Blog

Pascal Mercier etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pascal Mercier etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ağustos 2014 Çarşamba

Mert Tanaydın

Edebiyat Haber 07.2014 


610052_2
Bizim Pascal Mercier olarak tanıdığımız yazar aslında felsefeci Peter Bieri. II. Dünya Savaşı’nın sonlarında, tüm Avrupa ve dünya kavrulurken diplomatik, finansal ve fiziksel dağların korunaklı kıldığı İsviçre’de, başkent Bern’de 1944’te dünyaya gelmiş Bieri.
Babası klasik müzik bestecisi. Kolejden sonra üniversite eğitimini kendi kentinde dilbilim üzerine görmekteyken, yeniden kurulan dünyada aşka verilen fırsatı kullanarak Londra’ya gitmiş. Orada İngilizce ve Hint bilimleri eğitimi görmüş. Yirmilerinin başında Latince, İbranice, Yunanca ve Sanskritçe bilen Bieri, Heidelberg’te felsefeye devam etmiş. 1970’lerde bilişsel psikoloji ve beyin üzerine çalışmış, Kaliforniya’daki Berkeley’de, Harvard’da, Berlin’de, Kudüs Üniversitesi’nde araştırmalar yapmış, dersler vermiş, 80’lerden itibaren Almanya’daki çeşitli üniversitelerde (Heidelberg, Marburg, Berlin) görev yapmış. Üniversitenin neredeyse şirketleri andıran performans ölçümlerine dayalı bir kurum haline geldiğini öne sürerek, emekliliğini istemiş, son yıllarda dışarıdan dersler veriyor. Tüm bunları yapan Bieri, doksanlarda içindeki yazarı, Pascal Mercier’yi de keşfetmiş ya da icat etmiş. Alman eğitim sisteminde yazarlara sıcak bakılmadığından (!), mecburiyetten. Ülkemizde Mercier’nin romanları Kırmızı Kedi Yayınları tarafından yayımlanıyor. Artık herkesin bildiğini sandığım Lizbon’a Gece Treni dışında da sarsıcı yapıtları var.
Sanatçının başarı takıntısının ne tür sonuçlara yol açtığına dair okunabilecek romanı Sahnede Ölüm, İlknur Özdemir çevirisiyle raflarda yerini almıştı. Sanatsal yönü oldukça gelişmiş bir burjuva ailesinin, yetimhaneden yetişmiş olmasına rağmen kusursuz bir piyano tamircisi ve hevesli bir besteci olmuş bir baba, talihsiz bir kazaya kadar güzel ve başarılı bir balerin olan, zengin aile kızı bir anne ve her biri tutkularını kontrol etmekte zorlanarak büyümüş bir oğlan (Patrice) ve bir kız (Patricia) ikiz kardeşten oluşanailenin etrafında kurulmuş, yoğun ve gergin bir roman ortaya çıkarmış Mercier. Piyano tamircisinin bestelerine yönelik tutkusunun, cinai sonuçlara bile ulaşan boyutları, sadece kendisini değil ailesini de sürüp götürecektir. Romanda kültürle dopdolu ailenin hiç beklenmedik bir şiddet eylemiyle hayatlarının tamamen değiştiği âna kadarki tüm öykülerini iki kardeşin birbirlerine yönelik yazdığı içdökme defterlerinden öğreniyoruz, bir bakıma komşu kahve masasında unutulan defterleri karıştıran davetsiz bir göz olarak. Mercier belki de romanında aktardığı pek çok duyguyu, kendi müzisyen babasıyla yaşamış Bieri’den esinlenmiştir.
Yakın zamanda, Mercier’nin son romanı Lea da, Neylan Eryar çevirisiyle okurlara sunuldu. Mercier’nin bir kere daha müziğe, başarı takıntılı müzisyene, bu sefer baba-kız üzerinden, aile ilişkilerine, kültürel olarak üst seviyede aşk denklemlerine geri döndüğü söylenebilir. Annesini kaybettikten sonra kemana tutkusunu yönlendiren genç Lea’nın, önce ilk öğretmeni Marie Pasteur’e, ardından gösterişli burjuva öğretmeni David Levy’ye sanki bir âşık gibi kendini kaptırmasına şahit olan babasının ağzından, genç müzisyenin ve tabii ona hayran babasının trajedisine kulak misafiri oluyoruz. Genelde Mercier, romanlarında ilk odağa aldığı ya da anlatıcı olarak seçtiği karakterlerinin, kendi buhranları içerisinde yollara düşmüşken karşılaştıkları ya da kendilerini analiz ederken hayat hikâyesine ulaştıkları, sonradan ortaya çıkan insanların anlatılarını çok daha iştahlı anlatıyor. Bu romanda da asıl anlatıcı, başarılıyken bir başka trajedi nedeniyle işinden ayrılmış bir cerrah. Tercih edilen paralel kurgu, Sahnede Ölüm’de olduğu gibi iki farklı defter/kardeş biçiminde değil de, daha çok dinlenilenin hikâyenin içine serpiştirilmesi şeklinde oluşturulmuş. Romandaki bazı ipuçları, Bieri’nin, bu sefer Hollandalı baba Martijn Van Vliet olduğunu sezdiriyor.
Sanatın kusursuzluğa giden, bir ömür boyu sürecek bir hazırlık olduğu klasik müzik alanında, kendilerini takıntılarına kaptırıp halihazırdaki yeteneklerini hor gören kahramanlarıyla Pascal Mercier romanları, okurlara derinlikli birer uyarı sanki: Zamane trajedileri insanların aymazlıklarıyla gelir.

