Blog

Tanıtım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tanıtım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Eylül 2014 Çarşamba



“Kuşkusuz Woolf’un 
en yoğun eseri,
çağımızın da en olağandışı romanlarından biri.”


J. L. Borges






Virginia Woolf’un, yakın arkadaşı, karizmatik, biseksüel yazar Vita Sackville-West için yazdığı Orlando, eğlenceli, fantastik bir ‘sahte biyografi’. Canı istediğinde bukalemun gibi biçim, daha doğrusu cinsiyet ve kimlik değiştiren tarihi bir karakterdir Orlando. Erkek olarak başladığı hayatını kadın olarak sürdürür, on altıncı yüzyılda soylu bir aileye doğar, birkaç yüzyılı hızla yaşar, bir gecede cinsiyet değiştirir, yirminci yüzyılın ilk yarısına bir kadın yazar kimliğiyle ulaşır. Erkekken, İngiltere Kralı tarafından İstanbul’a büyükelçi olarak gönderilir; Çingenelerin arasında da yaşar, saraylarda da; edebiyat sevdalısı, melankolik bir şairdi. Viktorya Dönemi değerlerini eleştiren ve cinsiyet, özgüven, hakikat, kimlik, kişinin toplumdaki yeri, edebiyat gibi konulara şiirsel bir üslupla dokunan Woolf’un kendi deyişiyle Orlando, yazarlık yaşamında tasasız bir tatil; kafaları karıştırıyor, ne yana döneceği belli olmuyor ve bu yüzden de keyifli.


"Ama bırakalım başka kalemler söz etsinler cinsiyetten ve cinsellikten; biz bu tür itici konulardan elimizden geldiğince çabuk ayrılıyoruz. Orlando yıkanmış, kadının da erkeğin de giydiği türden Türk işi cepken ve şalvar giymişti; durumunu gözden geçirmek zorundaydı. Orlando’nun hikâyesini sempa­tiyle izlemiş olan her okurun ilk düşüncesi, durumun güvenil­mez ve son derece utandırıcı olduğu. Genç, soylu ve güzeldi, uyandığında kendini öyle bir konumda bulmuştu ki, mevki sahibi bir genç hanım için bundan daha hassas bir durum ola­maz. Çıngırağı çalsaydı, çığlık atsaydı ya da bayılsaydı onu suçlayamazdık. Ama Orlando hiç de kaygılanmış görünmü­yordu. Bütün hareketleri bilinçliydi, hatta önceden tasarlan­dığına yönelik işaretler gösterdiği düşünülebilirdi. Önce ma­sanın üzerindeki kâğıtları dikkatle inceledi; şiire benzeyenleri aldı, koynunda sakladı; sonra, neredeyse açlıktan ölse de kaç gündür yatağının yanından ayrılmayan Silifke tazısını çağırdı, onu besleyip tüylerini taradı; sonra beline bir çift tabanca sok­tu; sonra büyükelçilik giysilerinin bir kısmını oluşturan birkaç dizi zümrütü ve Doğu’nun en güzel incilerini doladı boynu­na. Bu iş de bitince, pencereden eğildi, alçak sesle ıslık çaldı, çöp kutusundan dökülen kâğıtların, anlaşmaların, pusulaların, mühürlerin, balmumlarının filan kapladığı harap, kan lekesi içindeki merdivenden indi, avluya çıktı. Orada, kocaman bir incir ağacının gölgesinde eşek sırtında bir Çingene beklemek­teydi. Başka bir eşeği de yularından tutuyordu. Orlando ba­cağını eşeğin üzerinden aşırdı, böylece İngiltere’nin Osmanlı devletindeki büyükelçisi sıska bir köpeğin eşliğinde, eşek sır­tında, yanında bir Çingene’yle İstanbul’dan ayrıldı."

8 Eylül 2014 Pazartesi

Enis Batur’dan kısa, kıpkısa, kıssa metinler… Türkçe Edebiyat’ın en üretken yazarından, denemede önemli olanın nitelik olduğunu kanıtlayan, dolu dolu bir kitap: Dalgınlık Kursları. 
Bir desen ya da “snapshot” tadında, dili incelikli, bilgileri derinlikli, okurda ummadığı ilgiler, meraklar uyandıran denemeleriyle bir Enis Batur kitabı. 
Tanıyanları, takipçileri için olmazsa olmaz, kaldıysa yeni tanışacaklar için ufuk açıcı. Küçük güzeldir diyenler için.

“İçimize dışımıza kış indiğinde, uzun geceler boyu, bacalarımız tütsün isteriz.
Ocağımızdaki ateş diri kalsın.
İlkyaz ufukta göründüğünde, doğa kıpırdamaya koyulur, ağaçlar ve hayvanlar harekete geçer.
Can silkinir.
Yazla birlikte, açık denizler köpüklenir, ırmaklar kabarır.
Su bize erişsin, kıyılarda bekleriz.
Neden sonra güz çıkagelir, bütün renkleri elden geçirir, rüzgâr keder tınılarını dener.
Kendimizi yoklarız.
Şiir bütün mevsimlere, dönüşümlere eşlik etmek için köşesine çekilir ya da köşesinden fırlar.
Dumandır, kıpırdanıştır, su zerresidir, yoklamadır.
Hayatımızdaki yerini az çok farkederek ona borçlanırız.
Ustanın dediği gibi, şair, kimse kendisinden birşey beklemediğinde bile en iyi şiirlerini bundandır yazmayı sürdürür.”
1980 sonrası Türkiye şiirinin usta kalemi Haydar Ergülen, bu kez düz yazılarını bir araya getirdiği Vefa Bazen Unutmaktır ile okurla buluşuyor.
Bireysel olandan toplumsal olana, edebiyattan-şiirden tarihe kara bir leke olarak geçen katliamlara, ötekileştirilenlere uzanan geniş bir yelpazede son dönem Türkiyesinin sosyo-politik ortamına bir şairin penceresinden bakıyor.



“Vefalı olmak, unutmamak değildir. Nedense hep karıştırırız, belki de unutmaya eğilimli olduğumuzdan, her şeyi unuttuğumuzdandır bu yanılgı. Oysa bazen tam tersine, vefamızı göstermek, vefalı olduğumuzu anlatmak için unutmak, unutmak, unutmak gerekir. Unutmak, her zaman alçaklık değildir çünkü, bazen de bağışlamaktır. Aslında hiç unutamadığımız bir şeyi, bir tür bilgelik bilgisiyle, maskesiyle de diyebiliriz, hiç hatırlamıyormuş gibi yapmak da unutmanın erdemlerinden biri sayılabilir. Hem unutmazsak nasıl vefalı olabiliriz ki? Vefa, bazen bir insanı, bir anı, bir durumu unutmaktır, o insana rağmen elbette, o ana, yaşantıya, duyguya, duruma gösterdiğimiz vefa sebebiyle. Bırakalım şimdi ‘vefa bir semtten ibaretmiş meğer’ diye şairane, cümle kırması dizeler kurmayı, aslında vefa o ‘semt’ten hiç ayrılmamaktır, ayrılıp da üstüne timsah gözyaşları akıtmak değil! Vefalı olmak için unutmak zorundayız. Tuhaf mı geldi bu cümle? (...) Aşktan ihanete, tutkudan bağlılığa, dostluktan yoldaşlığa, fedakârlıktan inada, tüm duygularda ve değerlerde bir içerik değişimi, öz yitimi, boyut düşümü yaşanıyor. Vefayı bile reklam ettiklerine bakılırsa, bu hafifleme hayli sürecek demektir. O yüzden bu hafifliğe razı olmaktansa, vefayı unutmak daha vefalı bir davranış bile sayılabilir...”

