileri imkânsız aşka dönüşür ve gizli buluşmalar, çözüm planları yapılır.
Bu izlek klasik bir aşk hikâyesi. Bunlar 1931’de oluyor. Ancak yazarımız öyküyü iki zaman diliminde anlatıyor. Bir bölüm gençlerin aşkının filizlendiği 1931’i, diğer bölüm 1938 yazında genç kadının her yıl ailecek yazlığa gittikleri Rhode Island’ı ve yazlık bölgesinin özel olarak en lüks bölümü olan Seaview’ü anlatıyor.  1938’de, genç kadın henüz altı yaşındaki kızkardeşine bakmaktadır ve dünyayla ilişkisini büyük ölçüde kesmiştir. Yazlığa geldiğinde eski sevgilisinin en yakın arkadaşıyla evlenip Rhode Island’da kendilerine yakın bir eve taşındıklarını öğrenir. Tüm yaz boyunca eski sevgilisi ve eski arkadaşıyla görüşmek zorunda kalır.



Beatriz  Williams’ın bir kitabını daha okursam basit anlatımının tuzağına düşmeyeceğimi sanıyorum, ki biraz araştırdım toplam üç kitabı var. İlk kitabı Overseas ve üçüncü kitabı The Secret Life of Violet Grant. Üç romanı da 20. yüzyılın ilk yarısında geçiyor. Bir tür mikrotarih çalışması gibi romanları ama illa ki bir aşk hikâyesi etrafından anlatıyor ne söyleyecekse.
Fırtınalı bir son
Williams, Yalnız Kadınlar Yazı’nda, ki yeri gelmişken belirteyim romanın orijinal ismi A Hundred Summer, 1929 krizi sonrası sarsılan orta-üst sınıfın püriten ahlakının sahteliğini, yüzyılın başlarına kadar gözde bir tatil beldesi olan Seaview’ün çökmekte olan sosyal yaşamını, II. Dünya Savaşı öncesi toplumsal gerginliği atmosfer olarak kullanıyor.
Romanı Seaview’ün çöküşüyle noktalandırıyor. Ama fiziki bir son bu. Noktanın bir de adı var: New England Kasırgası. Bu kasırga 1938’de Kuzey Amerika’nın kuzeybatı sahilini yıkıp geçen ABD tarihinin en büyük doğa felaketlerinden birisi. Birçok sahil yerleşimi zarar görmüş fırtınadan ama kumsala sıfır inşa edilen ve çoğu ahşap olan Seaview villaları tümüyle okyanusa karışmış. Geriye birkaç binanın taş temeli kalmış.
Seaview’ün yok oluşu yazar için muhtemelen bir anlamda bir kafa yapısının da sonunu temsil ediyor. Romanda olayları genç kadının gözünden takip ediyoruz. Yorumları bir kadının gözünden alıyoruz. Bu açıdan bir kadın romanı.
Lakin küçük bir sorun var. Romanı anlatanın etrafında dönüp duran dolaplardan çok az haberi olmalı ki, olayları onunla birlikte öğrenen okur meraklansın. Bu durumda kahramanımız bir iyilik ve naiflik timsali bir genç kadın oluyor. Bu biraz sinir bozucu olabiliyor. Ama bu kadın kahramanımızın “güçsüz”, “kendi ayakları üzerinde duramayan” biri olduğu anlamına gelmiyor; sadece melek kadar saf kendisi…  Zaten kitabı da “beyaz dizi” trüklerine yaklaştıran özelliği bu. Ama dediğim gibi trüklere aldanmamak gerekiyor.
Asuman Kafaoğlu-Büke
Radikal Kitap Eki 10.10.2013 
İlkçağ düşünürlerinden Protagoras (İÖ 481-420) felsefe kitaplarına en önemli sofistlerden biri olarak geçmiştir. Anadolu ve Yunan topraklarında çok gezmiş ve yerinde gözlemler yaptığı için ayrıca da çok etki yaratmış bir felsefecidir. Sofistler genç öğrencilerine siyaset, retorik ve pratik yaşamın doğrularını öğretmeyi iş edinmişlerdi. Protagoras da hayatını farklı şehirlerde gezerek, yeni öğrenciler bularak yaşadı. Gözlemlerine dayanan “insan her şeyin ölçüsüdür” sözüyle ün kazandı. Gezdiği yerlerde çok farklı doğruların olduğunu görmüş, her toplumun kendi çıkarlarına göre ahlaki doğrular belirlediğini söylemek istemiştir bu ünlü sözüyle.
Ahlak kuramcılarının hâlâ en önemli sorunudur doğru ile yanlışın tanımı. Doğruların her insana göre değiştiğini söyleyen filozoflar, başka bir deyişle, ahlaki görelelikten yana olanlar ile mutlak ahlak kurallarının doğruluğuna inananlar binlerce yıldır tartışmaya devam ederler. Her insan için ve her şartta yanlış olan bir olgu bulmak ne kadar mümkündür konusunu bu hafta okuduğum Sahnede Ölümromanıyla yeniden düşündüm. Bazı toplumlarda tabu sayılan şeyler, diğerlerinde sayılmaz. Bazı insanlar için zorunlu doğrular, diğerleri için hiç de zorunlu değildir. Lizbon’a Gece Treni romanıyla ülkemizde de beğenilen Pascal Mercier, Sahnede Ölüm ile insanlığın en tabu konularına el atıyor.
Pascal Mercier adını romanlarında kullanan yazarın gerçek adı, Peter Bieri. Romanlarını sahte isimle yazmasına rağmen, felsefe metinlerini Bieri adıyla imzalıyor. Felsefe yazmadığında da Bieri, Mercier adıyla felsefenin ana temalarını ele alan romanlar yazıyor. Akademik olarak zihin felsefesi ve dil ile ilgilenmesine rağmen romanlarında daha genel felsefe ikilemlerini ve ahlak tartışmalarını ele alıyor. Tabu sayılan bazı toplumsal yasakların ardında insan doğası mı yatıyor gibi can alıcı sorular etrafında yaratıyor hikâyesini.
Kendini kabul ettirememenin acısı
Sahnede Ölüm bir aileyi anlatıyor. Baba, dünyanın en ünlü piyano markası Steinway’ın akortçusu olarak isim yapmış biri. Berlin’de konser salonları, konservatuarlar, solistler ve Karajan gibi ünlü şefler piyano konusunda onun uzmanlığına güveniyorlar. Oysa o, özel yeteneğe sahip olduğu bu işi küçümsüyor ve hayatını beste yapmaya adamak istiyor. Aslında hayatı, bestelerinin reddedilişin hikâyesi. Ailenin trajedisi de hayatta bir tek tutkusu olan bu adamın sürekli geri çevrilmesi üzerine kurulu. Bestelediği operaları birbiri ardına, hiç durmadan, dünyanın bir yerlerindeki yarışmalara yolluyor ve her seferinde aynı olumsuz yanıtı alıyor. Bu reddediliş karısıyla ikiz çocukları Patrice ve Patricia üzerinde derin iz bırakıyor hatta kendi varlıklarını ortaya koymalarını engelliyor.
Pascal Mercier büyük bir ustalıkla bu durumun nasıl da hayatı engelleyen bir unsur olduğunu anlamamızı sağlıyor. Roman, Patrice ve Patricia adlı ikiz kardeşlerin birbirlerine yazdıkları metinlerden oluşuyor ve onların satırlarından yavaş yavaş ailenin dramı çözülüyor. Roman da aynı şekilde kurgulanmış. Kardeşler, yıllar önce, yaşadıkları bir olay sonrasında (ne olduğunu söylemeyeyim, yazının girişinde değindiğim toplumsal tabular konuya ışık tutmaya yetecektir) evi terk etmişler; bu kopukluk öylesine bir şiddetle yaşanmış ki, her biri diğerinden olabilecek en uzak yere gitme arzusuyla, biri Santiago’ya diğeri Paris’e yerleşmiş. Yıllarca haberleşmeden, sadece anneleri ile bağlantıda kalarak yaşıyorlar. Ancak, haberleşmemeleri, birbirlerini düşünmedikleri anlamına gelmiyor; hatta hayatlarının her anında diğerinin imgesi var. Çocukluklarından beri konuşmadan anlaşma yeteneğine sahipler. Her hareketin öncesini, nedenini ve etkisini biliyorlar. Yaşamadan önce yaşamış gibiler.
Bir gün, yıllarca aileden uzak yaşamlar sürdükten sonra, kardeşler korkunç bir haber alınca eve dönmek zorunda kalırlar. Babaları sansasyonel bir cinayet işlemiştir. Tosca operasının başrollerinden birini isteyerek ve bilerek öldürür. Kardeşler eve gelene kadar evin etrafını kuşatmıştır gazeteciler. Roman bu noktadan sonra geri dönüşlerle bu olaya kadar geçen zamanı anlatır. Çocukluk anıları, annenin dengesiz davranışları, baba ile ilişkiler ve ayrı yaşadıkları yıllarda hayatlarına giren önemli insanları anlatırlar. Patrice’in hayatı kız kardeşinin olmadığı duraklama dönemine girer; oysa Patricia ilerlemeye çalışır hayatta. Bir sevgili edinmiş, işinde başarılı olmuş ve kendince bir rutin oluşturmuştur. Patrice’in hayatı böylesi bir düzenden yoksun görünür. Hasta bir çocukla ilişkisi etrafında gelişmiş bir hayatı olduğunu anlarız. Mercier akıllıca bir şekilde Paco adını verdiği küçük çocuk ile Patrice’in çocukluğuna gönderme yapar. İsim benzerliği bir yana, Paco sanki Patrice’in ruhu sakatlanmış çocukluğunun simgesidir. Onun iyileşmesi, Patrice’in çocukluğu ile barışması anlamına gelecektir.
Cinsel dürtüler
Sahnede Ölüm, çok karmaşık aile ilişkilerini anlatıyor. Kimse masum değil bu hikâyede. Karakterler sanki Freud’un kuramlarından yaratılmış gibiler; her arzunun altında cinsel dürtüler yatıyor ve her serbest çağrışım, akla ahlaki yasakları getiriyor. Pascal Mercier’in dili, Freudçu çözümlemelere çok yatkın. Patrice ile Patricia, çok küçük yaşlardan beri her şeyi hatırlıyorlar ve o günlerde neler hissettiklerini de benzer şekillerde dile getiriyorlar. Elbette bu pek realist görünmüyor, hastalıklı bir hatırlama oyunu oynuyorlar sanki. Her davranışı, her sözü, her nesneyi sadece hatırlamakla kalmıyorlar, aynı zamanda bu fenomen her ne ise, onun yarattığı etkiyi de hatırlıyorlar. Böylece evdeki her eşyanın hikâyesi var. Aynanın, piyanonun, yatağın, vb... böyle sürüp gidiyor. Romanın bir noktasından sonra bu denli hatırlamanın ve hatıralar içinde yaşamanın hayatı imkânsız kıldığını görüyoruz. Aslında romanı da durdurmaya başlıyor bu detaycılık. Kahramanlar bunu görebiliyorlar mı? Hiç sanmıyorum. Yazar da bu denli hastalıklı bir hatırlama oyununun garipliğine dikkat çekeceğine, normalleştirme için aşırı çaba harcıyor. Sahnede Ölüm felsefi ve psikoanalitik temalarıyla ilginç ama en çok da toplumsal tabuları zorlamasıyla okurların ilgisini çekecek bir roman.