Kaynak: http://www.edebiyathaber.net/kultur-basari-hirsi-ve-trajedi-merciernin-yapitaslari-mert-tanaydin/

30 Temmuz 2014 Çarşamba

Söyleşi: İlknur Özdemir
Vatan Kitap Eki 30.10.2013 


Pascal Mercier, Türk okuruna adını Lizbon’a Gece Treni ile duyurdu.  Roman hem antik diller öğretmeni Raimund Gregorius’un hem de Portekiz’de Salazar rejimine başkaldıran bir doktorun hikâyesinin eşliğinde okuru içsel bir yolculuğa çıkarırken insanın varoluş nedeni ve hayattaki yeri konusunda da kendini sorgulamasını sağlıyor. Romandan alıntılar internetteki bloglarda, Twitter’de, Facebook sayfalarında defalarca yer aldı, paylaşıldı. Şimdilerde 14. Baskısına ulaşan romana duyulan ilgi hâlâ devam ediyor.  Yazarın bir başka romanı Sahnede Ölüm de bu ay Türk okuruyla buluştu. Her iki kitabın çevirmeni olarak yazarla kısa bir söyleşi yapmak istedim, beni kırmadı ve sorularımı yanıtladı. Yazarlıkta asıl adını kullanmayan Pascal Mercier’ye bunun nedenini de sordum, yanıtı aşağıda.
 Bay Mercier, Türkiye’de Lizbon’a Gece Treni adlı kitabınızla ünlendiniz. Kitap kısa sürede 14. baskıya ulaştı. İşin ilginç yanı, kitabın ilk baskısı bundan 6 yıl önce, başka bir yayınevinde, yine benim çevirimle çıkmıştı, ancak sesini pek duyuramamıştı. Beş yıl sonra, 2012’nin Haziran’ında şimdiki yayınevim Kırmızı Kedi’de yeniden yayımlandı ve adeta okurlar kitabı yeni keşfetti. Hâlâ olumlu yazılar, övgüler çıkıyor roman hakkında, internette, bloglarda yer alıyor, alıntılar yapılıyor, özellikle de Prado’nun sözleri. Lizbon’a Gece Treni’nin böylesine büyük bir başarıya ulaşacağını tahmin etmiş miydiniz? Almanya ve Almanca konuşulan ülkelerde ve çevirisinin yayımlandığı yerlerde durum nasıl?

Kitap 34 dile çevrildi ve dünya yüzünde toplam 3,5 milyon kopya satıldı. Hayır, böyle bir başarı elbette beklemiyordum. Özellikle Prado’nun metinlerindeki varoluşsal konulara ilgi duyacak insanlar bulunacağını düşünmüştüm, ama bu sayılara ulaşacağı aklıma gelmemişti.

Sizce bu büyük başarının nedeni nedir?

Okurlarım bana genellikle iki neden söylerler: Varoluşsal temaların önemi ve sonra kitabın dili, yaratılan atmosfer ve şiirsellik.

Romanın başlarında baş karakterin son derece etkileyici bir biçimde anlatılması sayesinde Raimund Gregorius, tıpkı Gonçarov’un Oblomov’u gibi unutulmaz bir roman kahramanı oluyor. Bu karakteri yaratırken aklınızda bir örnek var mıydı, şahsen tanıdığınız ya da hakkında okuduğunuz, hayatından ve kişiliğinden etkilendiğiniz biri?