8 Ağustos 2014 Cuma



José Saramago'nun bu çarpıcı öyküsü, kimseyi varlığına inandıramadığı bilinmeyen bir adanın peşine düşen bir adamın ve tüm hayatını geride bırakarak bu arayışa katılmaya gönüllü bir kadının hikâyesini anlatır.


Bu çocuksu, masumane öykü, derin mimarisiyle birlikte ele alındığında birden kılık değiştiriyor ve Swift’i ya da Voltaire’i aratmayacak parlak bir felsefi metne dönüşüyor. Anlatı teknikleriyle oyunlar oynayan büyük yazar, okura yeniden harika bir okuma zevki sunuyor.


Emrah İmre’nin Portekizceden çevirisi ve Birol Bayram’ın desenleriyle okurun minör başyapıtlarından olacaktır Bilinmeyen Adanın Öyküsü.


“Saramago görünüşte sade bir öyküyü basit bir dille ve masum karakterlerle aktarıyor; okurlar, hayalperestler ve âşıklar psikolojik, romantik ve toplumsal altmetinleri fark edecektir.” 
Publishers Weekly



31 Temmuz 2014 Perşembe



64 sayfa 978-605-4927-50-0 6 TL.

“Ayrıca mahkûm öyle köpek gibi itaatkâr görünüyordu ki, sanki bayırlarda dolaşsın diye serbest bırakılsa idam başlarken geri dönmesi için ıslık çalmak yeterli olacaktı.”


Franz Kafka’nın Ceza Sömürgesi, garip ve ürpertici atmosferiyle, okuyana, “neyse ki bir rüyaymış” demeyi istetecek denli tedirgin ediciliğiyle ve en önemlisi suç ve ceza arasındaki ilişkiye farklı bir bakış açısı getirmesiyle dikkat çekiyor.
Adı verilmeyen bir adada, ıssız ve bunaltıcı bir vadide, acımasız bir zekâyla kurgulanmış bir mekanizmanın, suçlu ya da suçsuz olmasına bakılmaksızın, savunması alınmaksızın mahkûm kılınmış insanları bürokratik bir katılıkla ve doğal kabul edilen bir yaklaşımla “cezalandırdığı” bir törene, suskun bir gezginle birlikte tanık olur okur. Bir yanda duygusal açıdan olaya mesafeli duran ‘tanık’ gezgin, öbür yanda yasama, yürütme ve yargı yetkilerini kendinde toplamış ve bu sorumluluğu kendini kurban etme derecesine vardıran subay. İkisi arasındaki tezat, edilgenlik/etkenlik, kuşku/inanç, akıl/duygu gibi zıt kavramları mercek altına alıyor ve bunları gerçeklikle baş etmenin karşıt olasılıkları olarak okura sunuyor.
Birinci Dünya Savaşı’nın başladığı sırada kaleme alınan bu uzun öykü, aynı zamanda 20. yüzyılla birlikte patlak veren, insanın insana karşı totaliter bir acımasızlık sergilediği ve bütün Avrupa’yı etkisine alan şiddet yüklü atmosferin, kendisi bilincinde olmasa da, Praglı Kafka’yı da nasıl eline geçirdiğinin izlerini taşıyor.




124 sayfa 978-605-4927-51-7 9 TL.


“Düşünceme göre, insanın bu iki yanı ayrı ayrı yaşayabilseler, hayatlarının bütün çekilmez tarafları ortadan kaybolup gidecek ve bu ikiliden günahkâr olanı, namuslu ikizinin isteklerinden ve vicdan azabından kurtulmuş halde kendi yolunda ilerleyecekti.”

Dr. Jekyll ve Mr. Hyde, insan varoluşundaki tezat yönleri hissetmeye başlamış, ancak toplumun katı ahlaki kalıplarının birini yücelttiği, ötekisini iğrenç ve suçlu kıldığı bir dönemde, çift yönlülük üzerine yazılmış, modern bir mit haline gelmiş bir hikâyenin kahramanıdır.
Hayatı konumuna yakışır şekilde, ahlaki açıdan kusursuz yaşamaya çalışan bir doktorun, yaradılışının getirdiği, çevresi tarafından kolay kolay kabul edilmeyecek yanlarını bastırmaktan usandığı bir anda, insanı ikiye –iyiye ve kötüye– ayıracak tıbbi bir yöntem geliştirmesiyle ortaya çıkar Jekyll ile Hyde’ın tuhaf vakası. Umduğunun aksine, gitgide kuvvetlenecek “kötü”nün karşı kefesi salt iyiliğe değil, doktorun sıradan kişiliğine kalacak ve zamanla denge neredeyse tamamen saklı kişiliğin, toplumsal adalet ve kurallar açısından ters davranan Mr. Hyde’ın lehine dönecektir.
19. yüzyılın sonlarına doğru, edebiyatla uğraşanların neredeyse doktorlardan daha fazla farkına vardığı benliğin çetrefil yanlarına dair bu klasik Stevenson metni, defalarca aslına sadık olarak ya da çeşitlemeleriyle filme de aktarılmış, karakterinin çift yönlülüğü ezoterik hallerden eşcinselliğe, cinai hallerden esrikliğe kadar farklı biçimlerde yorumlanmıştır.


168 sayfa
978-605-4927-52-4

15 TL.

Başka Yollar sürüyor. İlk satırından başlayarak bir dizi halinde gelişeceği, bütünlenmesi için geniş zamanlar gerekeceği belli olan otobiyografisinin bu yeni kitabında, Enis Batur, üç ayrı odak üstünden konaklıyor: Doğduğu ve çocukluğunu geçirdiği şehre bir dönüş seferi; biri bütün dünyayı, ötekisi kendisini ilgilendiren iki savaşın ortasında yaşadığı gelgit; 20 yaşından bu yana serüvenine bir gölge gibi eşlik eden bir roman kahramanıyla yüzleşme. Ve bütün kitabı kateden şahdamar: Nasıl, ne kadar anımsaya-bilir, neden unutmak isteriz?
Enis Batur, Mürekkep Zaman'da, arkeologların farklı tabakalar halinde yeraltında bekleyen antik kentler için uyguladıkları kazı tekniklerini andıran bir üslûpla, Hayat'ın içinden kendi hayatına yaklaşıyor.