Mert Tanaydın
Radikal Kitap Eki 24.09.2013 

Belki de Nobel’li yazarlar arasında ülkemizde son yılların en çok sevilenlerinden biri José Saramago. Márquez bir adım öndedir belki, Orhan Pamuk’u saymıyorum; okur onun üslubuna, mantığına ve temalarına olabildiğince alışmış durumda. Bugün bakınca, Türkiye’deki kitabevi raflarında üçüncü kez arzı endamına şahit oluyoruz, José Saramago’nun ilk başyapıtı Baltasar ile Blimunda’nın çevirisinin. İsmi, arada Manastır Güncesi de olmuştu (Portekizce orijinali Memorial do Convento’dan esinle; ilk ve şimdiki ismi İngilizce baskısından esinle konulmuş); çevirmeni, Saramago konusunda kıdemli Işık Ergüden. Sarı kapaklarıyla rafları dolduran Saramago yapıtları, okurların zihinlerini de destansı uzunlukta cümlelere yedirilmiş mizahi bir mantıkla dolduruyor, hem okuma keyfi hem de düşünme imkânı sağlıyor.
Portekiz, Salazar tarafından yönetilen faşist bir ülkeyken, yıllar boyunca sosyalist basında görev yapan Saramago, 1974-75’teki Karanfil Devrimi’nin ardından kurulan modern düzende kendini gerçekleştirmeye, edebiyatını geliştirmeye ve romana odaklanmaya niyetlenmiş yaşı ilerlemiş ama alelade bir yazardır. İlk yapıtlarında kişisel deneyimlerini romanlaştırırken, Latin dillerinin (özellikle Portekizce ve İspanyolca) cümleciklerle genişletilebilen, sayfalar boyunca uzayan cümle kalıbını geliştirmeye başlamıştır. Devrim sonrasında özgürleşen ülkede seyahat hakkını da rahatlıkla kullanan yazar, ülkeyi karış karış dolaşır ve 1981’de Portekiz Yolculuğu adını taşıyan kitabını da yayımlar. Tüm bu süreç, bir yazarın memleketini, tarihini ve kendi olanaklarını değerlendirerek, ilk başyapıtını yazmasına imkân tanır.