Hayır herhangi bir örnek yoktu. Romanlarımdaki kahramanların hiçbiri için bir kişiyi örnek almadım. Kahramanlarım tamamıyla içimden doğdu ve kendi iç dünyamın bazı bölümlerini temsil ediyorlar.

Lizbon’a Gece Treni’nde bazen Gregorius bazen de Amadeo Prado baş kişi olarak çıkıyor karşımıza. Bu iki kişiden hangisi başrolde ve neden?

Biri ötekinin önünde değil. İkisi de aynı derecede önemli,  ama farklı biçimlerde. Her ikisi de kelime sevdalısı, her ikisi de birer şair, ama hayatları birbirinden o kadar farklı ki, birbirine uyumlu farklı kişilikler diyebiliriz bu duruma.  

Kitapta çokça yer alan bir kavram da yalnızlık. Sizce insanın en büyük sorunu yalnızlık mı?

İnsanın en büyük sorunu diye bir şey yoktur. Ama yalnızlık herkesin hayatında belirleyici bir güçtür. Ondan korkarız ve yaptıklarımızın çoğunu bu korku yüzünden yaparız.


Prado’nun hikâyesinde baba-oğul ilişkisi çokça işleniyor. Bu konu Sahnede Ölüm’de de farklı bir açıdan yer alıyor. Baba-oğul ilişkisi sevdiğiniz bir tema mı?

Her ikisinde de baba-oğul ilişkisini işlemiş olsam da konuları bambaşka. Ortak olan husus şu: İnsan babasıyla (ve annesiyle) çatışarak kişiliğini bulur.  Ancak Gece Treni’nde, babayla olan ilişki aynı zamanda siyasi bir temaya sahip, Sahnede Ölüm’de ise çok kişisel: Başarısızlık. Baba-oğul ilişkisinin en sevdiğim konu olduğunu söyleyemem.   

Romanlarınızın kahramanlarını yaratırken felsefeden ne ölçüde yararlandınız? Edebiyatla felsefeyi nasıl birleştiriyorsunuz?

Felsefede de edebiyatta da mesele, bir şeyi zihnimizde yeniden canlandırma ve yaşananların anlaşılması. Felsefede bu hatırlama kavramsaldır, konu düşüncelerin saydam olmasıdır. Edebiyatta ise konu poetik bir saydamlıktır, duyumsal ve poetik yoğunluk ve cümlelerdeki ezgidir. Her ikisinin de mevcut olduğu romanlar özellikle ilginç gelir bana: düşünceye dayalı sorular ve poetik yoğunluk. Benim bütün kitaplarım böyledir. Varoluşsal temalara ise tabii felsefeden alışkınım.

Sahnede Ölüm’de bir aile tajedisi var. Heinrich von Kleist’ın Michael Kohlhaas adlı novellasına koşut gidiyor. Neden tam da bu temayı seçtiniz?

Babanın duygusal derinliğini iyice araştırmak için bir araçtı Kohlhaas. Bu karaktere duyduğu hayranlık baba hakkında pek çok şeyi açıklıyor bize.

Lizbon’a Gece Treni sinemaya da uyarlandı. Ben filmi İstanbul’da izledim. Romandan biraz eksikti. Sizin hoşunuza gitti mi ve hangi açılardan filmle roman arasında farklar var? Filmlerin romanların özünü yetersiz aktardıklarını düşünür müsünüz?

Bu konuda genel bir düşüncem yok. Lizbon’a Gece Treni’nde durum şöyle: Film, romanın atmosferini yer yer yakalamış, birkaç tane yoğun poetik sahne de var. Ama ne yazık ki pek çok şey de basitleşmiş, hem eylemde hem de diyaloglarda.  Vasat olmuş.

Lizbon’a Gece Treni ile Sahnede Ölüm arasındaki temel farklılıklar nelerdir?

Temada farklar var. Sahnede Ölüm’de tema müzik ve iki kişinin arasındaki yakınlık, Lizbon’da ise şiir ve siyaset. Bunlar farkların bir kısmı. Çok önemli bir farklılık, anlatıcının bakış açısında var: Sahnede Ölüm, birinci tekil şahsın yoğun anlatımından besleniyor, Lizbon’a Gece Treni ise kişilerle anlatıcının arasındaki mesafeden, ki bu mesafenin kendi yoğunluğu ve kendi büyüsü var.