30 Temmuz 2014 Çarşamba


260 sayfa
978-605-4927-53-1

21 TL.


Usta şair Şükrü Erbaş’ın külliyatına şiirlerinden sonra bütün yazılarıyla devam ediyoruz.

Şükrü Erbaş, zaman zaman öyküye yaklaşan denemelerinin, şiirsel düzyazılarının bir bölümünü İnsanın Acısını İnsan Alır'da bir araya getirdi. Yazılarında  bireysel acılara, hayal kırıklıklarına, yalnızlığa yer verirken toplumsal olanı da dışarıda bırakmıyor.





“Ayrılık ne biliyor musun? Ne araya yolların girmesi, ne kapanan kapılar, ne yıldız kayması gecede, ne güz, ne ceplerde tren tarifesi, ne de turna katarı gökte... İnsanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık.” 

Sadet Özer
Vatan Kitap Eki 17.07.2014 


Geçen yıl ABD’de yayımlanan, çok satanlar listelerinden inmeyen ve yaz kitabı olarak önerilen “Yalnız Kadınlar Yazı”, plajlar ve sahil kasabaları üzerine kafa yoran, bu neşeli ortamın ardında saklı kalan travmaları ele alan bir roman.


"Yalnız Kadınlar Yazı” geçen yıl ABD’de yayımlandığında, People Magazine, Vanity Fair, The Oprah Magazine ve Good Housekeeping dergileri tarafından yazın okunacak en iyi romanlardan biri seçilmişti. Uzun süre New York Times çok satanlar listesinde yer alan roman, üç arkadaşın yıllara uzanan arkadaşlıklarını, hayatla ilişkilerini, değişimlerini ele alıyor.
Romanın kahramanları 1931 yılında birer üniversite öğrencisidir. Lily, Bugie ve Nick. Budgie ile Lily’nin çocukluk arkadaşı, Lily ve Nick ise ilk görüşte aşık bir çifttir.
Ancak aradan geçen yedi yıl içerisinde Budgie’yle Nick’i evlenir. Lily ise 6 yaşında kızı gibi sevdiği kızkardeşine bakmaktadır.

Derken yine yaz gelir ve Lily, çocukluğundan beri her yaz yaptığı gibi yaz mevsimini Rhode Island, Seaview’da geçirecektir. Bu yazın da öncekiler gibi gibi sakin, hatta nerdeyse sıkıcı denecek kadar huzurlu geçeceğini sanmaktadır. Ancak artık görüşmediği Budgie ve Nick’in evli bir çift olarak Seaview’a geleceklerini öğrenince tüm huzuru kaçar.

Çünkü hem Budgie’nin dostluğunu yeniden kazanmak için uğraşacak hem de Nick’e tahammül etmek zorunda kalacaktır. Üstelik günlerini çılgın teyzesine ve kız kardeşi Kiki’ye bakmakla geçiren Lily, kendini kalbi kırılmış ve ihanete uğramış hissetmektedir. Ve tabii ki, eski dostu ve sevgisinin gelişiyle tüm yaralarının kabukları kalkacak, gizlenen sırlar ortaya dökülecektir. Romanın başından beri beklenen kasırga ise üç arkadaşın hayatında yaşanacakların adeta metaforudur.

“Yalnız Kadınlar Yazı” her ne kadar bir aşk ve arkadaşlık ilişkisi üzerine kurgulanmış olsa da arka planda toplumsal değişimleri, Hitler’in Avrupa’da yükselişine, artan Yahudi karşıtlığına ve yaklaşmakta olan II. Dünya Savaşı’na da değiniyor. Yazarı Beatriz Williams romanın oluşumunu ve şekillenmesini ise şöyle anlatıyor:
“Eşimin ailesi Connecticut eyaletinin güneydoğusunda yaşıyor, burası o şiddetli New England kasırgasının meydana geldiği bölgeye çok yakın, bu nedenle fırtına beni uzun zaman büyülemiştir. Kasırganın meydana geleceğini kimse bilmiyordu, o günkü hava tahminleri sabah saatlerinin güneşli ve öğleden sonra hafif rüzgârlı olacağı şeklindeydi.
Ancak kasırganın hızı üçüncü seviye olarak tespit edildi. Dalgalar 6 metreyi bulan tsunami benzeri bir büyüklüğe ulaşmıştı. Sahildeki yerleşim merkezleri tamamen silindi. Bunun üzerine bölgedeki bu kasabalar ve plaj yaşantısına dair hayatları düşünmeye başladım.”

Haluk Kalafat
Radikal Kitap Eki 11.07.2014 




Yalnız Kadınlar Yazı’nı okudum. Arka kapak yazısına bakıp bir aşk romanı olduğuna karar vermiş, tatile giderken yanıma almıştım. Çok beklentim yoktu ama beni şaşırttı. Hallice bir aşk romanı Yalnız Kadınlar Yazı, hatta iyi bile denebilir. Zaten çok iyi bir aşk romanı yazmak kolay olmasa gerek sanıyorum.
Kendimce iki neden buldum bu savı desteklemek için: Birincisi herkes âşık olur ya da olduğunu sanır. Ve aşk bu ya, herkesin aşkı kendince en güzelidir. Ya da şöyle ifade etsem belki daha anlaşılır olur: Aşk meselesi herkesin bir fikrinin olduğu, kendince uzman olduğu bir konu, tıpkı futbol gibi. Hani kimse oynanan futbolu beğenmez ya... Kime sorsan teknik direktör olsa daha iyi takım çıkaracaktır ya da orada babası olsa o topa daha düzgün vuracaktır…
Bulduğum ikinci neden ise şu: En güzel aşk hikâyeleri zaten yazılmıştır ve de toplumların ortak hafızalarına çoktan kazınmıştır, daha iyisini ya da farklısını yazmak öyle kolay değildir.
“Beyaz dizi”nin çok ötesinde
“Aşk olsun”, illa iyi bir aşk romanı olması gerekmez diyorsanız; “beyaz dizi” türünden binlercesi kolaylıkla yazılıyor, aynı kolaylıkta okunuyor. Kendi çapımda hafif uzman sayılırım beyaz dizi konusunda. Nedir bu beyaz dizi olayı diye arka arkaya onlarcasını okuyarak bir süre eğlenmiştim. Kırmızı Kedi Yayınevi’nin yayımladığı Yalnız Kadınlar Yazı da ilk bakışta bu kategoride yer alıyormuş gibiydi. İtiraf edeyim yazarımız Beatriz Williams şaşırttı beni. Temiz bir aşk romanı kabul, ama bu kadarla kalmıyor. Merakla okuttu kendisini bana.
İki nedenle şaşırdım: Birincisi, romanda her şey temel beyaz dizi kalıplarına, trüklerine uyuyor görünüyordu ama aslında uymuyormuş da uyuyormuş gibi karışık bir durum oluştu finalde. İkincisi, 1931 ile 1938 yılları arasında geçen hikâye, dönemin ABD’sinde Manhattan orta-üst sınıfının “yazlık” alışkanlıklarının, ekonomik kriz sonrasındaki halinin iddialı olmayan bir tahlilini alttan alta yapıyor. Üstelik bunu yaparken beni iki kez ters köşeye yatırdı.


