Home
»
All posts
14 Mart 2014 Cuma
11 Mart 2014 Salı
Lizbon’a
Gece Treni
romanıyla
milyonlarca okur ve
hayran edinen
Pascal Mercier,
Lea’da
yine baba-evlat teması
üzerine
yoğunlaşırken derin duygular,
mantık dışı
anlar, suç ve suçluluk kavramları üzerine düşündürüyor.
Lea annesinin
ölümünden sonra büyük bir yalnızlığa düşer ve kendi iç
dünyasına çekilir. Babasının bile girmesine izin vermediği bu
dünyadan onu, Bern Garı’nda duyduğu ve hayatında bir dönüm
noktası olan bir keman sesi çıkarır. Tutkuyla ve hırsla keman
çalarak dış dünyayla bağlantı kuran Lea’nın olağanüstü
bir yeteneğe sahip olduğunun ortaya çıkmasıyla birlikte
baba-kızın hayatları ve ilişkileri yıllar içinde önlenemez
şekilde değişir. Zirveye çıkmak uğruna bütün değerlere
sırt çeviren kızının sevgisini ve yakınlığını yitirmemek
uğruna seçtiği yol, baba Martijn van Vliet’i şaşırtıcı bir
karara yöneltecektir.
Edebiyatıyla ve müzikleriyle tanıdığınız HÜSNÜ ARKAN
3 yıl aradan sonra
yeni romanıyla okurlarının karşısında.
Bu kez farklı, ancak her daim güncel kalan bir konuda yazdı.
Hırsız ve Burjuva, neo-liberal dogmaların beslediği yeni bir ortaçağ tehlikesine dikkat çekmeyi amaçlayan, sebepsiz ve haksız zenginliği, sermaye birikimini eleştiren, çok ses getirecek ironik bir roman…
"Büyük hırsızlar karanlıkların çocuklarıdır; aydınlıkta önlerini göremezler, gün ışığı gözlerini kamaştırır, tökezlerler ve yerlerde sürünürler. Bu yüzden kısa süren aydınlık çağları, bir vampir gibi tabutlarının içinde geçirirler. Sonra kapak açılır.
Kapağı genellikle salağın biri açar.
Artık Karanlıkana hırsızı korumaya hazırdır…
İyi ruhlar mekânı çoktan terk etmişler, otoriteyi karanlığa bırakmışlardır."
12 Eylül
1980 günü, muhasebeci bir babayla öğretmen bir annenin oğlu
olarak doğan Evren, çöplüklerden geçinen Ruhan, Evren’in
hayallerini süsleyen bar kadını Gülgün, oturdukları yoksul
mahalle, çalıntı mal satarak geçinen İsmail, işbitirici Hadim
Bey, büyük ekonomik fırtınalarda bile, şansının ve Hadim
Bey’in yardımıyla kayığını sakin bir limana ulaştırmayı
her zaman başaran Mubah Şirketler Grubu’nun patronu kadın
düşkünü Eyüp ve bütün bu kişileri hırsızlık
bağlamında birbirine bağlayan, trajik bir sona götüren
rastlantılar.
Belirgin olan tek şeyin belirsizlik olduğu, özgürlüğe sınırların konulduğu bir çağda, çağdaş bir isyan, Hırsız ve Burjuva.
2 Ocak 2014 Perşembe
Ozan Ezgi Berberoğlu
Çantalarımın diplerini silkeledim,
gardıroptaki montların tümünün ceplerine elimi daldırdım.
Halen gereken parayı toplayamadım. Annemden de 20 bin lira
koparırsam o kaset benim olacak. Madonna yeni albüm çıkarmış.
Orijinali maalesef çok pahalı. As Sineması’nın pasajında
“çekme kaset” satan bir yer var. Geçenlerde benim için bir
Erotica albümü hazırlamasını istemiştim. “Hafta sonu gel al”
dedi. Radyo ne kadar sık da çalsa iki tekrar arasında en az bir
saat bekliyorum. Kaset çaların kaydedicisi bozuk. Hem albümde
sadece bir şarkı yok ki. İleri-geri sarmaktan sesi çatlayana
kadar dinleyeceğim onu yarın gece…
Doksanlar, popüler kültürün
öncülüğünde evrilen toplumsal algıların dönemiydi. Bence o
yılları tanımlayacak en iyi eylem “yırtılma”. Bu yırtılma
kültürel bir devinimin yanında ilişkiler temelinde de ortaya
çıkan bambaşka bakış açılarını tarif ediyor. Doksanların
çocukları bugünü ayakta tutan erişkinler. Bu nedenle olsa gerek
doksanlardan bahsederken akla ilk önce o dönemin çocukları gelir.
Bunda dönemin, popüler kültür akımının ergenler arasında
simgeleştiği yıllara denk gelmesinin de payı var. Oysa doksanlı
yılların ebeveynleri de başkadır. Daha önceki jenerasyonlar bir
biçimde birbirini takip eden karakterler gösterse, ufak
farklılıkların ötesinde geleneği sürdürme eğiliminde olsa da
20. yüzyılın son döneminde ebeveyn olmak da bambaşka hareketleri
beraberinde getiriyordu. Bu yıllarda çocuklar daha fazla görüyor,
daha fazla istiyor ve daha uzakları hayal ediyorlardı. Uygar
Şirin’in üçüncü kitabı Karışık Kaset tam da bu dönemin
insan ilişkileri, müziği ve aşkını anlatıyor.
Karışık kaset yapmak ciddi bir
süreç. Ulaş’ın hazırladığı kasetlerde kendi anılarımı
görüyorum. Önce kasede koyacağı şarkılara karar veriyor:
Sezen, biraz MFÖ ya da Erkin Koray. Sonra sıra bu kasede bir isim
vermeye geliyor. Ulaş yaptığı kasetlere iki isim vermeyi tercih
ediyor. Birincisi kasetin başlığı ikincisi ise açıklaması.
“Gölgedekiler: Az Bilinen Güzel Şarkılar ve Şarkıcılar” ya
da “Sezen Aksu: En İyiler” işte bu şekilde ortaya çıkan
karışık kasetler. Sözleriyle hayallerimize yön veren,
hüzünlerimizi ve arzularımızı eyleme dönüştüren şarkılar
ve onların sahipleriyle kurduğumuz bağın gücünü bize tekrar
gösteren Uygar Şirin, şarkıcılara duyulan sevgiyi bir ergen
gözüyle çok güzel tanımlıyor. Sezen Aksu onun çocukluk aşkı.
Her an yanı başında duruyor ve ona istediği şarkıları
söylüyor. Her dakikalarını birlikte geçiriyorlar. Birlikte
konsere gidiyor, el ele tutuşup vapurla Beşiktaş’a geçiyorlar...