Tarihten bir karakter
Portekiz tarihindeki gerçek olaylardan harekete geçer Saramago: 18. yüzyılda, saltanatın ve dini kurumların (engizisyon) ülkeyi yönettiği bir dönemde, kraliyet ailesinin veliahtları doğduğunda Lizbon’un 28 kilometre ötesinde Mafra Manastırı’nı inşa ettirme kararı vermeleriyle başlatır romanını; aynı dönemde uçma meraklısı bir rahip olan Bartolomoeu Lourenço de Gusmau’nun tasarladığı tarihin ilk uçuş aletlerinden Passarola’nın inşa sürecini, denemeleri ve sonunda engizisyonla yargılanmasını katarak kurguyu fantastik bir boyuta çıkartır (gerçektir Peder Bartolomoeu’nun hikâyesi, Jules Verne yapıtlarından çıkmış gizi gözüken bu karakteri Saramago uydurmamıştır, tarihten almıştır); ve Saramago’nun imzası haline gelecek olan, tutku dolu aşklarıyla tüm zorlukları yenecek ve bu esnada biz okurlara masalsı gelecek tüm olayları anlatacak bir çiftin eklenmesiyle tablo tamamlanır: genç ve çolak bir asker olan Baltasar, kör ama sezgileri güçlü (yıllar sonra yazılacak olan Körlük’te tek kör olmayan Doktor’un karısıyla güzel bir zıtlık sağlanmış), annesi cadı olarak engizisyon tarafından yakılmış Blimunda’yla Saramago yazınının en güzel aşklarından birini okuruz.

1982 yılında, 60’ına gelmiş ortakarar bir yazar olarak Baltasar ile Blimunda’yı yayımlatan Saramago, beklenmedik bir başarı elde eder: Sadece kendi ülkesinde fenomen olmakla kalmaz, Portekiz’in Avrupa Ekonomik Topluluğu’na alınmasının ertesinde İngilizce olarak 1987’de ilk yayımlanan Saramago romanı olur; tarihin fantastik bir kurguyla ele alındığı romanların en önemli örneklerinden biri haline gelir; hatta kanımca zamanla pek çok ülkedeki yazarı doğrudan ya da dolaylı olarak etkiler (etkilenimin nasıl geliştiğini bilemeyiz ama romanlarını çok sevdiğim İhsan Oktay Anar’ın üslubunda ve seçtiği konularda, misal yeni romanı Yedinci Gün, Portekizli ustanın kitabından izler bulmak mümkün); 1998’de Saramago’nun Nobel’i kazanarak edebiyatın Olimpos’una yerleşmesine sebep olacak yolun en önemli taşlarından birini oluşturur. Ekonomik başarısı sonradan yazdığı romanları daha rahat hazırlamasını sağlar, tarihi gerçekleri yeniden farklı bakışla ele aldığı üslubunu sonraki romanlarında da kullanır, José Saramago okurların en sevdiği anlatı çığlarından biri haline gelir böylece.