Trüklere kanma, trüksüz kalma
Beatriz Williams’ın sırrı, benim gibi onu tanımayan okur için, basitliğinde. Basit bir hikâye kuruyor. Güzel ama güzelliğinin farkında olmayan, naif ama akıllı bir genç kadın ile yakışıklı, uzun boylu başarılı bir Amerikan futbolu oyuncusu birbirlerini ilk görüşte sever. İkisi de New York’un “köklü” ailelerinden gelmektedir. İkisinin de ailesi zengindir. İkisi de üniversitede okumaktadır, ikisi de başarılıdır...
“Köklü” ailelerin üzerine atlayacağı türden bir ilişkidir bu; lakin iki sorun vardır. İlki can sıkıcıdır; genç adamın babası Yahudi’dir. İkincisini bu kadar ciddi değildir, Yahudi baba 1929 krizinden büyük bir finansal yara alarak çıkmıştır; şirketinin batmakta olduğu söylentisi vardır ama genç kadının ailesi iki genci rahat rahat bakabilecek durumdadır.
Almanya’da Hitler rejiminin yükselişini satır aralarında okuruz; beyaz, orta sınıf mensubu Amerikalıların Yahudilere karşı yaklaşımının biraz limoni olduğunu da anlarız. Yahudi baba meselesi zorludur yani. Genç kadın, annesinin değil ama babasının açık fikirliliğine güvenmektedir. Hatta bu konuyu tartıştıkları bir seferinde babasının neredeyse bir sosyalist olduğunu bile söyler. Ancak erkek arkadaşını babasıyla tanıştırmaya getirdiğinde babası büyük tepki gösterir; hatta küçük bir kalp krizi geçirir.
Bu aşamadan sonra ilişkileri imkânsız aşka dönüşür ve gizli buluşmalar, çözüm planları yapılır.
Bu izlek klasik bir aşk hikâyesi. Bunlar 1931’de oluyor. Ancak yazarımız öyküyü iki zaman diliminde anlatıyor. Bir bölüm gençlerin aşkının filizlendiği 1931’i, diğer bölüm 1938 yazında genç kadının her yıl ailecek yazlığa gittikleri Rhode Island’ı ve yazlık bölgesinin özel olarak en lüks bölümü olan Seaview’ü anlatıyor.  1938’de, genç kadın henüz altı yaşındaki kızkardeşine bakmaktadır ve dünyayla ilişkisini büyük ölçüde kesmiştir. Yazlığa geldiğinde eski sevgilisinin en yakın arkadaşıyla evlenip Rhode Island’da kendilerine yakın bir eve taşındıklarını öğrenir. Tüm yaz boyunca eski sevgilisi ve eski arkadaşıyla görüşmek zorunda kalır.



Beatriz  Williams’ın bir kitabını daha okursam basit anlatımının tuzağına düşmeyeceğimi sanıyorum, ki biraz araştırdım toplam üç kitabı var. İlk kitabı Overseas ve üçüncü kitabı The Secret Life of Violet Grant. Üç romanı da 20. yüzyılın ilk yarısında geçiyor. Bir tür mikrotarih çalışması gibi romanları ama illa ki bir aşk hikâyesi etrafından anlatıyor ne söyleyecekse.
Fırtınalı bir son
Williams, Yalnız Kadınlar Yazı’nda, ki yeri gelmişken belirteyim romanın orijinal ismi A Hundred Summer, 1929 krizi sonrası sarsılan orta-üst sınıfın püriten ahlakının sahteliğini, yüzyılın başlarına kadar gözde bir tatil beldesi olan Seaview’ün çökmekte olan sosyal yaşamını, II. Dünya Savaşı öncesi toplumsal gerginliği atmosfer olarak kullanıyor.
Romanı Seaview’ün çöküşüyle noktalandırıyor. Ama fiziki bir son bu. Noktanın bir de adı var: New England Kasırgası. Bu kasırga 1938’de Kuzey Amerika’nın kuzeybatı sahilini yıkıp geçen ABD tarihinin en büyük doğa felaketlerinden birisi. Birçok sahil yerleşimi zarar görmüş fırtınadan ama kumsala sıfır inşa edilen ve çoğu ahşap olan Seaview villaları tümüyle okyanusa karışmış. Geriye birkaç binanın taş temeli kalmış.
Seaview’ün yok oluşu yazar için muhtemelen bir anlamda bir kafa yapısının da sonunu temsil ediyor. Romanda olayları genç kadının gözünden takip ediyoruz. Yorumları bir kadının gözünden alıyoruz. Bu açıdan bir kadın romanı.
Lakin küçük bir sorun var. Romanı anlatanın etrafında dönüp duran dolaplardan çok az haberi olmalı ki, olayları onunla birlikte öğrenen okur meraklansın. Bu durumda kahramanımız bir iyilik ve naiflik timsali bir genç kadın oluyor. Bu biraz sinir bozucu olabiliyor. Ama bu kadın kahramanımızın “güçsüz”, “kendi ayakları üzerinde duramayan” biri olduğu anlamına gelmiyor; sadece melek kadar saf kendisi…  Zaten kitabı da “beyaz dizi” trüklerine yaklaştıran özelliği bu. Ama dediğim gibi trüklere aldanmamak gerekiyor.

YALNIZ KADINLAR YAZI

People Magazine, Vanity Fair,

O: The Oprah Magazine ve Good Housekeeping dergileri

tarafından yazın okunacak en iyi kitaplardan biri seçildi.


New York’ta yaşayan Lily Dane, küçüklüğünden beri her yazı ailesinin Seaview’daki evinde geçirmiştir. 1938 yılında da kendisini öncekiler gibi sakin, hatta sıkıcı bir yazın beklediğini sanır, ancak o yaz yaşanacaklar, sıkıcılıktan çok uzak olacaktır. Her şey yeni evli Budgie ve Nick’in kasabaya geleceklerini öğrenmesiyle başlar. Budgie eskiden Lily’nin en yakın arkadaşı, Nick ise eski nişanlısıdır. Nick ile Lily’yi birbirine bağlayan bağların göz ardı edilemeyecek kadar güçlü ve karmaşık olması iki genci uzun zamandır unuttuklarını sandıkları bir dünyaya sürükler. Oysa onları bağlayan sadece hayaller değil, müthiş bir sır ve onun getirdiği sorumluluktur da.Yalnız Kadınlar Yazı, sürükleyiciliği, akıcı anlatımı, duygusallığı, sürprizleri ve özellikle şaşırtıcı sonuyla elden bırakılamayacak bir kitap.



20. yüzyıl Amerikan edebiyatının melankolik prensesinden 
 modern bir klasik, 50. yılında elden geçirilmiş özel baskısı ile!