Uygar Şirin zamanı biriktiren bir yazar. Geçmiş onun zihninde
halen bugünün bir parçası gibi. Ulaş’ın 90’lı yıllardaki
yolculuğuna tanık olurken yazarın o döneme ait ayrıntıları
zihninde halen taze tutabildiğini görüyoruz. Şirin, kahramanı
Ulaş’ın anıları üzerinden, o yıllara dair unuttuğumuz birçok
ayrıntıyı hatırlamamızı, beynimizin suskun noktalarının
ateşlenmesini sağlıyor.
Kurguda, çocukluk döneminde başlayan
bir aşkın başkahramanları onar yıllık aralıklarla tekrar
karşılaşıyorlar. Her karşılaşmada Ulaş’ın yıllar boyu
koruduğu İrem ve müzik tutkusu tekrar açığa çıkıyor. Her
ana, o dönemi temsil eden şarkılar eşlik ediyor ve tüm duygular
notalarla bir sonraki on yıla taşınıyor adeta. Karışık Kaset
bir müzik arşivi olmanın yanında, son otuz yılın
alışkanlıklarına, değişen algılarına ve kente dair detaylara
adanmış bir roman. İçinde kente ve müziğe bolca yer veren
romanlara ayrıcalık tanıyan biri olarak Uygar Şirin’in kitabını
okuduğumda yakın tarihin İstanbul’unu da tekrar, dışarıdan
izleme olanağı buldum diyebilirim.
Karışık Kaset’in her sayfasında
kendi anılarımızdan da bir parçaya rastlıyor ve gülümsüyoruz.
Şirin’in kitabını bu denli samimi yapan en önemli unsur dili.
Detaya fazlasıyla önem vermesine rağmen yazar tüm kurguyu
gündelik dile yedirerek yüksek edebiyat yapmak yerine, onu
hayatımızdan bir kesitmişçesine sahiplenmemizi sağlıyor. Bu
samimiyet, kendisini ve yarattığı kahramanları okura
yakınlaştırıyor. Ulaş’ın deneyimlerinden, dinlediği
şarkıların bıraktığı izden ve hayallerine yön veren aşkından
kendi anılarımıza uyarlayabileceğimiz o kadar şey var ki. Bu
noktada biraz bencillik yaparak, Karışık Kaset’ten zevk almayı
bir ön şarta bağlamak istiyorum: Doksanlarda yaşamış olmak.
Bilhassa 30’lu yaşlarında olanlar Karışık Kaset’te çocukluk
ve gençliklerine dair çok fazla şey bulacaklar.
Ulaş’ın anılarına tanık olurken
aslında o yaşlarda benzer duyguları defalarca yaşadığımızı
hatırlıyoruz. 90’ların ruhunun bizlere yüklediği hayal gücü
hepimizi o dönemin renkli çocukları yapmış. Bizler birbirinden
habersiz ancak aynı yıllarda ortak duyguları, arzuları ve
müzikleri paylaşan kocaman bir orduyuz. Uygar Şirin’in Karışık
Kaset’te bizi davet ettiği geçmişe yolculukta unuttuğumuz ancak
hepimizin belleğinde bir köşede bekleyen bazı detaylardan bir
liste:
- Jelatinini açarken çatlayan kaset kapakları
- Şarkı listesi yapıp şarkılara 10 üzerinden puan vermek
- “Herıld yani!”
- Kulağında walkman’le uyumak
- Şarkı defteri
- Akmar Pasajı
- Taso
- Bozuk kaset bantlarıyla oynamak
- Şişe çevirmece
Kitabın kapağını açmadan önce
fonda, Ulaş’ın İrem’e duyduğu tutkuyu ilk yeşerten şarkıyı
başlatmayı unutmayın.
Senaryo, roman ve sinema yazılarıyla tanıdığımız Uygar Şirin, Anne Tut Elimi ve Büyük Deniz Yükseliyor’un ardından üçüncü romanıyla okurla buluştu. Bu kez aşktan söz ediyor ve fonda Sezen Aksu’dan Göksel’e, MFÖ’den Mirkelam’a, Erkin Koray’dan Duman’a Türkiye’nin son 40 yılından onlarca şarkı çalıyor.
Karışık Kaset'in yazarı Uygar Şirin'le müzikten, yazıdan, anılardan ve elbette Karışık Kaset'ten konuştuk.
Karışık Kaset'in yazarı Uygar Şirin'le müzikten, yazıdan, anılardan ve elbette Karışık Kaset'ten konuştuk.
On yılda bir
rastlaşan bir çiftin hikâyesini izliyoruz Karışık Kaset
boyunca. Sizce müziğin gündelik yaşamdaki yeri nedir?
Şarkıları çok farklı
amaçlarla kullanabiliyoruz. Çoğunlukla bize tercüman olsunlar,
inandıklarımızı, hissettiklerimizi ve yüksek sesle
söyleyemediklerimizi bizim yerimize anlatsınlar diye. Bazen bizi
belli bir duygudan çıkarsınlar diye. Pek çok zaman o duyguyu
derinleştirsinler diye... Özellikle “depresyon”dayken, ki bu
sözcük genelde “aşk acısı” anlamına geliyor, şarkıları
iyileşmek için değil yaramızı kaşımak ve kanatmak için
kullanıyoruz. Böyle bir yaraya şarkı basma merakımız var.
Anılar ve şarkılar
arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?
Şarkılar anıların
duygusal yükünün hamallığını yapıyor, bazen duyguyu anıdan
bile daha fazla sahipleniyorlar. Belli bir dönemde dinlediğiniz bir
şarkı o andaki duyguyla bütünleşiyor, yıllar sonra karşınıza
çıktığında, çok farklı bir ruh halinde bile olsanız o duyguyu
çağırıyor. Kendinizi yine o evde, o sokakta, o deniz kıyısında,
o yağmurun altında buluveriyorsunuz... Tam da bu yüzden Karışık
Kaset’teki Ulaş gibi şarkılarla çok içli dışlı birinin,
anılarından ve duygularından kaçması daha zor olur diye
düşünüyorum. Ve hayat onu bir kuyuya ittiğinde, şarkılarla o
kuyuyu derinleştirmesi daha kolay.
Ulaş isminin sizin
için özel bir anlamı mı var? Anne Tut Elimi'de de bir Ulaş'la
karşılaşmıştık.
İlk kez Anne Tut
Elimi’de kullanmıştım. O karakteri çok sevdiğim için bir
şekilde Ulaş ismiyle aramda bir bağ oluştu, yazdığım roman ve
senaryolara denk gelirse bir Ulaş iliştirmeye çalışıyorum.