Her iki kitabı da yeniden yazma fırsatınız olsaydı, neleri değiştirirdiniz ve neden?

Hiçbir şeyi değiştirmezdim.

Bugüne kadar yazmış olduğunuz romanlar arasında sizi en çok hangisi tatmin etti? Aklınızda başka romanlar var mı?

Böyle bir derecelendirme yok benim gözümde. Hepsini seviyorum. Ve evet, yazmaya devam edeceğim.

Son bir soru: Neden takma adla yazıyorsunuz?

İlk başta korunma amacıylaydı. Bir profesörün roman yazmaya başlaması birtakım zorluklar yaratabilir. Sonra da değiştirmedim ve takma adla yazmayı sürdürdüm.
Asuman Kafaoğlu-Büke
Radikal Kitap Eki 10.10.2013 
İlkçağ düşünürlerinden Protagoras (İÖ 481-420) felsefe kitaplarına en önemli sofistlerden biri olarak geçmiştir. Anadolu ve Yunan topraklarında çok gezmiş ve yerinde gözlemler yaptığı için ayrıca da çok etki yaratmış bir felsefecidir. Sofistler genç öğrencilerine siyaset, retorik ve pratik yaşamın doğrularını öğretmeyi iş edinmişlerdi. Protagoras da hayatını farklı şehirlerde gezerek, yeni öğrenciler bularak yaşadı. Gözlemlerine dayanan “insan her şeyin ölçüsüdür” sözüyle ün kazandı. Gezdiği yerlerde çok farklı doğruların olduğunu görmüş, her toplumun kendi çıkarlarına göre ahlaki doğrular belirlediğini söylemek istemiştir bu ünlü sözüyle.
Ahlak kuramcılarının hâlâ en önemli sorunudur doğru ile yanlışın tanımı. Doğruların her insana göre değiştiğini söyleyen filozoflar, başka bir deyişle, ahlaki görelelikten yana olanlar ile mutlak ahlak kurallarının doğruluğuna inananlar binlerce yıldır tartışmaya devam ederler. Her insan için ve her şartta yanlış olan bir olgu bulmak ne kadar mümkündür konusunu bu hafta okuduğum Sahnede Ölümromanıyla yeniden düşündüm. Bazı toplumlarda tabu sayılan şeyler, diğerlerinde sayılmaz. Bazı insanlar için zorunlu doğrular, diğerleri için hiç de zorunlu değildir. Lizbon’a Gece Treni romanıyla ülkemizde de beğenilen Pascal Mercier, Sahnede Ölüm ile insanlığın en tabu konularına el atıyor.
Pascal Mercier adını romanlarında kullanan yazarın gerçek adı, Peter Bieri. Romanlarını sahte isimle yazmasına rağmen, felsefe metinlerini Bieri adıyla imzalıyor. Felsefe yazmadığında da Bieri, Mercier adıyla felsefenin ana temalarını ele alan romanlar yazıyor. Akademik olarak zihin felsefesi ve dil ile ilgilenmesine rağmen romanlarında daha genel felsefe ikilemlerini ve ahlak tartışmalarını ele alıyor. Tabu sayılan bazı toplumsal yasakların ardında insan doğası mı yatıyor gibi can alıcı sorular etrafında yaratıyor hikâyesini.
Kendini kabul ettirememenin acısı
Sahnede Ölüm bir aileyi anlatıyor. Baba, dünyanın en ünlü piyano markası Steinway’ın akortçusu olarak isim yapmış biri. Berlin’de konser salonları, konservatuarlar, solistler ve Karajan gibi ünlü şefler piyano konusunda onun uzmanlığına güveniyorlar. Oysa o, özel yeteneğe sahip olduğu bu işi küçümsüyor ve hayatını beste yapmaya adamak istiyor. Aslında hayatı, bestelerinin reddedilişin hikâyesi. Ailenin trajedisi de hayatta bir tek tutkusu olan bu adamın sürekli geri çevrilmesi üzerine kurulu. Bestelediği operaları birbiri ardına, hiç durmadan, dünyanın bir yerlerindeki yarışmalara yolluyor ve her seferinde aynı olumsuz yanıtı alıyor. Bu reddediliş karısıyla ikiz çocukları Patrice ve Patricia üzerinde derin iz bırakıyor hatta kendi varlıklarını ortaya koymalarını engelliyor.