Daha çok şiirleriyle tanınan Plath’ın ölümünün ellinci yılında, tek romanı Sırça Fanus, gözden geçirilmiş çevirisi ve özel baskısıyla Kırmızı Kedi Yayınevi’nde. Otobiyografik yanı ağır basan Sırça Fanus, Plath’ın 1961’de yazmaya başladığı, ömrü boyunca tuttuğu günlüklerden esinlenerek üniversite yıllarını, New York’ta bir dergide stajyerlik yaptığı günleri ve psikolojik tedavisini yeniden ele aldığı bir roman. Romanı 1963 yılında takma adla yayımlatan Plath, birkaç ay sonra intihar ederek hayatına son vermiştir.
Parlak bir üniversite öğrencisi olan Esther Greenwood, New York’taki çılgın metropol yaşamıyla Boston’daki taşra durgunluğu arasındaki tezatlarda yaşayarak, aşk, cinsellik ve erkekler hakkındaki bilinmeyenleri keşfettikçe ve her alandabaşarı arzusuyla önemsizlik hissi arasındaki uçurumun yarattığı 
artan bir depresyonun etkisiyle büyük bir çöküntü yaşayarak intihara teşebbüs eder. O âna kadar mizahi ve şiirsel bir dille süren anlatı, teşebbüsün ardından başarısız ve başarılı elektro-şok uygulamaları dahil olmak üzere klinik tedavi süreçlerinin genç bir kadın üzerindeki etkilerini de aktararak neredeyse belgesel bir boyuta ulaşır. Ellilerin muhafazakâr toplumundan altmışların özgürlük mücadelelerine geçişteki edebi halkalardan biri olarak Sırça Fanus, yarım yüzyıldır modern dünyanın gençlerinin ellerinden düşmeyen bir klasik haline gelmiştir.


Fas’ın çöllerinden Marakeş pazarına gelen gizemli bir yolcu, masalcıların arasında kendi öyküsünü anlatmaya başlar: Kadir Gecesi’nde ölüm döşeğindeki babası, erkek gibi yetiştirilmiş Zehra’ya artık bir kadın olabileceğini söyleyince Zehra trajediyle masal arasında gidip gelerek kadınlığı, erkekleri ve Kuzey Afrika’nın tozlu yaşamını yeni baştan öğrenecektir. Zehra’nın, Kuzey Afrika’nın egzotik atmosferinde, hayallerle rüyaların birbirine karıştığı şiirsel bir itiraf gibi sunulan hikâyesi, yazarı Tahar Ben Jelloun’a 1987 yılında Fransa’nın en saygın edebiyat ödülü Goncourt’u kazandırmıştı. Sinemaya da aktarılan Kutsal Gece, yazarın bir önceki romanı Kum Çocuk’la birlikte ustalığının dünya tarafından tanındığı en önemli yapıtıdır.
Asuman Kafaoğlu-Büke
Radikal Kitap Eki 10.10.2013 
İlkçağ düşünürlerinden Protagoras (İÖ 481-420) felsefe kitaplarına en önemli sofistlerden biri olarak geçmiştir. Anadolu ve Yunan topraklarında çok gezmiş ve yerinde gözlemler yaptığı için ayrıca da çok etki yaratmış bir felsefecidir. Sofistler genç öğrencilerine siyaset, retorik ve pratik yaşamın doğrularını öğretmeyi iş edinmişlerdi. Protagoras da hayatını farklı şehirlerde gezerek, yeni öğrenciler bularak yaşadı. Gözlemlerine dayanan “insan her şeyin ölçüsüdür” sözüyle ün kazandı. Gezdiği yerlerde çok farklı doğruların olduğunu görmüş, her toplumun kendi çıkarlarına göre ahlaki doğrular belirlediğini söylemek istemiştir bu ünlü sözüyle.
Ahlak kuramcılarının hâlâ en önemli sorunudur doğru ile yanlışın tanımı. Doğruların her insana göre değiştiğini söyleyen filozoflar, başka bir deyişle, ahlaki görelelikten yana olanlar ile mutlak ahlak kurallarının doğruluğuna inananlar binlerce yıldır tartışmaya devam ederler. Her insan için ve her şartta yanlış olan bir olgu bulmak ne kadar mümkündür konusunu bu hafta okuduğum Sahnede Ölümromanıyla yeniden düşündüm. Bazı toplumlarda tabu sayılan şeyler, diğerlerinde sayılmaz. Bazı insanlar için zorunlu doğrular, diğerleri için hiç de zorunlu değildir. Lizbon’a Gece Treni romanıyla ülkemizde de beğenilen Pascal Mercier, Sahnede Ölüm ile insanlığın en tabu konularına el atıyor.
Pascal Mercier adını romanlarında kullanan yazarın gerçek adı, Peter Bieri. Romanlarını sahte isimle yazmasına rağmen, felsefe metinlerini Bieri adıyla imzalıyor. Felsefe yazmadığında da Bieri, Mercier adıyla felsefenin ana temalarını ele alan romanlar yazıyor. Akademik olarak zihin felsefesi ve dil ile ilgilenmesine rağmen romanlarında daha genel felsefe ikilemlerini ve ahlak tartışmalarını ele alıyor. Tabu sayılan bazı toplumsal yasakların ardında insan doğası mı yatıyor gibi can alıcı sorular etrafında yaratıyor hikâyesini.
Kendini kabul ettirememenin acısı
Sahnede Ölüm bir aileyi anlatıyor. Baba, dünyanın en ünlü piyano markası Steinway’ın akortçusu olarak isim yapmış biri. Berlin’de konser salonları, konservatuarlar, solistler ve Karajan gibi ünlü şefler piyano konusunda onun uzmanlığına güveniyorlar. Oysa o, özel yeteneğe sahip olduğu bu işi küçümsüyor ve hayatını beste yapmaya adamak istiyor. Aslında hayatı, bestelerinin reddedilişin hikâyesi. Ailenin trajedisi de hayatta bir tek tutkusu olan bu adamın sürekli geri çevrilmesi üzerine kurulu. Bestelediği operaları birbiri ardına, hiç durmadan, dünyanın bir yerlerindeki yarışmalara yolluyor ve her seferinde aynı olumsuz yanıtı alıyor. Bu reddediliş karısıyla ikiz çocukları Patrice ve Patricia üzerinde derin iz bırakıyor hatta kendi varlıklarını ortaya koymalarını engelliyor.
Pascal Mercier büyük bir ustalıkla bu durumun nasıl da hayatı engelleyen bir unsur olduğunu anlamamızı sağlıyor. Roman, Patrice ve Patricia adlı ikiz kardeşlerin birbirlerine yazdıkları metinlerden oluşuyor ve onların satırlarından yavaş yavaş ailenin dramı çözülüyor. Roman da aynı şekilde kurgulanmış. Kardeşler, yıllar önce, yaşadıkları bir olay sonrasında (ne olduğunu söylemeyeyim, yazının girişinde değindiğim toplumsal tabular konuya ışık tutmaya yetecektir) evi terk etmişler; bu kopukluk öylesine bir şiddetle yaşanmış ki, her biri diğerinden olabilecek en uzak yere gitme arzusuyla, biri Santiago’ya diğeri Paris’e yerleşmiş. Yıllarca haberleşmeden, sadece anneleri ile bağlantıda kalarak yaşıyorlar. Ancak, haberleşmemeleri, birbirlerini düşünmedikleri anlamına gelmiyor; hatta hayatlarının her anında diğerinin imgesi var. Çocukluklarından beri konuşmadan anlaşma yeteneğine sahipler. Her hareketin öncesini, nedenini ve etkisini biliyorlar. Yaşamadan önce yaşamış gibiler.
Bir gün, yıllarca aileden uzak yaşamlar sürdükten sonra, kardeşler korkunç bir haber alınca eve dönmek zorunda kalırlar. Babaları sansasyonel bir cinayet işlemiştir. Tosca operasının başrollerinden birini isteyerek ve bilerek öldürür. Kardeşler eve gelene kadar evin etrafını kuşatmıştır gazeteciler. Roman bu noktadan sonra geri dönüşlerle bu olaya kadar geçen zamanı anlatır. Çocukluk anıları, annenin dengesiz davranışları, baba ile ilişkiler ve ayrı yaşadıkları yıllarda hayatlarına giren önemli insanları anlatırlar. Patrice’in hayatı kız kardeşinin olmadığı duraklama dönemine girer; oysa Patricia ilerlemeye çalışır hayatta. Bir sevgili edinmiş, işinde başarılı olmuş ve kendince bir rutin oluşturmuştur. Patrice’in hayatı böylesi bir düzenden yoksun görünür. Hasta bir çocukla ilişkisi etrafında gelişmiş bir hayatı olduğunu anlarız. Mercier akıllıca bir şekilde Paco adını verdiği küçük çocuk ile Patrice’in çocukluğuna gönderme yapar. İsim benzerliği bir yana, Paco sanki Patrice’in ruhu sakatlanmış çocukluğunun simgesidir. Onun iyileşmesi, Patrice’in çocukluğu ile barışması anlamına gelecektir.
Cinsel dürtüler
Sahnede Ölüm, çok karmaşık aile ilişkilerini anlatıyor. Kimse masum değil bu hikâyede. Karakterler sanki Freud’un kuramlarından yaratılmış gibiler; her arzunun altında cinsel dürtüler yatıyor ve her serbest çağrışım, akla ahlaki yasakları getiriyor. Pascal Mercier’in dili, Freudçu çözümlemelere çok yatkın. Patrice ile Patricia, çok küçük yaşlardan beri her şeyi hatırlıyorlar ve o günlerde neler hissettiklerini de benzer şekillerde dile getiriyorlar. Elbette bu pek realist görünmüyor, hastalıklı bir hatırlama oyunu oynuyorlar sanki. Her davranışı, her sözü, her nesneyi sadece hatırlamakla kalmıyorlar, aynı zamanda bu fenomen her ne ise, onun yarattığı etkiyi de hatırlıyorlar. Böylece evdeki her eşyanın hikâyesi var. Aynanın, piyanonun, yatağın, vb... böyle sürüp gidiyor. Romanın bir noktasından sonra bu denli hatırlamanın ve hatıralar içinde yaşamanın hayatı imkânsız kıldığını görüyoruz. Aslında romanı da durdurmaya başlıyor bu detaycılık. Kahramanlar bunu görebiliyorlar mı? Hiç sanmıyorum. Yazar da bu denli hastalıklı bir hatırlama oyununun garipliğine dikkat çekeceğine, normalleştirme için aşırı çaba harcıyor. Sahnede Ölüm felsefi ve psikoanalitik temalarıyla ilginç ama en çok da toplumsal tabuları zorlamasıyla okurların ilgisini çekecek bir roman.

