Blog

15 Kasım 2013 Cuma

Özlem Akalan
Vatan Kitap Eki 15.11.2013 


Sylvia Plath’ın tek romanı “Sırça Fanus”, hem kitabın yayınlanışının hem de şairin ölümünün 50. yılında bir kez daha Türkçede. Romandaki “Ölebileceğim düşüncesi kafamda bir çiçek, bir ağaç gibi sakince biçimlendi” sözleriyle henüz 19 yaşındayken intiharı kafasına koyan yazar yazdıkları kadar, yaşamıyla da edebiyatın kült isimlerinden biri oldu.




Bir roman projem var; aylardır, yıllardır zihnimde evirip çevirdiğim. Bir türlü mesafe katedemiyorum. Çünkü romanın kahramanlarından birinin intihar etmesi gerekiyor. İşin tüm “esprisi” orada. İntihar fikrinden “fazlasıyla” uzak olduğumdan intihar için bir türlü elle tutulur bir sebep bulamıyorum. Aşk acısı? Klasik. Mutsuzluk? Kim alabildiğine mutlu ki? Çocukluk travmaları? Kitabı en az 500 sayfa uzatır! İntihar eden edebiyatçılarla ilgili makaleler, araştırmalar okudum. Çevremde bu “işi” denemiş olarla konuştum. Yine de kafamda oturtamadım. Daha doğrusu oturtamamıştım. Ta ki, Sylvia Plath’ın “Sırça Fanus”unu okuyana kadar. Yazar, bu tek romanında yarattığı karakter Esther Greenwood’u “öyle güzel” intiharın eşiğine sürüklüyor ve defalarca geri döndürüyor ki, “Aslında hayatı o kadar da kötü gitmiyordu, neden ölmek istiyor ki?” diye soran benim gibi en Pollyanna okuru bile en sonunda ikna ediyor. Yanlış anlaşılmasın lütfen, yazar intiharı özendirmiyor; ancak karakterinin derin umutsuzluğunu, kararsızlığını ve gelecekte başına geleceğini düşündüğü şeylerden çok korktuğunu çok güzel anlatıyor.
19 yaşındaki Esther Greenwood, okul hayatı boyunca hep en iyi olmuş, Bostonlu sıradan bir kızken, moda ağırlıklı bir kadın dergisinden aldığı bir aylık bursla New York’a gider. 1953 yazıdır. Amerika’nın farklı yerlerinden gelmiş 11 kızla birlikte dergi için çalışan Esther, kendini moda delisi ya da fazla muhafazakar kızlardan ziyade asi ve alaycı Doreen’e yakın hisseder. Kızların bir aylık New York maceralarının fonunda, Esther’in 8 yaşındayken babasını kaybettiğini, Buddy adında eski sevgilisini ve gelecek planlarını öğreniyoruz. Ne var ki dergideki editörü Jay Cee’nin “Okulu bitirince ne yapmayı düşünüyorsun?” sorusu Esther’in hayatına bir bomba gibi düşüyor. Hep profesör olup şiir kitapları yazmak ya da şiir kitapları yazıp editör olma hayalleri kuran Esther’in dilinden “Aslında pek bilmiyorum” sözleri dökülür. İşte bu, sonun başlangıcıdır. Çünkü bir kez kafası karışmıştır.
Burs bitip Boston’a döndüğünde, ünlü bir yazarın yaz dersleri için başvurusunun kabul edilmediğini öğrenen Esther önce roman yazmaya koyulur. Bu konuda fazla tecrübesiz olduğuna karar verip annesinden steno dersleri almayı planlar. Bu fikrinden de, tezini bitirme düşüncesinden de birkaç saat içinde vazgeçer. “Sonra üniversiteyi bir yıl erteleyip bir çanak çömlek ustasının yanında çıraklık yapmayı düşündüm.
Ya da Almanya’ya gidip Almancayı iyice öğrenene kadar garsonluk yapabilirdim. Planlar kafamdan birbiri ardına aceleci tavşanlar gibi hoplayarak geçiyordu.” diyen 
Esther’in uykuları kaçmıştır. Günlerce, haftalarca gözünü kırpmayan, yemek yemeyen ama hepsinden önemlisi ne okuyup ne de yazabilen Esther soluğu Gordon isimli psikiyatrın muayenehanesinde alır. İlk görüşte nefret ettiği Gordon ikinci randevuda elektroşok tedavisi uygulamaları gerektiğini açıklar. Berbat bir elektroşok deneyiminin ardından Esther tek bir çıkış yolu kaldığını anlar. İş, intihar yöntemini seçmeye kalmıştı. Bileklerini kesmeyi dener önce; sonra kendini asmayı; denizde dibe dalarak boğulmayı bekler ama her defasında bir mantar gibi su yüzüne çıkar hatta Fitzgeraldvari bir atmosferde, gelgite bırakmak ister kendini. Sonunda bir kutu uyku hapı yutar ve kendini evin bodrumundaki daracık bir boşluğa gizler. Annesinin onu bulması günler alır; öyle ki Esther’in kaybolduğu, polisin onu aradığı haberi gazetelerde bile yayınlanır. Sonunda bir akıl hastanesinde gözlerini açar. Sonra bir başka akıl hastanesi. 