Pascal Mercier büyük bir ustalıkla bu durumun nasıl da hayatı engelleyen bir unsur olduğunu anlamamızı sağlıyor. Roman, Patrice ve Patricia adlı ikiz kardeşlerin birbirlerine yazdıkları metinlerden oluşuyor ve onların satırlarından yavaş yavaş ailenin dramı çözülüyor. Roman da aynı şekilde kurgulanmış. Kardeşler, yıllar önce, yaşadıkları bir olay sonrasında (ne olduğunu söylemeyeyim, yazının girişinde değindiğim toplumsal tabular konuya ışık tutmaya yetecektir) evi terk etmişler; bu kopukluk öylesine bir şiddetle yaşanmış ki, her biri diğerinden olabilecek en uzak yere gitme arzusuyla, biri Santiago’ya diğeri Paris’e yerleşmiş. Yıllarca haberleşmeden, sadece anneleri ile bağlantıda kalarak yaşıyorlar. Ancak, haberleşmemeleri, birbirlerini düşünmedikleri anlamına gelmiyor; hatta hayatlarının her anında diğerinin imgesi var. Çocukluklarından beri konuşmadan anlaşma yeteneğine sahipler. Her hareketin öncesini, nedenini ve etkisini biliyorlar. Yaşamadan önce yaşamış gibiler.
Bir gün, yıllarca aileden uzak yaşamlar sürdükten sonra, kardeşler korkunç bir haber alınca eve dönmek zorunda kalırlar. Babaları sansasyonel bir cinayet işlemiştir. Tosca operasının başrollerinden birini isteyerek ve bilerek öldürür. Kardeşler eve gelene kadar evin etrafını kuşatmıştır gazeteciler. Roman bu noktadan sonra geri dönüşlerle bu olaya kadar geçen zamanı anlatır. Çocukluk anıları, annenin dengesiz davranışları, baba ile ilişkiler ve ayrı yaşadıkları yıllarda hayatlarına giren önemli insanları anlatırlar. Patrice’in hayatı kız kardeşinin olmadığı duraklama dönemine girer; oysa Patricia ilerlemeye çalışır hayatta. Bir sevgili edinmiş, işinde başarılı olmuş ve kendince bir rutin oluşturmuştur. Patrice’in hayatı böylesi bir düzenden yoksun görünür. Hasta bir çocukla ilişkisi etrafında gelişmiş bir hayatı olduğunu anlarız. Mercier akıllıca bir şekilde Paco adını verdiği küçük çocuk ile Patrice’in çocukluğuna gönderme yapar. İsim benzerliği bir yana, Paco sanki Patrice’in ruhu sakatlanmış çocukluğunun simgesidir. Onun iyileşmesi, Patrice’in çocukluğu ile barışması anlamına gelecektir.
Cinsel dürtüler
Sahnede Ölüm, çok karmaşık aile ilişkilerini anlatıyor. Kimse masum değil bu hikâyede. Karakterler sanki Freud’un kuramlarından yaratılmış gibiler; her arzunun altında cinsel dürtüler yatıyor ve her serbest çağrışım, akla ahlaki yasakları getiriyor. Pascal Mercier’in dili, Freudçu çözümlemelere çok yatkın. Patrice ile Patricia, çok küçük yaşlardan beri her şeyi hatırlıyorlar ve o günlerde neler hissettiklerini de benzer şekillerde dile getiriyorlar. Elbette bu pek realist görünmüyor, hastalıklı bir hatırlama oyunu oynuyorlar sanki. Her davranışı, her sözü, her nesneyi sadece hatırlamakla kalmıyorlar, aynı zamanda bu fenomen her ne ise, onun yarattığı etkiyi de hatırlıyorlar. Böylece evdeki her eşyanın hikâyesi var. Aynanın, piyanonun, yatağın, vb... böyle sürüp gidiyor. Romanın bir noktasından sonra bu denli hatırlamanın ve hatıralar içinde yaşamanın hayatı imkânsız kıldığını görüyoruz. Aslında romanı da durdurmaya başlıyor bu detaycılık. Kahramanlar bunu görebiliyorlar mı? Hiç sanmıyorum. Yazar da bu denli hastalıklı bir hatırlama oyununun garipliğine dikkat çekeceğine, normalleştirme için aşırı çaba harcıyor. Sahnede Ölüm felsefi ve psikoanalitik temalarıyla ilginç ama en çok da toplumsal tabuları zorlamasıyla okurların ilgisini çekecek bir roman.