Mert Tanaydın
Radikal Kitap Eki 24.09.2013 

Belki de Nobel’li yazarlar arasında ülkemizde son yılların en çok sevilenlerinden biri José Saramago. Márquez bir adım öndedir belki, Orhan Pamuk’u saymıyorum; okur onun üslubuna, mantığına ve temalarına olabildiğince alışmış durumda. Bugün bakınca, Türkiye’deki kitabevi raflarında üçüncü kez arzı endamına şahit oluyoruz, José Saramago’nun ilk başyapıtı Baltasar ile Blimunda’nın çevirisinin. İsmi, arada Manastır Güncesi de olmuştu (Portekizce orijinali Memorial do Convento’dan esinle; ilk ve şimdiki ismi İngilizce baskısından esinle konulmuş); çevirmeni, Saramago konusunda kıdemli Işık Ergüden. Sarı kapaklarıyla rafları dolduran Saramago yapıtları, okurların zihinlerini de destansı uzunlukta cümlelere yedirilmiş mizahi bir mantıkla dolduruyor, hem okuma keyfi hem de düşünme imkânı sağlıyor.
Portekiz, Salazar tarafından yönetilen faşist bir ülkeyken, yıllar boyunca sosyalist basında görev yapan Saramago, 1974-75’teki Karanfil Devrimi’nin ardından kurulan modern düzende kendini gerçekleştirmeye, edebiyatını geliştirmeye ve romana odaklanmaya niyetlenmiş yaşı ilerlemiş ama alelade bir yazardır. İlk yapıtlarında kişisel deneyimlerini romanlaştırırken, Latin dillerinin (özellikle Portekizce ve İspanyolca) cümleciklerle genişletilebilen, sayfalar boyunca uzayan cümle kalıbını geliştirmeye başlamıştır. Devrim sonrasında özgürleşen ülkede seyahat hakkını da rahatlıkla kullanan yazar, ülkeyi karış karış dolaşır ve 1981’de Portekiz Yolculuğu adını taşıyan kitabını da yayımlar. Tüm bu süreç, bir yazarın memleketini, tarihini ve kendi olanaklarını değerlendirerek, ilk başyapıtını yazmasına imkân tanır.

Tarihten bir karakter
Portekiz tarihindeki gerçek olaylardan harekete geçer Saramago: 18. yüzyılda, saltanatın ve dini kurumların (engizisyon) ülkeyi yönettiği bir dönemde, kraliyet ailesinin veliahtları doğduğunda Lizbon’un 28 kilometre ötesinde Mafra Manastırı’nı inşa ettirme kararı vermeleriyle başlatır romanını; aynı dönemde uçma meraklısı bir rahip olan Bartolomoeu Lourenço de Gusmau’nun tasarladığı tarihin ilk uçuş aletlerinden Passarola’nın inşa sürecini, denemeleri ve sonunda engizisyonla yargılanmasını katarak kurguyu fantastik bir boyuta çıkartır (gerçektir Peder Bartolomoeu’nun hikâyesi, Jules Verne yapıtlarından çıkmış gizi gözüken bu karakteri Saramago uydurmamıştır, tarihten almıştır); ve Saramago’nun imzası haline gelecek olan, tutku dolu aşklarıyla tüm zorlukları yenecek ve bu esnada biz okurlara masalsı gelecek tüm olayları anlatacak bir çiftin eklenmesiyle tablo tamamlanır: genç ve çolak bir asker olan Baltasar, kör ama sezgileri güçlü (yıllar sonra yazılacak olan Körlük’te tek kör olmayan Doktor’un karısıyla güzel bir zıtlık sağlanmış), annesi cadı olarak engizisyon tarafından yakılmış Blimunda’yla Saramago yazınının en güzel aşklarından birini okuruz.