2 Ocak 2014 Perşembe

Elif Tanrıyar
Milliyet Kitap Eki Aralık.2013 




Sylvia Plath'ın 50 yıl önce yazdığı "Sırça Fanus", yoğun otobiyografik özellikler taşıyan ve çoğu zaman yalnızca isimlerin değiştirilmesiyle yetinilip, gerçek hayattaki hemen tüm gerçek karakterlerin ve olayların yansıtıldığı bir roman
1963 yılının Şubat ayı, tarihe yaşanan en soğuk kışlardan biri olarak kaydedilmişti. Su borularının dahi donduğu o kış, bugün yalnızca rekor soğukluğuyla değil, şiir sevdalılarının kalbine buzdan bir bıçak gibi saklanan bir intiharla da anılıyor. 
11 Şubat 1963, pazartesi sabahı Sylvia Plath, odalarında uyumakta olan henüz bebek yaşlarındaki iki çocuğunun başucuna bir tabak kurabiye ve süt bırakıp, odalarının kapısının altını içeri gaz sızmasını önlemek için sıkıca bantlayıp, bir de battaniyeyle destekledikten sonra birkaç uyku hapı yutup ardından kafasını fırına sokup gazı açar. Henüz 30 yaşındadır. Geride iki küçük çocuk, yeni bitirilmiş bir evlilik, henüz yayımlanalı bir ay olmuş bir roman, çok sayıda şiir ve yeni oluşmaya başlamış hayranlar bırakacaktır. 
Kara mizah özellikleri
Öldüğünde basılalı henüz bir ay olmuş romanının adı "Sırça Fanus"tur. İçinde bulunduğumuz senede bir yandan Plath’ı ölümünün ellinci yılında anarken, "Sırça Fanus"un da 50. yaşını kutluyoruz. Ve bir sevindirici haber olarak Kırmızı Kedi Yayınevi’nin Plath’ın eserlerini yayımlamayı "Sırça Fanus"un ardından sürdüreceğini öğrendik. Yeni bir çeviriyle Plath'ın "Günceler"i, ardından şiirleri, "Johnny Panic" ve "Düşlerin Kutsal Kitabı" ile üç öykülük bir de çocuk kitabı gelecek.
"Sırça Fanus", Plath’ın güncelerinde dahi çok fazla söz etmediği yıllarına dair ipuçları içeriyor. Yoğun otobiyografik özellikler taşıyan ve çoğu zaman yalnızca isimlerin değiştirilmesiyle yetinilip, gerçek hayattaki hemen tüm gerçek karakterlerin ve olayların yansıtıldığı bu roman; Plath’ın kolejdeki ilk yılları, New York’taki bir kadın dergisinde staj yaptığı bir yaz ve ardından içine düştüğü derin depresyon ve nihayetinde kapatıldığı ruh hastalıkları kliniğindeki deneyimlerine dair son derece sarsıcı bir öyküyü anlatıyor. Zaman zaman trajikomik, zaman zaman kalp paralayıcı olan ama keskin bir zekayı ve sıra dışı bir gözlem gücünü yansıtan bu roman, aynı zamanda diliyle de kara mizah özellikleri taşıyor. 
Plath’a özellikle de bir kadın okur olarak kayıtsız kalmak neredeyse imkansız. "Sırça Fanus"u okuyup, yaşamını merak etmemek de olanak dışı! 1933 yılının 27 Ekim’inde Boston’da doğan Plath’ın, belki de tüm yaşamını daha en baştan sakatlayan, tıpkı çizik bir plak gibi hayatı boyunca hem ölümden ve erkeklerden dehşetli korkup hem de ikisine de delice bir tutkuyla bağımlı kılan olay ise o henüz dokuz yaşındayken babasının beklenmedik ölümü oluyor. Bunun ardından Tanrı’yla konuşmaktan vazgeçtiğini söyleyen Plath, tuhaf bir şekilde öldüğü için babasına karşı da bir tür nefret duyuyor hayatı boyunca. Tıpkı seveceği tüm erkeklere aynı anda aşk ve nefret duyacağı gibi... Daha sonra en ünlü şiirlerinden biri haline gelecek olan "Daddy" şiirinde de ona şöyle sesleniyor: “Babişko, seni öldürmek zorundaydım/ Sen kendin öldün, ben zaman bulamadım.”
Feminist edebiyatın ilklerinden
İlk gençlik yıllarını annesi ve erkek kardeşiyle geçiren Plath, okul yılları boyunca hep iftihar listesine giren ve bu sayede birbiri ardına burslar kapan bir öğrenci oluyor. Erkeklerle ise psikolojik olarak zaman zaman karmaşık ve zorlayıcı da olsa ilişkiler kuruyor. Onun belki de asıl yaşam trajedisini ise dahilerle yarışan IQ’su, baş edemediği zekasının özellikle de genç bir kız olarak içinde yaşadığı zamanın değerlerinin hiç farkında olmadan onu boğmaya başlaması oluşturuyor. Henüz dokuz yaşında ilk şiirini yazmasını sağlayan hassas duyarlılığı ve gökyüzünde patlayan ani fişekleri anımsatan parlak zekası, ne yazık ki onun hep sıradan hayata ve insanlara karşı uyumsuz hissetmesine de neden oluyor. 
İşte "Sırça Fanus", onun tam da bu en hassas zamanlarına, erişkinliğe henüz adım atmış olsa da hâlâ ergenlik öfkesiyle de yanan bir genç kız olduğu dönemlere dair bir hikaye anlatıyor. Romanın birebir kendisini yansıtan genç kadın kahramanı Esther Greenwood, kazandığı bir yarışma sonrası New York’taki bir kadın dergisinde yaz boyunca staj yapmaya gelir. Buradaki hayat dönemin diğer genç kadınları için gerçek bir rüyadır. Dergide yarı zamanlı çalışmalarının karşılığında moda defilelerinden pahalı kıyafet ve makyaj malzemesi hediyelerine, lüks yemeklerden New York’un ışıltılı gece hayatına dek pek çok imkan sunulmaktadır onlara. Esther ise kendini hep bir tür dış gözlemci pozisyonunda bulur. Erkeklerle yaşadığı önemsiz ancak iz bırakan başarısız denemeler de onun bu ruh halini olumsuz yönde etkiler. Birkaç yıl önce ümitsizce âşık olduğu bir genç olan Buddy ile beklenmedik bir şekilde yakınlaşmışlar ve artık herkes onların evlenmesini bekler olmuştur. Geleceğin parlak doktoru Buddy verem olup bir sanatoryuma yatmak zorunda kalsa da her geçen gün iyileşmekle kalmayıp, ona evlenme teklifinde de bulunmuştur. Ama Esther farklıdır işte! O diğer genç kızlar gibi hayatta bir erkeğin eşi olup ev içine tıkılmak ya da bir kadın için yegane iş olarak görülen bir stenograf olmak yerine, ne olduğunu bilemese de, farklı şeyler ummaktadır hayattan. New York’tan eve dönüş ise onun için büyük bir yıkımın başlangıcı olacaktır. Tek kurtuluş ümidi olan yazarlık kursundan red cevabı almıştır. O da giderek büyük bir depresyonun içinde kaybolmaya başlar. Yarına karşı duyduğu ümitsizlik defalarca intihara teşebbüs etmesine yol açar. Ve son teşebbüsünün ardından önce bir akıl hastanesine, daha sonra da özel bir kliniğe yatırılır. Orada kendisiyle ilgilenen bir kadın doktor sayesinde yeniden dengesini bulmaya başlayacaktır.
"Sırça Fanus", görüldüğü gibi dönemin şartları nedeniyle sahip olduğu tüm yeteneğe rağmen ve aslında o yetenekleri nedeniyle toplumun beklentilerine karşı geliştirdiği uyumsuzluklar sonucu akıl sağlığını yitiren bir genç kadının sarsıcı hikayesini anlatıyor. Bu yönüyle de feminist edebiyatın ilk örneklerinden biri sayılıyor.
Sylvia Plath’ın, şiir sevdalılarının dillerinden düşmeyen pek çok ünlü şiiri de var. Ancak içlerinden belki de en ünlüsü "Deli Kızın Aşk Şarkısı" adını taşıyor. Şiirin ilk dizelerinde şöyle diyor şair: “Bütün dünya ölüme düşer kapattığımda gözlerimi / Açarım gözkapaklarımı ve doğar her şey yeniden / (Sanıyorum kafamdan uydurdum seni.)” 
İşte neredeyse göz açıp kapayıncaya kadar geçen kısa bir ömre sığdırılan ve iyi ki ‘kafasından uydurmuş’ dedirten onlarca şiir, roman, hikaye ve günce sayesinde; o ‘deli’ kızın şarkısı bugün de hâlâ çalınmayı sürdürüyor. 

1 Ocak 2014 Çarşamba




BirGün Kitap Eki 137. SayıBaşak Baysallı


Romanlarında Pascal Mercier, adını kullanan yazarın gerçek adı, Peter Bieri. Felsefeci kimliğinin ardında yazdığı kitaplarında gerçek adını kullanan yazar, romanlarında Pascal Mercier adını tercih ediyor. Dil ve zihin felsefesi alanında çalışmasına rağmen romanlarında ahlak felsefesi etrafındaki temaları öne çıkarıyor. 2004 yılında yayımlanan, varoluş, yalnızlık, yabancılaşma gibi temaları birleştiren ve bireyin içinde bulunduğu durumu sorgulayan “Lizbon’a Gece Treni”nden sonra, “Sahnede Ölüm” ile okurların karşısına çıkıyor Mercier. Kırmızı Kedi Yayınevinden çıkan kitabın çevirisi İlknur Özdemire’e ait. 