Karışık Kaset’te durum biraz farklı. Burada okurla aramızda
kurmaya gayret ettiğim küçük bir oyun var, Ulaş ismi o oyuna da
katkıda bulunuyor.
Romanlarınızı
yaratma süreciniz nasıl işliyor? Önce bir kurgu şeması,
karakter dökümü gibi teknik bir çalışma yönteminiz var mı?
Yazmaya başlamadan önce
hem karakterlerin tarihçelerini ve temel özelliklerini hem de olay
örgüsünün kritik noktalarını, dönemeçlerini ve özellikle
romanın finalini şekillendirmiş oluyorum. Ayrıca bir araştırma
ve okuma süreci gerekiyor, romanın konusu ne olursa olsun... Fakat
bu ön çalışmaları fazla uzatmamaya çalışıyorum.
Neden?
İnsan o dönemde bir
yandan romanı yazmaya başlamayı delicesine isterken bir yandan da
yazmaktan ölümüne kaçıyor. Ön çalışma faslı ve “Daha iyi
olması için biraz daha hazırlanmam lazım” düşüncesi, asıl
işi ertelemenin aracına dönüşebiliyor... Bir de ben her
seferinde romanın omurgasını oluşturan bir temel cümle veya
birkaç kelime/kavram belirliyorum. Bir noktadan sonra onlara bağlı
kalmayı, hayal ettiğim karaktere veya öyküye bağlı kalmaktan
daha çok önemsiyorum. Karakterler ve kurgu değişebiliyor,
kendilerine yeni ve beklenmedik yollar çizebiliyorlar ama temel
cümle asla değişmiyor.
Karışık Kaset için
o cümle ya da kelimeler nedir?
Aşk ve eksiklik.
Karışık Kaset,
80’lerin sonu ve 90’ların başında çocukluğunu veya ilk
gençliğini geçirenler için de bir tür geçmişe yolculuk gibi.
“Tıpkı benim
çocukluğum/gençliğim” okurlardan en sık duyduğum sözlerden
biri. Okurun kitapta anlatılan dönemle ilgili böyle hissetmesi çok
güzel tabii... Roman üç ayrı yılda geçiyor; 1990, 2000 ve 2010.
Benim için 1990’ları anlatmak, az önce bahsettiğim çerçevede,
romanın iki sacayağından “eksiklik”i kurmak için anahtar
görevini üstleniyordu. Büyürken, yaşlanırken, çocuklukta sahip
olduğumuz şeyleri kaybettiğimizi düşünüyoruz. Bu bir ölçüde
doğru olmakla birlikte, içimizde eksikliğini hissettiğimiz
şeylerin, daha doğrusu bu eksikliğin ta kendisinin çocuklukta
kurulduğunu düşünüyorum. Bir anlamda bunları ta en baştan,
telafi edilemeyecek şekilde kaybediyoruz.
Karışık Kaset'i
senaryolaştırdığınızı duyurmuştunuz twitter hesabınızdan.
Karışık Kaset'in meraklıları filmi beyazperdede ne zaman
görebilecekler?
Keşke bilebilsem...
Sinema, romandan çok farklı bir iş. Onlarca insan bir araya
geliyor, bir karar için pek çok kişinin oluruna ihtiyaç
duyuluyor. Ayrıca çok ciddi paralardan söz ediyoruz... Ben
senaryoyu tamamladım. Yapımcıların yönetmen arayışı ve bütçe
gibi çalışmaları sürüyor. Her şey yolunda giderse 2014 yazında
çekilir, 2014 sonu veya 2015 başında izleriz.
Karışık Kaset'i
temsil eden bir şarkı seçmenizi istesek, o hangisi olurdu?
Mazhar Alanson’dan Ah
Bu Ben.
Elif Tanrıyar
Milliyet Kitap Eki Aralık.2013
Sylvia Plath'ın 50 yıl önce yazdığı "Sırça Fanus", yoğun otobiyografik özellikler taşıyan ve çoğu zaman yalnızca isimlerin değiştirilmesiyle yetinilip, gerçek hayattaki hemen tüm gerçek karakterlerin ve olayların yansıtıldığı bir roman
1963 yılının Şubat ayı, tarihe yaşanan en soğuk kışlardan biri olarak kaydedilmişti. Su borularının dahi donduğu o kış, bugün yalnızca rekor soğukluğuyla değil, şiir sevdalılarının kalbine buzdan bir bıçak gibi saklanan bir intiharla da anılıyor.
11 Şubat 1963, pazartesi sabahı Sylvia Plath, odalarında uyumakta olan henüz bebek yaşlarındaki iki çocuğunun başucuna bir tabak kurabiye ve süt bırakıp, odalarının kapısının altını içeri gaz sızmasını önlemek için sıkıca bantlayıp, bir de battaniyeyle destekledikten sonra birkaç uyku hapı yutup ardından kafasını fırına sokup gazı açar. Henüz 30 yaşındadır. Geride iki küçük çocuk, yeni bitirilmiş bir evlilik, henüz yayımlanalı bir ay olmuş bir roman, çok sayıda şiir ve yeni oluşmaya başlamış hayranlar bırakacaktır.
Kara mizah özellikleri
Öldüğünde basılalı henüz bir ay olmuş romanının adı "Sırça Fanus"tur. İçinde bulunduğumuz senede bir yandan Plath’ı ölümünün ellinci yılında anarken, "Sırça Fanus"un da 50. yaşını kutluyoruz. Ve bir sevindirici haber olarak Kırmızı Kedi Yayınevi’nin Plath’ın eserlerini yayımlamayı "Sırça Fanus"un ardından sürdüreceğini öğrendik. Yeni bir çeviriyle Plath'ın "Günceler"i, ardından şiirleri, "Johnny Panic" ve "Düşlerin Kutsal Kitabı" ile üç öykülük bir de çocuk kitabı gelecek.
"Sırça Fanus", Plath’ın güncelerinde dahi çok fazla söz etmediği yıllarına dair ipuçları içeriyor. Yoğun otobiyografik özellikler taşıyan ve çoğu zaman yalnızca isimlerin değiştirilmesiyle yetinilip, gerçek hayattaki hemen tüm gerçek karakterlerin ve olayların yansıtıldığı bu roman; Plath’ın kolejdeki ilk yılları, New York’taki bir kadın dergisinde staj yaptığı bir yaz ve ardından içine düştüğü derin depresyon ve nihayetinde kapatıldığı ruh hastalıkları kliniğindeki deneyimlerine dair son derece sarsıcı bir öyküyü anlatıyor. Zaman zaman trajikomik, zaman zaman kalp paralayıcı olan ama keskin bir zekayı ve sıra dışı bir gözlem gücünü yansıtan bu roman, aynı zamanda diliyle de kara mizah özellikleri taşıyor.