1982 yılında, 60’ına gelmiş ortakarar bir yazar olarak Baltasar ile Blimunda’yı yayımlatan Saramago, beklenmedik bir başarı elde eder: Sadece kendi ülkesinde fenomen olmakla kalmaz, Portekiz’in Avrupa Ekonomik Topluluğu’na alınmasının ertesinde İngilizce olarak 1987’de ilk yayımlanan Saramago romanı olur; tarihin fantastik bir kurguyla ele alındığı romanların en önemli örneklerinden biri haline gelir; hatta kanımca zamanla pek çok ülkedeki yazarı doğrudan ya da dolaylı olarak etkiler (etkilenimin nasıl geliştiğini bilemeyiz ama romanlarını çok sevdiğim İhsan Oktay Anar’ın üslubunda ve seçtiği konularda, misal yeni romanı Yedinci Gün, Portekizli ustanın kitabından izler bulmak mümkün); 1998’de Saramago’nun Nobel’i kazanarak edebiyatın Olimpos’una yerleşmesine sebep olacak yolun en önemli taşlarından birini oluşturur. Ekonomik başarısı sonradan yazdığı romanları daha rahat hazırlamasını sağlar, tarihi gerçekleri yeniden farklı bakışla ele aldığı üslubunu sonraki romanlarında da kullanır, José Saramago okurların en sevdiği anlatı çığlarından biri haline gelir böylece.

26 Haziran 2014 Perşembe

Çeviren: Aylin Yengin
Özgün Adı: La tête en friche 
192 sayfa
978-605-4927-42-5
15 TL



Germain Chazes, okulda öğretmeni tarafından küçümsendiği günden beri, okumaya küsmüş, yıllar boyunca kitaplardan ve kültürden uzak kalmış, annesinin evinden otuz metre ötedeki bir karavanda yaşayan, ellilerinde bir yarı çatlaktır. Her zaman gittiği parkta bir banka oturup güvercinleri seyreder. Günün birinde yanına sessizce ilişen ufak tefek hanımefendiyle güvercinlerden başlayıp kitaplara uzanan, günler boyu devam edecek koyu bir sohbete başlarlar. Yakınlardaki bir huzurevinde ömrünün son demlerini geçirmekte olan bu hanımla Germain’in sohbetleri hiç umulmadık bir yönde gelişerek bu iki insanı da değiştirecektir.

Ünlü yazar Marie-Sabine Roger’nin, kasabanın budalasıyla yılların kitapkurdu arasında kurulan garip dostluğu anlattığı neşeli romanı Allak Bullak, Fransa’da yayımlandığında okurlar tarafından büyük ilgi görerek okuma grupları tarafından verilen Cezam Edebiyat Ödülü’nü kazanmıştı. Ayrıca sinemaya ünlü yönetmen Jean Becker tarafından aktarılmış, başrollerinde Gérard Depardieu ve Gisèle Casadesus oynamıştır.


10 Haziran 2014 Salı

2001 Yunus Nadi Öykü Ödülü

İNCİ ARAL
GÖLGEDE KIRK DERECE



Farkında olsak da olmasak da, gölgede kırk derecede geçer çoğumuzun yaşamı, yakıcı, kavurucu ilişkilerin gölgesinde sürüp gider. Yaşamlarımızın iklimini belirleyen yazılmamış kurallara, dayatılan rollere, giydirilen kıyafetlere başkaldırabiliriz, ya da uyum sağlayabiliriz. İnci Aral her zamanki ustalığıyla saklı iç dünyaların haritasını çıkarırken bir kez daha sorguluyor yaşamlarımızın derinliğini.

“Gölgede Kırk Derece durgun kadınlık yaşantılarındaki yüklü yakıcılığı anılarımızda, duygularımızda, sezişlerimizde var eden çok güçlü metinlerden oluşmuş bir öykü kitabı.
İnci Aral’ın öyküleri hem derin hem geniştir. Acıtıcı içtenlikleri cinsel karmaşanın alt katmanlarına neşter gibi iner, bilinçaltından fışkıran rüyaların mantığa belirsiz görünen ipuçlarını yakalar.”
Erendiz Atasü, Cumhuriyet Kitap

“Gölgede Kırk Derece insanın iç evreninde saklı haritaları, gömülü olanı bulmanın ve yeniden yola çıkmaların kitabı. Öyküler düş ve gerçeğin buluştuğu/kesiştiği yerlerde geziniyor. Bir tuvale çizilmişçesine renkli ve canlı betimlemelerle ikili ilişkilerdeki çıkışsızlık ve farklı başlangıçlar vurgulanıyor. İnci Aral... aşkın, tutkunun, ölümün, çoğul sessizliğin ve dirimin yeni izdüşümlerini yansıtıyor.”
Ufuk Acuner, Varlık

11 Mayıs 2014 Pazar

Mısır'ın muhalif kalemi Necib Mahfuz'dan 
1952 devrimi üzerine oturtulmuş bir roman

Çeviren: Avi Pardo
Özgün Adı: Al-Liss wa-l-kilab
120 sayfa
978-605-4927-33-3
10 TL.

Hırsız ve Köpekler en yakınlarının ihanetine uğrayıp hapse düşmüş Said’in intikam hayalleriyle hapisten çıkışının hikâyesi. Said hem peşinde polis köpekleri olan bir suçlu hem de siyasi fikirlerinden sapanlar tarafından aldatılan bir kurbandır. Adaleti sağlamaya ve ne pahasına olursa olsun düşmanlarını yok etmeye kararlıdır. Nobel Edebiyat Ödüllü Mısırlı yazar Necib Mahfuz’un 1952’de ülkesinde yaşanan devrimle ilgili hayal kırıklığını yansıttığı bu roman sembolik anlatımıyla yazarın eserleri arasında özel bir yere sahip.

“Necib Mahfuz’un eserlerinde, ülkesinin durumunu doğrudan ve açıkça anlatmak üzere kalemini kullanan edebiyatçılara özgü bir metafor duygusu var. Kitapları Mısır’a ve Mısır halkına duyduğu sevgiyle dopdolu, öte yandan son derece dürüst ve gerçekçi.”
– Washington Post

10 Mayıs 2014 Cumartesi

Balyoz Davası Tutuklularından
Cem Okyay’ın 

Özgürlüğü beklerken yazdığı, 
Türkiye’nin bugününe ve yarınına içeriden bakan bir roman:
KAPI

"Bazı kapılardan bir kez geçince, 
hayat asla eskisi gibi olmaz…"

392 sayfa
978-605-4927-34-0
24 TL.