İlknur Özdemir’in Pascal Mercier’le yaptığı bir röportajda yazarın edebiyat-felsefe ilişkisine dair söyledikleri dikkat çekicidir: “Felsefede de edebiyatta da mesele, bir şeyi zihnimizde yeniden canlandırma ve yaşananların anlaşılması. Felsefede bu hatırlama kavramsaldır, konu düşüncelerin saydam olmasıdır. Edebiyatta ise konu poetik bir saydamlıktır; duyumsal ve poetik yoğunluk ve cümlelerdeki ezgidir. Her ikisinin de mevcut olduğu romanlar özellikle ilginç gelir bana: Düşünceye dayalı sorular ve poetik yoğunluk. Benim bütün kitaplarım böyledir. Varoluşsal temalara ise tabii felsefeden alışkınım.”

Felsefenin meselelerini edebiyatla birleştiren Pascal Mercier, Sahnede Ölüm’de insanlığın tabuları, doğrunun ya da yanlışın ne olduğu, yaşananların algısının insandan insana değiştiği, ahlakın nasıl algılandığı gibi konulara yer veriyor. Yüzyıllardır tartışılan bu sorulara zaman zaman felsefeci zaman zaman da yazar kimliğiyle bir yanıt arıyor. 

Roman, karmaşık aile ilişkilerini ele alıyor. Baba, ünlü piyano markası Steinway’in akortçusu olarak tanınan ve bu alanda sözüne güvenilen biri; ancak o, bu işi küçümsüyor ve beste yapmak istiyor. Tüm hayatını bu isteği gerçekleştirmeye adıyor. Bu noktada okur istek, arzu, hırs duygularıyla yüzleşiyor. Tutkunun ve başarı hırsının insanı nasıl ele geçirdiği, zamanla nasıl şekillendirdiği, etrafındakilerle - en yakınlarıyla bile - ilişkilerini nasıl etkilediği üzerine düşünmeye başlıyor. Bundan sonraki bölümler babanın sürekli reddediliş hikâyesi etrafında gelişen aile trajedisini anlatıyor. Babanın bestelerinin farklı yarışmalarda reddedilişi, karısı ve ikiz çocuklarının psikolojisinde derin izler bırakıyor. Onların yaşamı algılayışına, kendilerini tanıma yolculuğuna eşlik eden, babanın tutkusu ve reddediliş hikâyesi. Özellikle çocuklarının kişilik gelişiminde babanın içinde bulunduğu ruhsal durumun etkileri ele alınıyor. Yazar, bu durumun, hayatı nasıl da zorlaştırdığı üzerinde okuru düşündürüyor. İkiz çocuklardan Patrice’in kitabın bir yerinde söyledikleri bu açıdan önem taşıyor: “Başarı istemiyorduk, çünkü o yabancılaştırıyordu, başarı arzusu, sende gördüğümüz gibi, insanı tahrip edebiliyordu. Başarısızlığın peşinden gittik. Senden daha iyi yapmak istiyorduk; başarısızlığın altında inlemek yerine, ondan yararlanıp kendimizi bulmak istiyorduk.”

Sahnede Ölüm, Patrice ve Patricia adlı ikiz kardeşlerin birbirlerine yazdıkları mektuplardan oluşuyor. Bu mektuplarla ailenin yaşadıkları yavaş yavaş çözülüyor. Yaşadıkları bir olay nedeniyle yıllar önce evi terk eden ve birbirlerinden olabildiğince uzağa giderek orada yeni yaşamlar kuran kardeşler, yıllarca haberleşmeden, sadece anneleriyle bağlantı kurarak yaşıyor. İnsanlığın tabuları ikiz kardeşlerin birbirleriyle ve anneleriyle olan ilişkileri ekseninde ele alınıyor. Okur, bu ilişkiler aracılığıyla doğru-yanlış/iyi-kötü gibi zıtlıkların yanında sevgi, aşk, acıma, korku gibi duygularla insan doğasını ve toplumda yaratılan tabuları anlamaya/anlamlandırmaya çalışıyor. 

Bir gün, hiç beklemedikleri bir haber alan kardeşler, eve dönmek durumunda kalıyor. Kurgu, bu noktadan sonra zamanda kırılmalar ve geriye dönüşlerle bu olaya kadar geçen zamanı anlatmaya başlıyor. Çocukluk anıları, annenin dengesiz psikolojisi, baba ile annenin birlikteliği, babanın kendileri ile ilişkisi, ayrı yaşadıkları süre boyunca hayatlarına giren insanlar yine mektuplar aracılığı ile ele alınıyor. Patrice ve Patricia’nın birbirlerinden ayrı kaldıkları dönemde yaşadıkları anlatılanlarda öne çıkıyor. Patricia bu zaman diliminde hayata tutunabilmek için çaba göstermiştir. Patrice ise, hasta bir çocuk olan Paco etrafında bir hayat kurmuştur. Yazar, Paco ile Patrice’in çocukluğuna gönderme yapıyor. Okur, Paco ve Patrice’in ilişkisinin ele alındığı bölümlerde kullanılan imgelerle bu göndermeye ulaşıyor. Paco’nun hastalığı, Patrice’in ruhundaki bunalıma ışık tutuyor. Patrice’in çocukluğuna dair bu bunalımı, Paco’nun hastalığı ile somutlaşıyor. 

Bu karmaşık ilişkilerin ortasında okurun belki de en çok sorguladığı kavramlardan biri, masumiyet. Okur, Kimin masum/suçsuz, kimin suçlu olduğu; bir suçun olup olmadığı gibi sorulara roman boyunca yanıt arıyor. Her bir karakterin ruhsal açmazları, gerilimleri bu sorulara tek bir yanıtın verilebilmesini zorlaştırıyor. 

Psikanalitik kuramın yaklaşımıyla çözümlenmeye çok uygun bir roman Sahne’de Ölüm. Yazarın Freud’un kuramlarını karşılayan karakterler yarattığı söylenebilir. Her olayın/durumun altında cinsel dürtülerin yer alması, her imgenin ahlaki yasakları akla getirmesi, roman boyunca kullanılan dil, özellikle hatırlama anlarında eşyalara yüklenen anlamlar ve bu eşyaların betimlenmesi sırasında seçilen sözcükler psikanalitik çözümlemeye yatkınlığın bir göstergesi.

Sahnede Ölüm, toplumsal/bireysel tabuları, ahlaki değerleri sorgulayan yaklaşımı ve dilindeki şiirsellik ile okurların ilgisini çekebilecek bir roman.

15 Kasım 2013 Cuma

Selim İleri
Radikal Kitap Eki 14.11.2013 


Karıkoca Dalloway’lerin Virginia Woolf romanında ilk kez görünmeleri 
Dışa Yolculuk’ta. 