Plath’a özellikle de bir kadın okur olarak kayıtsız kalmak neredeyse imkansız. "Sırça Fanus"u okuyup, yaşamını merak etmemek de olanak dışı! 1933 yılının 27 Ekim’inde Boston’da doğan Plath’ın, belki de tüm yaşamını daha en baştan sakatlayan, tıpkı çizik bir plak gibi hayatı boyunca hem ölümden ve erkeklerden dehşetli korkup hem de ikisine de delice bir tutkuyla bağımlı kılan olay ise o henüz dokuz yaşındayken babasının beklenmedik ölümü oluyor. Bunun ardından Tanrı’yla konuşmaktan vazgeçtiğini söyleyen Plath, tuhaf bir şekilde öldüğü için babasına karşı da bir tür nefret duyuyor hayatı boyunca. Tıpkı seveceği tüm erkeklere aynı anda aşk ve nefret duyacağı gibi... Daha sonra en ünlü şiirlerinden biri haline gelecek olan "Daddy" şiirinde de ona şöyle sesleniyor: “Babişko, seni öldürmek zorundaydım/ Sen kendin öldün, ben zaman bulamadım.”
Feminist edebiyatın ilklerinden
İlk gençlik yıllarını annesi ve erkek kardeşiyle geçiren Plath, okul yılları boyunca hep iftihar listesine giren ve bu sayede birbiri ardına burslar kapan bir öğrenci oluyor. Erkeklerle ise psikolojik olarak zaman zaman karmaşık ve zorlayıcı da olsa ilişkiler kuruyor. Onun belki de asıl yaşam trajedisini ise dahilerle yarışan IQ’su, baş edemediği zekasının özellikle de genç bir kız olarak içinde yaşadığı zamanın değerlerinin hiç farkında olmadan onu boğmaya başlaması oluşturuyor. Henüz dokuz yaşında ilk şiirini yazmasını sağlayan hassas duyarlılığı ve gökyüzünde patlayan ani fişekleri anımsatan parlak zekası, ne yazık ki onun hep sıradan hayata ve insanlara karşı uyumsuz hissetmesine de neden oluyor.
İşte "Sırça Fanus", onun tam da bu en hassas zamanlarına, erişkinliğe henüz adım atmış olsa da hâlâ ergenlik öfkesiyle de yanan bir genç kız olduğu dönemlere dair bir hikaye anlatıyor. Romanın birebir kendisini yansıtan genç kadın kahramanı Esther Greenwood, kazandığı bir yarışma sonrası New York’taki bir kadın dergisinde yaz boyunca staj yapmaya gelir. Buradaki hayat dönemin diğer genç kadınları için gerçek bir rüyadır. Dergide yarı zamanlı çalışmalarının karşılığında moda defilelerinden pahalı kıyafet ve makyaj malzemesi hediyelerine, lüks yemeklerden New York’un ışıltılı gece hayatına dek pek çok imkan sunulmaktadır onlara. Esther ise kendini hep bir tür dış gözlemci pozisyonunda bulur. Erkeklerle yaşadığı önemsiz ancak iz bırakan başarısız denemeler de onun bu ruh halini olumsuz yönde etkiler. Birkaç yıl önce ümitsizce âşık olduğu bir genç olan Buddy ile beklenmedik bir şekilde yakınlaşmışlar ve artık herkes onların evlenmesini bekler olmuştur. Geleceğin parlak doktoru Buddy verem olup bir sanatoryuma yatmak zorunda kalsa da her geçen gün iyileşmekle kalmayıp, ona evlenme teklifinde de bulunmuştur. Ama Esther farklıdır işte! O diğer genç kızlar gibi hayatta bir erkeğin eşi olup ev içine tıkılmak ya da bir kadın için yegane iş olarak görülen bir stenograf olmak yerine, ne olduğunu bilemese de, farklı şeyler ummaktadır hayattan. New York’tan eve dönüş ise onun için büyük bir yıkımın başlangıcı olacaktır. Tek kurtuluş ümidi olan yazarlık kursundan red cevabı almıştır. O da giderek büyük bir depresyonun içinde kaybolmaya başlar. Yarına karşı duyduğu ümitsizlik defalarca intihara teşebbüs etmesine yol açar. Ve son teşebbüsünün ardından önce bir akıl hastanesine, daha sonra da özel bir kliniğe yatırılır. Orada kendisiyle ilgilenen bir kadın doktor sayesinde yeniden dengesini bulmaya başlayacaktır.
"Sırça Fanus", görüldüğü gibi dönemin şartları nedeniyle sahip olduğu tüm yeteneğe rağmen ve aslında o yetenekleri nedeniyle toplumun beklentilerine karşı geliştirdiği uyumsuzluklar sonucu akıl sağlığını yitiren bir genç kadının sarsıcı hikayesini anlatıyor. Bu yönüyle de feminist edebiyatın ilk örneklerinden biri sayılıyor.
Sylvia Plath’ın, şiir sevdalılarının dillerinden düşmeyen pek çok ünlü şiiri de var. Ancak içlerinden belki de en ünlüsü "Deli Kızın Aşk Şarkısı" adını taşıyor. Şiirin ilk dizelerinde şöyle diyor şair: “Bütün dünya ölüme düşer kapattığımda gözlerimi / Açarım gözkapaklarımı ve doğar her şey yeniden / (Sanıyorum kafamdan uydurdum seni.)”
İşte neredeyse göz açıp kapayıncaya kadar geçen kısa bir ömre sığdırılan ve iyi ki ‘kafasından uydurmuş’ dedirten onlarca şiir, roman, hikaye ve günce sayesinde; o ‘deli’ kızın şarkısı bugün de hâlâ çalınmayı sürdürüyor.
1 Ocak 2014 Çarşamba
BirGün Kitap Eki 137. SayıBaşak Baysallı
Romanlarında Pascal Mercier, adını kullanan yazarın gerçek adı, Peter Bieri. Felsefeci kimliğinin ardında yazdığı kitaplarında gerçek adını kullanan yazar, romanlarında Pascal Mercier adını tercih ediyor. Dil ve zihin felsefesi alanında çalışmasına rağmen romanlarında ahlak felsefesi etrafındaki temaları öne çıkarıyor. 2004 yılında yayımlanan, varoluş, yalnızlık, yabancılaşma gibi temaları birleştiren ve bireyin içinde bulunduğu durumu sorgulayan “Lizbon’a Gece Treni”nden sonra, “Sahnede Ölüm” ile okurların karşısına çıkıyor Mercier. Kırmızı Kedi Yayınevinden çıkan kitabın çevirisi İlknur Özdemire’e ait.