Balyoz davası tutuklularından
ve
Er Mektubu Görülmüştür'ü derleyenler arasında yer alan Deniz Kurmay Albay Cem Okyay'dan
farklı sonlara açılan şaşırtıcı bir ilk roman.

Bambaşka bir idari ve toplumsal çerçeveye oturmuş 2023 Türkiyesi’nden geriye dönüşlerle geçmişin sorgulandığı, hesapların sorulduğu, ödeşmelerin gündeme getirildiği bir süreç. Haksız yere özgürlükleri kısıtlanan bir grup insanın, serbest kaldıklarında artık tek bir hedefi vardır: Geçmişteki komployu ortaya çıkararak adlarına sürülen lekeyi temizlemek. Geçmişle gelecek arasında gidip gelen Kapı, düşle gerçeği harmanlıyor, okuru, anlatılanların hangisinin düş, hangisinin gerçek olduğunu sorgulamaya zorluyor. 

“Zaten nicedir özlemiştim. Maltepe’deki arkadaşlarıma gittim.
Ön bahçede, tel örgüyle bina arasındaki dört-beş metrekarelik boşlukta dut ağacı var. Altına bi masa sekiz-on sandalye sığıyor. Gölgesine oturduk.
Ve, o ağacın gölgesinde oturan arkadaşlarımdan biri roman yazdı. İsmi, Kapı... Son rötuşları yapıyor, baskıya göndermeden önce göz atmam için bana verdi. İki gecede yuttum. Sanırım o gölgesinde oturdukları ağacın sihri var. Yıllardır bu kadar iyi kalem okumadım...”
YILMAZ ÖZDİL

“Gerçekle kurgunun ustalıkla harmanlandığı bir yapıt Kapı. Düşündürücü olduğu kadar şaşırtıcı ve çarpıcı. Sizi alıp kendi dünyasına götürüyor. Başlayınca bırakamıyorsunuz elinizden. Cem Okyay’ın Kapı’sı bana doksan yıllık Cumhuriyet’imizin üç kapısı olduğunu da düşündürdü.
Üçüncüsü ve şimdilik sonuncusu ise bir kirli paslı, ağır mı ağır demir kapıdır ki ülkenin asker kahramanlarıyla en seçkin kimi aydınlarının bedenleri ve kişilikleri, dışardakilerin de ruhları ve umutları üzerine acımasızca ‘güm’ diye kapatılmıştır.”
ORHAN KARAVELİ

“Bir hayalimiz vardı, vazgeçmedik asla...”
D. İSMET ÇINKI

30 Nisan 2014 Çarşamba

Kafka’dan Albert Camus’ye kadar önemli yazarlara esin kaynağı olan KÂTİP BARTLEBY, 
İLKNUR ÖZDEMİR'in yeni çevirisiyle


Özgün Adı: Bartleby The Scrivener
80 sayfa
978-605-4927-35-7
7 TL.



“YAPMAMAYI TERCİH EDERİM.”

On dokuzuncu yüzyıl ortalarında, Wall Street’teki bir mühürdarlık bürosunda çalışan az rastlanır kişilikteki bir kâtibin ağzından çıkan ve onun hayat felsefesini dile getiren bu ünlü cümle, o günden beri tekrarlanıp duruyor.
Kâtip Bartleby, kendisine verilen görevleri yapmamayı tercih ettiğini söyleyerek çalışmanın sınırlarını pasif direnişle çizen bir öncü. İşini son derece kusursuz yapsa da günün birinde ‘çalışmamayı tercih eden’ Bartleby, mühürdarlık bürosunun sahibi avukatın ağzından anlatılıyor. Kâtibinin inadıyla başa çıkamayan avukat, kapitalizmin kalesinde, devasa binaların duvarlarına bakan masasında, sadece çalışmayı değil yaşamayı da durduran, hiçbir işe yaramayan bu adamdan kurtulmak ister, sonunda akıl ve mantık dışı bir çözüme yönelir. Bartleby’nin hikâyesi, bireyin toplum kurallarına karşı tavrını yansıttığı kadar özgür irade ve determinizm konularına da bir pencere açıyor. Kendini dünyadan soyutlayan, özgürlüğünden taviz vermeyen Bartleby canının istemediği hiçbir şeyi yapmazken kâtibinin çalışmaması karşısında ona hem acıyan hem de öfkelenen avukatın bu direnişe gerekli tepkiyi göstermemesi şaşırtıcı ve düşündürücü.
Kafka’dan Albert Camus’ye kadar önemli yazarlara esin kaynağı olan Kâtip Bartleby, absürd edebiyatın öncülerinden ve Amerikan edebiyatının kült yapıtlarından.

“Bartleby, paravanın arkasında oturduğu yerden son derece yumuşak, ama kararlı bir sesle, ‘Yapmamayı tercih ederim,’ dediğinde yaşadığım şaşkınlığı, yo, dehşeti bir düşünün.”


Komik ve eğlenceli bir klasik 
ODAMDA YOLCULUK, 
IŞIK ERGÜDEN'in yeni çevirisiyle.

Özgün Adı: Voyage autour de ma chamber
120 sayfa
978-605-4927-36-4
9 TL.

Dünyanın gizli saklı köşelerini, cennet mekânlarını ve zorlu güzergâhlarını dolaşan yolcuları şaşırtacak, genellikle küçümsenen ve göz ardı edilen bir coğrafyanın ilk gezi rehberini yazmıştır Xavier de Maistre: Odamda Yolculuk.
Çevresi otuz altı adımdan ibaret ‘kocaman’ odasında kırk iki günlük zorunlu bir hapse mahkûm edilen 18. yüzyıl sonu yazarlarından Xavier de Maistre, tutsaklığını ironik bir özgürlük metnine dönüştürmeyi becererek edebiyat tarihine geçmiştir. Kendisini kısıtlayan dış koşullara inat, insanın kendi bedeniyle ruhunu birbirinden ayrıştırmasının mümkün olduğunu öne sürer Maistre; ruhunu istediği her yere, görmeyi arzuladığı her türlü güzelliğe gönderebilmekle birlikte, bedeninin bu yolculukta karşılaştığı yataktan koltuğa, masadan duvarlarda asılı tablolara kadar odanın topografyasını da ayrıntılı biçimde anlatmaktan geri kalmaz.
Bir yolcunun özgürlüğünü esaret altında bile hissedebilenlerin gayet iyi anlayacağı metinlerden biridir Odamda Yolculuk.

“Gerçekten de, herkesten gizlenerek çekilebileceği küçücük bir odası bile olamayacak kadar bahtsız, terk edilmiş olabilir mi insan? İşte, yolculuğun bütün hazırlığı bundan ibaret.”


Dizinin ilk 2 kitabı