John Lehmann Kendine Ait Bir Kadın’da Virginia Woolf’un ilk romanı Dışa Yolculuk’u 1912’nin sonlarında “ateşli ve yoğun bir çalışmayla yeniden gözden geçirmeye” başladığını belirtir. Eser 1913 Mart’ında “Duckworth aile işletmesinin onayına” sunulur ve “büyük bir hevesle” kabul edilir.
Ne var ki Virginia Woolf –yaşamı boyu sürecek- bunalımlardan birinin pençesine düşmüştür. Dışa Yolculuk ancak 1915’te yayımlanır.
Dışa Yolculuk’un Fransızca çevirisini 1970’lerde Vedat Günyol’un kira evlerinden birinde görmüştüm. Hocam Vedat Günyol kitabı armağan etmişti. Bir yandan da, Dışa Yolculuk’un uzatılmış, hatta “geveze” bir roman olduğunu söylemişti.
Vedat Bey’in Virginia Woolf’tan gözdeleri Dalgalar ve Mrs Dalloway’di. Bana gelince, “geveze” Dışa Yolculuk’u bölük pörçük okumuş, Fransızca çevirinin tadına varamamıştım ya da o Fransızca çevirinin altından kalkamamıştım.


Dışa Yolculuk 1980’lerin sonunda bir kez daha karşıma çıkacaktı: Paris gezisinden dönen Peride Celal bana iki ciltte toplanmış, büyük boy, Virginia Woolf/bütün romanlarını getirmişti. Güneşli bir güz öğleden sonrası, Valikonağı’ndaki evinde armağan ediyordu...
Woolf’un ilk romanını nihayet okumuştum. Sızılı bir tat aldığımı hatırlıyorum.
Anlatı sanatlarının özüne ulaşanlar, özellikle romanda, ilk romanda yazarın sonraki eserlerinde yol alacak geniş bir yelpaze olduğunu vurgularlar. Dışa Yolculuk da öyledir. Gerçi Virginia Woolf Gece ve Gündüz’de klasik sayılabilecek bir anlatımı yeğleyerek kendi sonraki yolunda gitmemiştir. Ama Dışa Yolculuk hem klasik anlatışı hem de yepyeni bir dile getirişi iç içe barındırır.
Tuhaf olan bu ilk romanın, ikinci roman Gece ve Gündüz’den çok daha yenilikçi özellikler göstermesidir. İkinci roman Gece ve Gündüz âdeta Dışa Yolculuk’un gerisindedir.
Yine Lehmann şöyle değerlendiriyor:
“Bir ölçüde E. M. Forster stili bir toplumsal güldürü oluşturarak başlayan roman giderek ara ara, Virginia Woolf’un daha sonra yazdığı olgunluk yapıtlarını bile gölgeleyebilecek denli, yepyeni bir boyut, görsel ve şiirsel bir düzey kazanır.”
Dışa Yolculuk şimdi yetkin bir çeviriyle dilimizde (Kırmızı Kedi Yayınları). İlknur Özdemir’in çevirisiyle. İlknur Özdemir çeviri edebiyatımızın son dönemdeki en çalışkan ve en önemli kişilerinden biri, bence ‘başta gelen’ kişi. Ayrıca benim için bir güvence kişisi: İlknur Özdemir çevirmişse, o kitabı mutlaka okumak ihtiyacını duyuyorum.
Zaten Dışa Yolculuk’u da sanki ilk kez okuyorum. Yazılışından bugüne yüz yıl geçmiş bir roman, üstelik bir ‘ilk roman’; öte yandan gencecik, dipdiri kalmış bir roman.
Karıkoca Dalloway’lerin de ‘Virginia Woolf romanı’nda ilk kez görünmeleri Dışa Yolculuk’ta. Gerçi ana kişiler değiller, bununla birlikte heyecan uyandırıyorlar. Yazarın Mrs Dalloway’e hangi duyuşlardan geçerek ulaştığını düşünmeden edemiyorsunuz...
Usta Peride Celal Dışa Yolculuk’un bildik gemiyle deniz yolculuğu romanlarından farkı üzerinde durmuştu. Onun Güz Şarkısı da gemiyle deniz yolculuğu romanlarındandır ve hayli ürpertici bir sonla noktalanır. Peride Celal buna rağmen Dışa Yolculuk’un bütünüyle kendine özgü atmosferi üzerinde durmuş; bu atmosferde ironiyle trajik olanın iç içeliğine değinmişti. Gerçekten öyle.
Dışa Yolculuk’ta Bayan Dalloway, dünyanın, hayatın güzelliklerle dolup taştığını kavrayabilmek için gençliğin geçip gitmesi gerektiğini söyler. Ama bu roman belki bu aymazlığın önüne geçebilir. Mutlaka okuyun.
Özlem Akalan
Vatan Kitap Eki 15.11.2013 


Sylvia Plath’ın tek romanı “Sırça Fanus”, hem kitabın yayınlanışının hem de şairin ölümünün 50. yılında bir kez daha Türkçede. Romandaki “Ölebileceğim düşüncesi kafamda bir çiçek, bir ağaç gibi sakince biçimlendi” sözleriyle henüz 19 yaşındayken intiharı kafasına koyan yazar yazdıkları kadar, yaşamıyla da edebiyatın kült isimlerinden biri oldu.