İlknur Özdemir’in Pascal Mercier’le yaptığı bir röportajda yazarın edebiyat-felsefe ilişkisine dair söyledikleri dikkat çekicidir: “Felsefede de edebiyatta da mesele, bir şeyi zihnimizde yeniden canlandırma ve yaşananların anlaşılması. Felsefede bu hatırlama kavramsaldır, konu düşüncelerin saydam olmasıdır. Edebiyatta ise konu poetik bir saydamlıktır; duyumsal ve poetik yoğunluk ve cümlelerdeki ezgidir. Her ikisinin de mevcut olduğu romanlar özellikle ilginç gelir bana: Düşünceye dayalı sorular ve poetik yoğunluk. Benim bütün kitaplarım böyledir. Varoluşsal temalara ise tabii felsefeden alışkınım.”
Felsefenin meselelerini edebiyatla birleştiren Pascal Mercier, Sahnede Ölüm’de insanlığın tabuları, doğrunun ya da yanlışın ne olduğu, yaşananların algısının insandan insana değiştiği, ahlakın nasıl algılandığı gibi konulara yer veriyor. Yüzyıllardır tartışılan bu sorulara zaman zaman felsefeci zaman zaman da yazar kimliğiyle bir yanıt arıyor.
Roman, karmaşık aile ilişkilerini ele alıyor. Baba, ünlü piyano markası Steinway’in akortçusu olarak tanınan ve bu alanda sözüne güvenilen biri; ancak o, bu işi küçümsüyor ve beste yapmak istiyor. Tüm hayatını bu isteği gerçekleştirmeye adıyor. Bu noktada okur istek, arzu, hırs duygularıyla yüzleşiyor. Tutkunun ve başarı hırsının insanı nasıl ele geçirdiği, zamanla nasıl şekillendirdiği, etrafındakilerle - en yakınlarıyla bile - ilişkilerini nasıl etkilediği üzerine düşünmeye başlıyor. Bundan sonraki bölümler babanın sürekli reddediliş hikâyesi etrafında gelişen aile trajedisini anlatıyor. Babanın bestelerinin farklı yarışmalarda reddedilişi, karısı ve ikiz çocuklarının psikolojisinde derin izler bırakıyor. Onların yaşamı algılayışına, kendilerini tanıma yolculuğuna eşlik eden, babanın tutkusu ve reddediliş hikâyesi. Özellikle çocuklarının kişilik gelişiminde babanın içinde bulunduğu ruhsal durumun etkileri ele alınıyor. Yazar, bu durumun, hayatı nasıl da zorlaştırdığı üzerinde okuru düşündürüyor. İkiz çocuklardan Patrice’in kitabın bir yerinde söyledikleri bu açıdan önem taşıyor: “Başarı istemiyorduk, çünkü o yabancılaştırıyordu, başarı arzusu, sende gördüğümüz gibi, insanı tahrip edebiliyordu. Başarısızlığın peşinden gittik. Senden daha iyi yapmak istiyorduk; başarısızlığın altında inlemek yerine, ondan yararlanıp kendimizi bulmak istiyorduk.”
Sahnede Ölüm, Patrice ve Patricia adlı ikiz kardeşlerin birbirlerine yazdıkları mektuplardan oluşuyor. Bu mektuplarla ailenin yaşadıkları yavaş yavaş çözülüyor. Yaşadıkları bir olay nedeniyle yıllar önce evi terk eden ve birbirlerinden olabildiğince uzağa giderek orada yeni yaşamlar kuran kardeşler, yıllarca haberleşmeden, sadece anneleriyle bağlantı kurarak yaşıyor. İnsanlığın tabuları ikiz kardeşlerin birbirleriyle ve anneleriyle olan ilişkileri ekseninde ele alınıyor. Okur, bu ilişkiler aracılığıyla doğru-yanlış/iyi-kötü gibi zıtlıkların yanında sevgi, aşk, acıma, korku gibi duygularla insan doğasını ve toplumda yaratılan tabuları anlamaya/anlamlandırmaya çalışıyor.
Bir gün, hiç beklemedikleri bir haber alan kardeşler, eve dönmek durumunda kalıyor. Kurgu, bu noktadan sonra zamanda kırılmalar ve geriye dönüşlerle bu olaya kadar geçen zamanı anlatmaya başlıyor. Çocukluk anıları, annenin dengesiz psikolojisi, baba ile annenin birlikteliği, babanın kendileri ile ilişkisi, ayrı yaşadıkları süre boyunca hayatlarına giren insanlar yine mektuplar aracılığı ile ele alınıyor. Patrice ve Patricia’nın birbirlerinden ayrı kaldıkları dönemde yaşadıkları anlatılanlarda öne çıkıyor. Patricia bu zaman diliminde hayata tutunabilmek için çaba göstermiştir. Patrice ise, hasta bir çocuk olan Paco etrafında bir hayat kurmuştur. Yazar, Paco ile Patrice’in çocukluğuna gönderme yapıyor. Okur, Paco ve Patrice’in ilişkisinin ele alındığı bölümlerde kullanılan imgelerle bu göndermeye ulaşıyor. Paco’nun hastalığı, Patrice’in ruhundaki bunalıma ışık tutuyor. Patrice’in çocukluğuna dair bu bunalımı, Paco’nun hastalığı ile somutlaşıyor.
Bu karmaşık ilişkilerin ortasında okurun belki de en çok sorguladığı kavramlardan biri, masumiyet. Okur, Kimin masum/suçsuz, kimin suçlu olduğu; bir suçun olup olmadığı gibi sorulara roman boyunca yanıt arıyor. Her bir karakterin ruhsal açmazları, gerilimleri bu sorulara tek bir yanıtın verilebilmesini zorlaştırıyor.
Psikanalitik kuramın yaklaşımıyla çözümlenmeye çok uygun bir roman Sahne’de Ölüm. Yazarın Freud’un kuramlarını karşılayan karakterler yarattığı söylenebilir. Her olayın/durumun altında cinsel dürtülerin yer alması, her imgenin ahlaki yasakları akla getirmesi, roman boyunca kullanılan dil, özellikle hatırlama anlarında eşyalara yüklenen anlamlar ve bu eşyaların betimlenmesi sırasında seçilen sözcükler psikanalitik çözümlemeye yatkınlığın bir göstergesi.
Sahnede Ölüm, toplumsal/bireysel tabuları, ahlaki değerleri sorgulayan yaklaşımı ve dilindeki şiirsellik ile okurların ilgisini çekebilecek bir roman.