11 Mart 2014 Salı




Lizbon’a Gece Treni romanıyla
milyonlarca okur ve hayran edinen
Pascal Mercier,
Lea’da yine baba-evlat teması
üzerine yoğunlaşırken derin duygular,
mantık dışı anlar, suç ve suçluluk kavramları üzerine düşündürüyor.

Lea annesinin ölümünden sonra büyük bir yalnızlığa düşer ve kendi iç dünyasına çekilir. Babasının bile girmesine izin vermediği bu dünyadan onu, Bern Garı’nda duyduğu ve hayatında bir dönüm noktası olan bir keman sesi çıkarır. Tutkuyla ve hırsla keman çalarak dış dünyayla bağlantı kuran Lea’nın olağanüstü bir yeteneğe sahip olduğunun ortaya çıkmasıyla birlikte baba-kızın hayatları ve ilişkileri yıllar içinde önlenemez şekilde değişir. Zirveye çıkmak uğruna bütün değerlere sırt çeviren kızının sevgisini ve yakınlığını yitirmemek uğruna seçtiği yol, baba Martijn van Vliet’i şaşırtıcı bir karara yöneltecektir.

1 Ocak 2014 Çarşamba




BirGün Kitap Eki 137. SayıBaşak Baysallı


Romanlarında Pascal Mercier, adını kullanan yazarın gerçek adı, Peter Bieri. Felsefeci kimliğinin ardında yazdığı kitaplarında gerçek adını kullanan yazar, romanlarında Pascal Mercier adını tercih ediyor. Dil ve zihin felsefesi alanında çalışmasına rağmen romanlarında ahlak felsefesi etrafındaki temaları öne çıkarıyor. 2004 yılında yayımlanan, varoluş, yalnızlık, yabancılaşma gibi temaları birleştiren ve bireyin içinde bulunduğu durumu sorgulayan “Lizbon’a Gece Treni”nden sonra, “Sahnede Ölüm” ile okurların karşısına çıkıyor Mercier. Kırmızı Kedi Yayınevinden çıkan kitabın çevirisi İlknur Özdemire’e ait. 

İlknur Özdemir’in Pascal Mercier’le yaptığı bir röportajda yazarın edebiyat-felsefe ilişkisine dair söyledikleri dikkat çekicidir: “Felsefede de edebiyatta da mesele, bir şeyi zihnimizde yeniden canlandırma ve yaşananların anlaşılması. Felsefede bu hatırlama kavramsaldır, konu düşüncelerin saydam olmasıdır. Edebiyatta ise konu poetik bir saydamlıktır; duyumsal ve poetik yoğunluk ve cümlelerdeki ezgidir. Her ikisinin de mevcut olduğu romanlar özellikle ilginç gelir bana: Düşünceye dayalı sorular ve poetik yoğunluk. Benim bütün kitaplarım böyledir. Varoluşsal temalara ise tabii felsefeden alışkınım.”

Felsefenin meselelerini edebiyatla birleştiren Pascal Mercier, Sahnede Ölüm’de insanlığın tabuları, doğrunun ya da yanlışın ne olduğu, yaşananların algısının insandan insana değiştiği, ahlakın nasıl algılandığı gibi konulara yer veriyor. Yüzyıllardır tartışılan bu sorulara zaman zaman felsefeci zaman zaman da yazar kimliğiyle bir yanıt arıyor. 