Bir roman projem var; aylardır, yıllardır zihnimde evirip çevirdiğim. Bir türlü mesafe katedemiyorum. Çünkü romanın kahramanlarından birinin intihar etmesi gerekiyor. İşin tüm “esprisi” orada. İntihar fikrinden “fazlasıyla” uzak olduğumdan intihar için bir türlü elle tutulur bir sebep bulamıyorum. Aşk acısı? Klasik. Mutsuzluk? Kim alabildiğine mutlu ki? Çocukluk travmaları? Kitabı en az 500 sayfa uzatır! İntihar eden edebiyatçılarla ilgili makaleler, araştırmalar okudum. Çevremde bu “işi” denemiş olarla konuştum. Yine de kafamda oturtamadım. Daha doğrusu oturtamamıştım. Ta ki, Sylvia Plath’ın “Sırça Fanus”unu okuyana kadar. Yazar, bu tek romanında yarattığı karakter Esther Greenwood’u “öyle güzel” intiharın eşiğine sürüklüyor ve defalarca geri döndürüyor ki, “Aslında hayatı o kadar da kötü gitmiyordu, neden ölmek istiyor ki?” diye soran benim gibi en Pollyanna okuru bile en sonunda ikna ediyor. Yanlış anlaşılmasın lütfen, yazar intiharı özendirmiyor; ancak karakterinin derin umutsuzluğunu, kararsızlığını ve gelecekte başına geleceğini düşündüğü şeylerden çok korktuğunu çok güzel anlatıyor.
19 yaşındaki Esther Greenwood, okul hayatı boyunca hep en iyi olmuş, Bostonlu sıradan bir kızken, moda ağırlıklı bir kadın dergisinden aldığı bir aylık bursla New York’a gider. 1953 yazıdır. Amerika’nın farklı yerlerinden gelmiş 11 kızla birlikte dergi için çalışan Esther, kendini moda delisi ya da fazla muhafazakar kızlardan ziyade asi ve alaycı Doreen’e yakın hisseder. Kızların bir aylık New York maceralarının fonunda, Esther’in 8 yaşındayken babasını kaybettiğini, Buddy adında eski sevgilisini ve gelecek planlarını öğreniyoruz. Ne var ki dergideki editörü Jay Cee’nin “Okulu bitirince ne yapmayı düşünüyorsun?” sorusu Esther’in hayatına bir bomba gibi düşüyor. Hep profesör olup şiir kitapları yazmak ya da şiir kitapları yazıp editör olma hayalleri kuran Esther’in dilinden “Aslında pek bilmiyorum” sözleri dökülür. İşte bu, sonun başlangıcıdır. Çünkü bir kez kafası karışmıştır.
Burs bitip Boston’a döndüğünde, ünlü bir yazarın yaz dersleri için başvurusunun kabul edilmediğini öğrenen Esther önce roman yazmaya koyulur. Bu konuda fazla tecrübesiz olduğuna karar verip annesinden steno dersleri almayı planlar. Bu fikrinden de, tezini bitirme düşüncesinden de birkaç saat içinde vazgeçer. “Sonra üniversiteyi bir yıl erteleyip bir çanak çömlek ustasının yanında çıraklık yapmayı düşündüm.
Ya da Almanya’ya gidip Almancayı iyice öğrenene kadar garsonluk yapabilirdim. Planlar kafamdan birbiri ardına aceleci tavşanlar gibi hoplayarak geçiyordu.” diyen 
Esther’in uykuları kaçmıştır. Günlerce, haftalarca gözünü kırpmayan, yemek yemeyen ama hepsinden önemlisi ne okuyup ne de yazabilen Esther soluğu Gordon isimli psikiyatrın muayenehanesinde alır. İlk görüşte nefret ettiği Gordon ikinci randevuda elektroşok tedavisi uygulamaları gerektiğini açıklar. Berbat bir elektroşok deneyiminin ardından Esther tek bir çıkış yolu kaldığını anlar. İş, intihar yöntemini seçmeye kalmıştı. Bileklerini kesmeyi dener önce; sonra kendini asmayı; denizde dibe dalarak boğulmayı bekler ama her defasında bir mantar gibi su yüzüne çıkar hatta Fitzgeraldvari bir atmosferde, gelgite bırakmak ister kendini. Sonunda bir kutu uyku hapı yutar ve kendini evin bodrumundaki daracık bir boşluğa gizler. Annesinin onu bulması günler alır; öyle ki Esther’in kaybolduğu, polisin onu aradığı haberi gazetelerde bile yayınlanır. Sonunda bir akıl hastanesinde gözlerini açar. Sonra bir başka akıl hastanesi. 




YARI OTOBİYOGRAFİ
Sylvia Plath’ın 1963 yılında Victoria Lucas mahlasıyla kaleme aldığı “Sırça Fanus”, yazarın hayatından pek çok iz taşıyor. Roman karakterinin 19 yaşında olduğu 1953 yılında Sylvia da 19 yaşındadır. O da Boston, Massachusetts doğumludur. Esther’in annesi Alman göçmeni, Sylvia’nınki ise Avusturya göçmenidir; babaları ise böcekbilimci. 
Roman kahramanı gibi Sylvia’nın da bir erkek kardeşi vardır. İkisinin de babası kızlar henüz sekiz yaşındayken ölür. Tıpkı Sylvia Plath’ın, babasının ölümünün ardından dinden uzaklaşması gibi Esther de Hristiyanlığa uzaktan bakar.Yazar, Esther gibi burs kazanarak üniversitenin ilk yılında bir ay süreliğine moda-kadın dergisi Mademoiselle’de staj yapar; sonuç her iki karakter için de hayal kırıklığıdır elbette. Romanda Esther, hangi intihar yöntemini seçeceğine karar vermek ve cesareti olup olmadığını görmek için bileklerinden önce ayak bileklerini kesip kan akıtır. Artık herhalde söylememe gerek yoktur; bu, Sylvia’nın da ilk intihar denemesi olur. 
Esther karakteri gibi, ilk depresyon belirtilerini 19 yaşındayken Harvard’daki bir seminerden red cevabı alınca gösteren Sylvia, elektroşok terapisinin ardından ilk gerçek intihar girişiminde bulunur. Tahmin ettiğiniz gibi; uyku ilaçları içer, evin bodrumuna saklanır. Üç gün sonra bulunur ve daha fazla elektroşok gördüğü psikiyatri kliniği günleri başlar. Sylvia’nın klinik masrafları ve okul bursları, yazar Olive Higgins Prouty tarafından karşılanır; romanda Prouty karşımıza Philomena Guinea olarak çıkıyor. İsim ve mekanlardaki birtakım değişiklikler dışında yaşadıkları, hissettikleri ve olay örgüsüyle yarı otobiyografinin ötesinde bir roman aslında “Sırça Fanus”.