İlknur Özdemir’in Pascal Mercier’le yaptığı bir röportajda yazarın edebiyat-felsefe ilişkisine dair söyledikleri dikkat çekicidir: “Felsefede de edebiyatta da mesele, bir şeyi zihnimizde yeniden canlandırma ve yaşananların anlaşılması. Felsefede bu hatırlama kavramsaldır, konu düşüncelerin saydam olmasıdır. Edebiyatta ise konu poetik bir saydamlıktır; duyumsal ve poetik yoğunluk ve cümlelerdeki ezgidir. Her ikisinin de mevcut olduğu romanlar özellikle ilginç gelir bana: Düşünceye dayalı sorular ve poetik yoğunluk. Benim bütün kitaplarım böyledir. Varoluşsal temalara ise tabii felsefeden alışkınım.”
Felsefenin meselelerini edebiyatla birleştiren Pascal Mercier, Sahnede Ölüm’de insanlığın tabuları, doğrunun ya da yanlışın ne olduğu, yaşananların algısının insandan insana değiştiği, ahlakın nasıl algılandığı gibi konulara yer veriyor. Yüzyıllardır tartışılan bu sorulara zaman zaman felsefeci zaman zaman da yazar kimliğiyle bir yanıt arıyor.
Roman, karmaşık aile ilişkilerini ele alıyor. Baba, ünlü piyano markası Steinway’in akortçusu olarak tanınan ve bu alanda sözüne güvenilen biri; ancak o, bu işi küçümsüyor ve beste yapmak istiyor. Tüm hayatını bu isteği gerçekleştirmeye adıyor. Bu noktada okur istek, arzu, hırs duygularıyla yüzleşiyor. Tutkunun ve başarı hırsının insanı nasıl ele geçirdiği, zamanla nasıl şekillendirdiği, etrafındakilerle - en yakınlarıyla bile - ilişkilerini nasıl etkilediği üzerine düşünmeye başlıyor. Bundan sonraki bölümler babanın sürekli reddediliş hikâyesi etrafında gelişen aile trajedisini anlatıyor. Babanın bestelerinin farklı yarışmalarda reddedilişi, karısı ve ikiz çocuklarının psikolojisinde derin izler bırakıyor. Onların yaşamı algılayışına, kendilerini tanıma yolculuğuna eşlik eden, babanın tutkusu ve reddediliş hikâyesi. Özellikle çocuklarının kişilik gelişiminde babanın içinde bulunduğu ruhsal durumun etkileri ele alınıyor. Yazar, bu durumun, hayatı nasıl da zorlaştırdığı üzerinde okuru düşündürüyor. İkiz çocuklardan Patrice’in kitabın bir yerinde söyledikleri bu açıdan önem taşıyor: “Başarı istemiyorduk, çünkü o yabancılaştırıyordu, başarı arzusu, sende gördüğümüz gibi, insanı tahrip edebiliyordu. Başarısızlığın peşinden gittik. Senden daha iyi yapmak istiyorduk; başarısızlığın altında inlemek yerine, ondan yararlanıp kendimizi bulmak istiyorduk.”
Sahnede Ölüm, Patrice ve Patricia adlı ikiz kardeşlerin birbirlerine yazdıkları mektuplardan oluşuyor. Bu mektuplarla ailenin yaşadıkları yavaş yavaş çözülüyor. Yaşadıkları bir olay nedeniyle yıllar önce evi terk eden ve birbirlerinden olabildiğince uzağa giderek orada yeni yaşamlar kuran kardeşler, yıllarca haberleşmeden, sadece anneleriyle bağlantı kurarak yaşıyor. İnsanlığın tabuları ikiz kardeşlerin birbirleriyle ve anneleriyle olan ilişkileri ekseninde ele alınıyor. Okur, bu ilişkiler aracılığıyla doğru-yanlış/iyi-kötü gibi zıtlıkların yanında sevgi, aşk, acıma, korku gibi duygularla insan doğasını ve toplumda yaratılan tabuları anlamaya/anlamlandırmaya çalışıyor.
Bir gün, hiç beklemedikleri bir haber alan kardeşler, eve dönmek durumunda kalıyor. Kurgu, bu noktadan sonra zamanda kırılmalar ve geriye dönüşlerle bu olaya kadar geçen zamanı anlatmaya başlıyor. Çocukluk anıları, annenin dengesiz psikolojisi, baba ile annenin birlikteliği, babanın kendileri ile ilişkisi, ayrı yaşadıkları süre boyunca hayatlarına giren insanlar yine mektuplar aracılığı ile ele alınıyor. Patrice ve Patricia’nın birbirlerinden ayrı kaldıkları dönemde yaşadıkları anlatılanlarda öne çıkıyor. Patricia bu zaman diliminde hayata tutunabilmek için çaba göstermiştir. Patrice ise, hasta bir çocuk olan Paco etrafında bir hayat kurmuştur. Yazar, Paco ile Patrice’in çocukluğuna gönderme yapıyor. Okur, Paco ve Patrice’in ilişkisinin ele alındığı bölümlerde kullanılan imgelerle bu göndermeye ulaşıyor. Paco’nun hastalığı, Patrice’in ruhundaki bunalıma ışık tutuyor. Patrice’in çocukluğuna dair bu bunalımı, Paco’nun hastalığı ile somutlaşıyor.
Bu karmaşık ilişkilerin ortasında okurun belki de en çok sorguladığı kavramlardan biri, masumiyet. Okur, Kimin masum/suçsuz, kimin suçlu olduğu; bir suçun olup olmadığı gibi sorulara roman boyunca yanıt arıyor. Her bir karakterin ruhsal açmazları, gerilimleri bu sorulara tek bir yanıtın verilebilmesini zorlaştırıyor.
Psikanalitik kuramın yaklaşımıyla çözümlenmeye çok uygun bir roman Sahne’de Ölüm. Yazarın Freud’un kuramlarını karşılayan karakterler yarattığı söylenebilir. Her olayın/durumun altında cinsel dürtülerin yer alması, her imgenin ahlaki yasakları akla getirmesi, roman boyunca kullanılan dil, özellikle hatırlama anlarında eşyalara yüklenen anlamlar ve bu eşyaların betimlenmesi sırasında seçilen sözcükler psikanalitik çözümlemeye yatkınlığın bir göstergesi.
Sahnede Ölüm, toplumsal/bireysel tabuları, ahlaki değerleri sorgulayan yaklaşımı ve dilindeki şiirsellik ile okurların ilgisini çekebilecek bir roman.
12 Aralık 2013 Perşembe
Tuna Kiremitçi'nin Bu İşte Bir Yalnızlık Var romanının sinema uyarlamasını beklerken, edebiyattan beyaz perdeye başarılı uyarlamaları merak ettik. Konuyu ehline danışalım dedik.
Edebiyat
ve beyaz perdenin hatırı sayılır kesişme noktalarını yazarlığı,
senaristliği ve sinema eleştirmenliğiyle tanıdığımız Uygar
Şirin'e sorduk.
Hem edebiyat hem sinema meraklılarına izlenmeye değer uyarlamalar önerileri.