Roman, karmaşık aile ilişkilerini ele alıyor. Baba, ünlü piyano markası Steinway’in akortçusu olarak tanınan ve bu alanda sözüne güvenilen biri; ancak o, bu işi küçümsüyor ve beste yapmak istiyor. Tüm hayatını bu isteği gerçekleştirmeye adıyor. Bu noktada okur istek, arzu, hırs duygularıyla yüzleşiyor. Tutkunun ve başarı hırsının insanı nasıl ele geçirdiği, zamanla nasıl şekillendirdiği, etrafındakilerle - en yakınlarıyla bile - ilişkilerini nasıl etkilediği üzerine düşünmeye başlıyor. Bundan sonraki bölümler babanın sürekli reddediliş hikâyesi etrafında gelişen aile trajedisini anlatıyor. Babanın bestelerinin farklı yarışmalarda reddedilişi, karısı ve ikiz çocuklarının psikolojisinde derin izler bırakıyor. Onların yaşamı algılayışına, kendilerini tanıma yolculuğuna eşlik eden, babanın tutkusu ve reddediliş hikâyesi. Özellikle çocuklarının kişilik gelişiminde babanın içinde bulunduğu ruhsal durumun etkileri ele alınıyor. Yazar, bu durumun, hayatı nasıl da zorlaştırdığı üzerinde okuru düşündürüyor. İkiz çocuklardan Patrice’in kitabın bir yerinde söyledikleri bu açıdan önem taşıyor: “Başarı istemiyorduk, çünkü o yabancılaştırıyordu, başarı arzusu, sende gördüğümüz gibi, insanı tahrip edebiliyordu. Başarısızlığın peşinden gittik. Senden daha iyi yapmak istiyorduk; başarısızlığın altında inlemek yerine, ondan yararlanıp kendimizi bulmak istiyorduk.”

Sahnede Ölüm, Patrice ve Patricia adlı ikiz kardeşlerin birbirlerine yazdıkları mektuplardan oluşuyor. Bu mektuplarla ailenin yaşadıkları yavaş yavaş çözülüyor. Yaşadıkları bir olay nedeniyle yıllar önce evi terk eden ve birbirlerinden olabildiğince uzağa giderek orada yeni yaşamlar kuran kardeşler, yıllarca haberleşmeden, sadece anneleriyle bağlantı kurarak yaşıyor. İnsanlığın tabuları ikiz kardeşlerin birbirleriyle ve anneleriyle olan ilişkileri ekseninde ele alınıyor. Okur, bu ilişkiler aracılığıyla doğru-yanlış/iyi-kötü gibi zıtlıkların yanında sevgi, aşk, acıma, korku gibi duygularla insan doğasını ve toplumda yaratılan tabuları anlamaya/anlamlandırmaya çalışıyor. 

Bir gün, hiç beklemedikleri bir haber alan kardeşler, eve dönmek durumunda kalıyor. Kurgu, bu noktadan sonra zamanda kırılmalar ve geriye dönüşlerle bu olaya kadar geçen zamanı anlatmaya başlıyor. Çocukluk anıları, annenin dengesiz psikolojisi, baba ile annenin birlikteliği, babanın kendileri ile ilişkisi, ayrı yaşadıkları süre boyunca hayatlarına giren insanlar yine mektuplar aracılığı ile ele alınıyor. Patrice ve Patricia’nın birbirlerinden ayrı kaldıkları dönemde yaşadıkları anlatılanlarda öne çıkıyor. Patricia bu zaman diliminde hayata tutunabilmek için çaba göstermiştir. Patrice ise, hasta bir çocuk olan Paco etrafında bir hayat kurmuştur. Yazar, Paco ile Patrice’in çocukluğuna gönderme yapıyor. Okur, Paco ve Patrice’in ilişkisinin ele alındığı bölümlerde kullanılan imgelerle bu göndermeye ulaşıyor. Paco’nun hastalığı, Patrice’in ruhundaki bunalıma ışık tutuyor. Patrice’in çocukluğuna dair bu bunalımı, Paco’nun hastalığı ile somutlaşıyor. 

Bu karmaşık ilişkilerin ortasında okurun belki de en çok sorguladığı kavramlardan biri, masumiyet. Okur, Kimin masum/suçsuz, kimin suçlu olduğu; bir suçun olup olmadığı gibi sorulara roman boyunca yanıt arıyor. Her bir karakterin ruhsal açmazları, gerilimleri bu sorulara tek bir yanıtın verilebilmesini zorlaştırıyor. 

Psikanalitik kuramın yaklaşımıyla çözümlenmeye çok uygun bir roman Sahne’de Ölüm. Yazarın Freud’un kuramlarını karşılayan karakterler yarattığı söylenebilir. Her olayın/durumun altında cinsel dürtülerin yer alması, her imgenin ahlaki yasakları akla getirmesi, roman boyunca kullanılan dil, özellikle hatırlama anlarında eşyalara yüklenen anlamlar ve bu eşyaların betimlenmesi sırasında seçilen sözcükler psikanalitik çözümlemeye yatkınlığın bir göstergesi.

Sahnede Ölüm, toplumsal/bireysel tabuları, ahlaki değerleri sorgulayan yaklaşımı ve dilindeki şiirsellik ile okurların ilgisini çekebilecek bir roman.