TED HUGHES ETKİSİ
Yaşamının ilk 19 yılını roman kahramanı Esther Greenwood’un ağzından anlatan Sylvia Plath, kitabın ilk baskısı yayınlandıktan bir ay sonra intihar eder. “Sırça Fanus”, yazarın kendi adıyla ilk kez 1967 yılında yayınlanır. 1979 yılındaysa romanın sinema uyarlaması gelir. 
Kimilerine göre 1956 yılında İngiliz şair Ted Hughes ile evlenip çoluk çocuğa karıştıktan sonra yazamama sürecine girmesi ölümünün tetikleyicisi olmuştur. Romanın bir bölümünde Esther, bu en büyük korkusunu arkadaşı Buddy vasıtasıyla şöyle dillendiriyor: “Bir de Buddy Willard’ın sinsi ve bilgiç bir tavırla, çocuklarım olduktan sonra kendimi farklı hissedeceğimi ve artık şiir yazmak istemeyeceğimi söyleyişini anımsıyordum. Belki de gerçekten evlenip çocuk doğurduktan sonra insanın beyni yıkanmış gibi oluyor ve ondan sonra totaliter bir devletin kölesi gibi duyuları körelerek yaşayıp gidiyordu.”
Yine de gerçek şu ki, ölümünden önceki son birkaç ayı, onun şiir adına en verimli dönemlerinden biriydi. Zira ölümünden sonra derlenen “Ariel” şiir derlemesindeki 26 şiiri, bu sancılı döneme aitti.
Büyük bir tutku ve aşkla, tanıştıktan kısa süre sonra evlendiği İngiliz “Poet Laureate” (devlet tarafından seçilen başşair) Ted Hughes, hiç kuşkusuz Sylvia Plath’ın sonunu hazırlamıştır. Hughes’un 1961 yılında tanıştığı şair Assia Wevill ile yaşadığı aşk, Plath’ın çocuklarını da alarak evi terk etmesiyle sonuçlanır. Hem iş hem de biri iki yaşında diğeri dokuz aylık iki çocuğun bakımını üstlenmek Plath’ın kaldıramayacağı bir yüktür. Sonunda gazı açar, evdeki fırının içine başını sokar. Hem çocuklarla ilgilenen hem de intihar eğilimli Plath’a göz kulak olan hemşire eve geldiğinde artık çok geçtir. 
Kimilerine göre aslında Sylvia Plath gerçekten intihar etmek istememiştir; bu, onun en güçlü yardım çığlığıdır. 
Çünkü ölmeden önce komşusuna evden kaçta çıkacağını sormuş, kapısının üzerine doktorunu aramalarını söyleyen bir not bırakmıştır. 
İşin en ürpertici yanı, Assia Wevill’in de 1969 yılında Plath’ın yöntemiyle intihar etmesi. Ancak o, dört yaşındaki kızını da kendisiyle birlikte ölme sürükler. 
Bu noktada, intiharın genetik kodlarda saklı olduğuna inananların tezlerini güçlendirecek bir bilgi vermek istiyorum: Hughes ile Plath’ın oğlu Nicholas da, 47 yaşında kendini asarak intihar etti; sebep ağır depresyon.
“Sırça Fanus” romanında da yazdığı gibi kendisine ne imkanlar sunulursa sunulsun “hep aynı sırça fanusun içinde kendi ekşimiş havasında bunalacağına” inanan Sylvia Plath, psikiyatri kliniğinden çıktığında biraz olsun rahatlamıştı; “Bütün o ateş ve korkudan arınmıştım. 
Şaşılacak kadar sakindim. Sırça fanus başımdan bir metre kadar yukarıda asılı duruyordu. Artık hava alabiliyordum”. Bu sözleri yazmasına rağmen yine de umutsuzdu Plath: “Hiç ama hiç emin değildim. Bir gün, herhangi bir yerde o boğucu çarpıtmalarıyla sırça fanusun yeniden üzerime inmeyeceğini nasıl bilebilirdim?” Ve indi de sırça fanus şairin üzerine, henüz 31 yaşında nefessiz bıraktı hayatı boyunca korku içinde yaşayan Plath’ı. 

MEZAR TAŞI MESELESİ VE "DADDY"
Sylvia Plath öldüğünde henüz eşi Ted Hughes’dan boşanmamıştı. Dolayısıyla mezar taşının üzerinde Sylvia Plath Hughes yazar. Bu da mezarın defalarca tahrip edilmesine neden olur. Şairin hayranları, ki bunların çoğu doğal olarak Ted Hughes’dan nefret etmektedir, mezar taşının üzerindeki Hughes soyadını silmek için uğraşırlar. Hem Sylvia Plath hem de Assia Wevill’in ölümünün sebebi olarak Ted Hughes’un uyguladığı şiddeti gösteren feministler her fırsatta şairi eleştirirken, Plath da doğal olarak bir feminizm ikonuna dönüştü. 
Şiirlerinde kişisel konulara ağırlık veren ve Türkçeye “itirafçı şiir” olarak geçen “confessional poetry” akımının ilk temsilcilerinden olan Plath, 1962’de yazdığı “Daddy” (Babacığım veya Babişko olarak çeşitli kereler Türkçeye çevrildi) şiiriyle tarzı zirveye taşıdı. Şairin meşhur “Her kadın bir faşiste tapar” sözünün de geçtiği ve şiddet, Yahudi soykırımı, korku, nefret gibi ögeler taşıyan bu şiirin de yer aldığı “Ariel” kitabına önsöz yazan Robert Lowell hem Plath’ın kişiliğini hem de akımı şu sözlerle özetliyordu: “Tüm şarjörü dolu bir silahla Rus ruleti oynamak gibi.”

KİTAPTAN BÖLÜMLER

“Ben on dokuz yaşındayken bekâret en önemli konuydu. Dünyadaki insanları Katolikler ve Protestanlar ya da Cumhuriyetçiler ve Demokratlar ya da beyazlar ve zenciler, hatta erkekler ve kadınlar olarak değil de biriyle yatmış ve yatmamış olanlar diye ikiye bölünmüş olarak görüyordum, iki insan arasındaki tek kayda değer fark buymuş gibi geliyordu.”

“Uzaklarda kusursuz bir erkek görüyor ama o erkeğin yakına gelir gelmez hiç de uygun biri olmadığını anlıyordum. Hiç evlenmek istemeyişimin nedenlerinden biri de buydu. Hayatta en son istediğim şey sonsuz güvenceye kavuşmak ve okların atıldığı yay olmaktı. Ben değişiklik ve heyecan istiyordum. Dört Temmuz bayramındaki havai fişeklerden fışkıran rengarenk kıvılcımlar gibi her yöne atılmak istiyordum.”
“O sabah bir başlangıç yapmıştım. Kendimi banyoya kilitledikten sonra küveti ılık suyla doldurup bir jilet çıkarmıştım. Romalı bir düşünüre nasıl ölmek istediğini sorduklarında damarlarını ılık banyo içinde kesip açacağını söylemişti. Bunun kolay olacağını sanıyordum, küvete uzanıp bileklerimde çiçeklenen kızıllığın berrak suyun içinde dalga dalga kabarışını izleyerek gelincik rengi köpüklerin altına kayıp uykuya dalacaktım.”
“Bayan Guinea’ya minnettar olmam gerektiğini biliyordum ama hiçbir şey hissedemiyordum. Bayan Guinea bana bir Avrupa ya da dünya turu bileti vermiş olsaydı da fark etmeyecekti. Çünkü nerede olursam olayım bir gemi güvertesinde, Paris’te bir sokak kafesinde ya da Bangkok’ta hep aynı sırça fanusun içinde kendi ekşimiş havamda bunalıyor olacaktım.”


Kaynak: http://vatankitap.gazetevatan.com/haber/olebilecegim_dusuncesi_kafamda_sakince_bicimlendi/1/21774