Kitabı kadar iyi
Uygar Şirin
Edebiyattan
uyarlanan filmlere “Kitabı daha iyiydi” demek âdettendir.
Değişiklik olsun, “en az kitabı kadar iyi” diye düşündüğüm
filmlerden söz edeyim.
Bu
bir “en iyiler” listesi değil (hatta bazı çok iyi filmleri,
adları bu bahiste hep anıldığı için listeye dahil etmedim),
uyarlama üzerine konuşmak için iyi malzeme sunduğunu düşündüğüm
filmler.
1)
Beyaz Geceler / Le Notti Bianche (Luchino Visconti, 1957)
Ne
Dostoyevski’nin en iyi kitabı, ne de Visconti’nin en iyi filmi.
Hikayeye önemli değişiklikler, yenilikler getiren bir uyarlama da
yok karşımızda.
“Peki
ne var?” derseniz, efsanevi görüntü yönetmeni Giuseppe
Rotunno’nun görüntüleri var. Bu filmi, yönetmen ve oyuncuların
mükemmel performansları bir yana, Dostoyevski’yi sinemaya
uyarlarken karakter ya da diyalogdan öte, ışıklar ve gölgeler
üzerine düşünmek gerektiğini gösterdiği için seviyorum.
2)
Giriş Kapısı / The Door in the Floor (Tod Williams, 2004)
Roman
ve senaryo konusunda pek dikkate alınmayan bir nokta: Çok farklı
hacimlerden söz ediyoruz. Uyarlamalar iyi olamaz ya da sadık olamaz
demek istemiyorum ancak kitabı olduğu gibi koruyamaz. Sırf
yer/zaman darlığı bile buna engel. Kaldıki pek çok zaman sorun
uyarlamaların kitaptan sapması değil, sapmama çabası. Her şeyi
koruyayım derken hiçbir şey olamamak.
“Giriş
Kapısı” bu imkansızlığı kabul edip ayağını denk alan
filmlere iyi bir örnek. John Irving’in “Bir Yıllık Dul” (A
Widow for One Year) adlı kitabından uyarlanmış ama roman çok
ciddi bir “kesip atma” işlemine tâbi tutulmuş. 35 yıla ve 500
sayfaya yayılan kitabın sadece bir dönemi ve 170 sayfası filmde
yer bulmuş.
Sonuç: İyi bir roman ve romandan farklı ama iyi bir
film.
3)
Tersyüz / Adaptation (Spike Jonze, 2002)
Senaryo
yazarı Charlie Kaufman, Susan Orlean’ın “The Orchid Thief”
adlı kitabını uyarlamak için masaya oturur. Uyarlama işinin
altından bir türlü kalkamayınca, ana karakteri Charlie Kaufman
olan ve Kaufman’ın “The Orchid Thief”i uyarlayamamasını
anlatan bir film yazar. Adını da “Uyarlama” koyar.
“Bir
kitabı her şeyiyle uyarlamanın imkânsızlığını kabullenme”nin
zirvesi. Yaratıcılık ve hikâye anlatmanın doğası diye yola
çıkıp işi “Hayatın anlamı ne?” sorusuna vardıran bir
şaheser.
4)
Masumiyet Yaşı / The Age of Innocence (Martin Scorsese, 1993)
Bir
edebiyat uyarlamasında anlatıcı (dış ses) kullanılmışsa,
önyargımı bağışlayın, film benim için maça 1-0 yenik
başlıyor. Ama yönetmen Martin Scorsese olunca iş değişebilir.
Dış
sesleri sıklıkla ve her seferinde yaratıcı yöntemlerle kullanan
Scorsese, Edith Wharton’ın romanını uyarlarken dakikalarca
susmayan, kitabın bazı bölümlerini satır satır okuyan bir
anlatıcıya başvuruyor. Bir yandan büyüleyip hipnotize ederken
bir yandan da insanı bezdiren ses, hikayenin boğucu atmosferinin
ayrılmaz bir parçası haline geliyor. Scorsese’nin derdi de bu
zaten.
5)
Değirmen (Atıf Yılmaz, 1986)
Türk
sinemasında yeterince hakkı verilmeyen bir film. Barış
Pirhasan’ın senaryosu Reşat Nuri’nin romanının tüm
malzemesini kullandığı gibi, romanda yeterince işlenmeyen bir
ironi/dram dengesi yakalıyor. “Değirmen”, 'Türkiye’nin
ruhu' üzerine yapılmış en iyi filmlerden biri oluşunu bu
dengeye borçlu.
6)
Aziz Matyas’a Göre İncil / Il Vangelo secondo Matteo (Pier Paolo
Pasolini, 1964)
İncil’i
temel alan bir film uyarlama sayılır mı tartışmasını bir
kenara koyuyorum. Asıl ilginç olan, İncil’i neredeyse kelime
kelime uyarlayıp, buna rağmen Hristiyanlığın İsa tasvirinden
çok farklı bir karakter ortaya çıkarmak.
7)
Yojimbo (Akira Kurosawa, 1961)
Bir
Avuç Dolar / Per un pugno di dollari (Sergio Leone, 1964)
Son
Adam / Last Man Standing (Walter Hill, 1996)
Düello/Sukiyaki
Western Django (Takashi Miike, 2007)
Dashiell
Hammett’ın “Kızıl Hasat” adlı romanı ilginç bir
“zincirleme uyarlama” vakasının ilk halkasını oluşturuyor:
1)
Sene 1961. Kurosawa, “Yojimbo”yu çeker.
2) Kimi eleştirmenler
filmle “Kızıl Hasat” arasında paralellikler olduğunu söyler,
fakat Kurosawa “Ben o kitaptan uyarlamadım” der. Pek çok kişi
ikna olmaz ve “Uyarlamadıysa da esinlenmiş”te ısrar eder.
3)
“Yojimbo” dünya sinemasını öyle bir sallar ki farklı
ülkelerde farklı yönetmenler tarafından, “benzer ama farklı”
filmlere uyarlanıp durur. Bazı örneklerini yukarıda görüyorsunuz.
Ben en meşhur ve iyilerini seçtim ancak sinema tarihinde daha pek
çok “Kızıl Hasat'ın uyarlamasının uyarlaması” var.
8)
Anayurt Oteli (Ömer Kavur, 1986)
“Anayurt
Oteli nasıl bu kadar iyi uyarlanabilir?” sorusu, Kavur’un da bir
bakıma sinemamızın Yusuf Atılgan’ı olduğunu düşününce
anlamsızlaşıyor. Edebiyatçıyla yönetmenin dünyalarının
örtüşmesinin her şeyden önemli olduğunu hatırlatan bir film.
9)
Romeo&Juliet (Baz Luhrmann, 1996)
Sinemanın
çok kez deneyip sıklıkla çuvalladığı “günümüze taşıma”
meselesini en iyi çözen filmlerden biri. Ve bunu “Hikâye 2013’de
New York’ta, reklam dünyasında geçsin” diyerek değil,
sinemanın kendine özgü olanaklarını kullanarak yapıyor.
10)
Zazi Metroda / Zazie Dans le Métro (Louis Malle, 1960)
Tristram
Shandy: Uyduruk Bir Öykü / Tristram Shandy: A Cock and Bull Story
(Michael Winterbottom, 2004)
“Tristram”
hikâyeyi bir türlü anlatamama üzerine kurulu bir roman. “Zazi”
ise dille kavga ediyor, gramere ve sözdizimine kafa tutuyor,
gündelik konuşmayı, “sokağın dili”ni romana taşımayı
amaçlıyor.
Sonucu
severiz ya da sevmeyiz (ben “Zazi”yi sevmiyorum da, o bakımdan), yine de bu
dil arayışlarını beyazperdeye tercüme etme çabalarını es
geçmek olmaz.
7 Aralık 2013 Cumartesi
Bilinmeyen bir geleceğin ardından koşan, boyuna tökezleyen iki gencin hikâyesi.
Serhat Güney, ilk romanında dar bir bürokratik çevrenin içinde yolunu kaybetmiş bir ergenliğin saldırgan sayıklamasıyla çıkıyor karşımıza.
Bozkırın
ortasında, büyük bir kışla daha yeni boğuşup düze çıkmış
küçük bir şehir. Türkiye devletçiliğinin çarpık sınıf
senaryosunda bir araya gelmiş iki yeniyetme. Biri alabildiğine
öfkeli, diğerinin başında kavak yelleri... Şiirlerin, küçük
sevinçlerin ve değerli anların peşine düşmenin muteber
sayılmadığı bir iklimde, bilinmeyen bir geleceğin ardından
koşan, boyuna tökezleyen iki gencin hikâyesi.
Tadımlık:
“Hafta
sonu geldiğinde okulun karanlığından kopup, bir gölge gibi evin
ıssızlığına doğru akıp giderdim. Şehri bir uçtan bir uca
yürürdüm her cuma akşamı ve çok tedirgin olurdum çünkü
okuldan çıkıp özgürleşmekle bitmezdi iş, evde başka türlü
bir kapatılmışlık başlardı – ki hakkaten de çekilmez, mutlak
bir göz hapsinde yaşardım o iki perişan günü. Servise
binmiyorum diye çok içerlerdi babam ama ben inatla yürürdüm.
O yol bitmesin diye bir karıncanınkinden bile daha küçük
devrilirdi adımlarım.”
4 Aralık 2013 Çarşamba
José
Saramago'nun Portekizcede ilk basımı 2008 yılında yapılan,
yazarın büyük bölümünü hastane yatağında tamamladığı
romanı Filin
Yolculuğu,
Lizbon’dan Viyana’ya doğru yola çıkan bir fil ile bakıcısı
yoksul Subhro’nun ve bu tuhaf yolculuğun hikâyesini anlatır.
16.
yüzyılda, Portekiz kralı III. João, kuzeni Kutsal Roma-Germen
İmparatoru II. Maximilian’a hediye olarak gönderir fil
Süleyman’ı. Süleyman ile Subhro, yanlarında kendilerine eşlik
eden Portekiz kralının korumaları ve yardımcı ırgatlarla zorlu
yolculuklarına başlarlar. Portekiz’i, İtalya’yı, Alpler’i
geçerken hayatlarında ilk kez bir Hintliyle karşılaşan, ilk kez
bir fil gören köylüleri ve kasabalıları şaşırtır ve
etkilerler. Yolculuğun ikinci bölümünde bizzat İmparator
Maximilian ve karısı Maria tarafından karşılanır ve Viyana’ya
onlarla birlikte giderler.
José
Saramago’nun bu en eğlenceli romanında, fil terbiyecisi
Subhro’nun erdemi, pasifist felsefesi ve yaşama bakışındaki
doğallık ve Süleyman’ın emir kabul etmeyen doğası,
yolculuğun ritmini belirlerken, insanların ruhlarında değişimlere
yol açar. Hinduizm, mistisizm ve Hıristiyanlık hikâyeleriyle,
mucizelerle renklenen romanda Süleyman ve Subhro’nun dokunduğu
insanlar, kilisenin söz verdiği türden bir mucizeyle
karşılaşmazlar ama bu yabancılar onların ruhlarında derin izler
bırakır. Saramago her zamanki ince mizahıyla, muhteşem
metaforlarıyla ve insana dair gözlemleriyle olağanüstü bir
yolculuğu anlatıyor.
2 Aralık 2013 Pazartesi
Edebiyatıyla olduğu kadar müzik çalışmalarıyla da tanınan Tuna Kiremitçi, Bu İşte Bir Yalnızlık Var’da iyi bildiği bir dünyayı, bir müzisyenin dünyasını anlatıyor. Genç yaşta hatırı sayılır bir külliyata sahip olan yazarın ikinci romanı olan kitap, geçtiğimiz günlerde beyazperdeye uyarlandı ve bu ay izleyiciyle buluşacak. Senaryosunu Burak Göral, yönetmenliğini Hakan ‘Ketche’ Kırvavaç üstlendiği filmin başrollerini Özgü Namal ve Engin Altan Düzyatan paylaştı.
Bu İşte Bir Yalnızlık Var, sinemalardan önce Kırmızı Kedi Yayınevi'nin sunumuyla kitapçılarda.
Eskiden bir rock grubunda çalan, besteler yapan ve zamanında parlak bir gelecek vaat eden, 30’lu yaşlarının sonundaki Memet, boşanmış, geçimini gitar tamir ederek ve özel ders vererek sağlamaya çalışan bir adamdır. Parasızdır, yalnızdır, yakın çevresindekiler gibi o da mutluluk arayışındadır. Memet’i hayata bağlayan en önemli şey, haftada bir gün görebildiği 9 yaşındaki kızı Ezgi’dir. Yakın arkadaşı Orhan hiç kimseye gittiği yeri söylemeden, anlaşılmaz bir biçimde evini ve karısı Ayşe’yi terk edince Memet hayatında yeni bir dönemece gelir. Kocasını arayan Ayşe ile Memet’in arasında bir yakınlaşma başlar. Bu iki yalnız insan, her şeye rağmen bütün bağlarına sırt çevirip bir araya gelebilecekler midir?

.jpg)















.jpg)


_DVD_kapa%C4%9F%C4%B1.jpg)