YARI OTOBİYOGRAFİ
Sylvia Plath’ın 1963 yılında Victoria Lucas mahlasıyla kaleme aldığı “Sırça Fanus”, yazarın hayatından pek çok iz taşıyor. Roman karakterinin 19 yaşında olduğu 1953 yılında Sylvia da 19 yaşındadır. O da Boston, Massachusetts doğumludur. Esther’in annesi Alman göçmeni, Sylvia’nınki ise Avusturya göçmenidir; babaları ise böcekbilimci. 
Roman kahramanı gibi Sylvia’nın da bir erkek kardeşi vardır. İkisinin de babası kızlar henüz sekiz yaşındayken ölür. Tıpkı Sylvia Plath’ın, babasının ölümünün ardından dinden uzaklaşması gibi Esther de Hristiyanlığa uzaktan bakar.Yazar, Esther gibi burs kazanarak üniversitenin ilk yılında bir ay süreliğine moda-kadın dergisi Mademoiselle’de staj yapar; sonuç her iki karakter için de hayal kırıklığıdır elbette. Romanda Esther, hangi intihar yöntemini seçeceğine karar vermek ve cesareti olup olmadığını görmek için bileklerinden önce ayak bileklerini kesip kan akıtır. Artık herhalde söylememe gerek yoktur; bu, Sylvia’nın da ilk intihar denemesi olur. 
Esther karakteri gibi, ilk depresyon belirtilerini 19 yaşındayken Harvard’daki bir seminerden red cevabı alınca gösteren Sylvia, elektroşok terapisinin ardından ilk gerçek intihar girişiminde bulunur. Tahmin ettiğiniz gibi; uyku ilaçları içer, evin bodrumuna saklanır. Üç gün sonra bulunur ve daha fazla elektroşok gördüğü psikiyatri kliniği günleri başlar. Sylvia’nın klinik masrafları ve okul bursları, yazar Olive Higgins Prouty tarafından karşılanır; romanda Prouty karşımıza Philomena Guinea olarak çıkıyor. İsim ve mekanlardaki birtakım değişiklikler dışında yaşadıkları, hissettikleri ve olay örgüsüyle yarı otobiyografinin ötesinde bir roman aslında “Sırça Fanus”.




TED HUGHES ETKİSİ
Yaşamının ilk 19 yılını roman kahramanı Esther Greenwood’un ağzından anlatan Sylvia Plath, kitabın ilk baskısı yayınlandıktan bir ay sonra intihar eder. “Sırça Fanus”, yazarın kendi adıyla ilk kez 1967 yılında yayınlanır. 1979 yılındaysa romanın sinema uyarlaması gelir. 
Kimilerine göre 1956 yılında İngiliz şair Ted Hughes ile evlenip çoluk çocuğa karıştıktan sonra yazamama sürecine girmesi ölümünün tetikleyicisi olmuştur. Romanın bir bölümünde Esther, bu en büyük korkusunu arkadaşı Buddy vasıtasıyla şöyle dillendiriyor: “Bir de Buddy Willard’ın sinsi ve bilgiç bir tavırla, çocuklarım olduktan sonra kendimi farklı hissedeceğimi ve artık şiir yazmak istemeyeceğimi söyleyişini anımsıyordum. Belki de gerçekten evlenip çocuk doğurduktan sonra insanın beyni yıkanmış gibi oluyor ve ondan sonra totaliter bir devletin kölesi gibi duyuları körelerek yaşayıp gidiyordu.”
Yine de gerçek şu ki, ölümünden önceki son birkaç ayı, onun şiir adına en verimli dönemlerinden biriydi. Zira ölümünden sonra derlenen “Ariel” şiir derlemesindeki 26 şiiri, bu sancılı döneme aitti.
Büyük bir tutku ve aşkla, tanıştıktan kısa süre sonra evlendiği İngiliz “Poet Laureate” (devlet tarafından seçilen başşair) Ted Hughes, hiç kuşkusuz Sylvia Plath’ın sonunu hazırlamıştır. Hughes’un 1961 yılında tanıştığı şair Assia Wevill ile yaşadığı aşk, Plath’ın çocuklarını da alarak evi terk etmesiyle sonuçlanır. Hem iş hem de biri iki yaşında diğeri dokuz aylık iki çocuğun bakımını üstlenmek Plath’ın kaldıramayacağı bir yüktür. Sonunda gazı açar, evdeki fırının içine başını sokar. Hem çocuklarla ilgilenen hem de intihar eğilimli Plath’a göz kulak olan hemşire eve geldiğinde artık çok geçtir. 
Kimilerine göre aslında Sylvia Plath gerçekten intihar etmek istememiştir; bu, onun en güçlü yardım çığlığıdır. 
Çünkü ölmeden önce komşusuna evden kaçta çıkacağını sormuş, kapısının üzerine doktorunu aramalarını söyleyen bir not bırakmıştır. 
İşin en ürpertici yanı, Assia Wevill’in de 1969 yılında Plath’ın yöntemiyle intihar etmesi. Ancak o, dört yaşındaki kızını da kendisiyle birlikte ölme sürükler. 
Bu noktada, intiharın genetik kodlarda saklı olduğuna inananların tezlerini güçlendirecek bir bilgi vermek istiyorum: Hughes ile Plath’ın oğlu Nicholas da, 47 yaşında kendini asarak intihar etti; sebep ağır depresyon.
“Sırça Fanus” romanında da yazdığı gibi kendisine ne imkanlar sunulursa sunulsun “hep aynı sırça fanusun içinde kendi ekşimiş havasında bunalacağına” inanan Sylvia Plath, psikiyatri kliniğinden çıktığında biraz olsun rahatlamıştı; “Bütün o ateş ve korkudan arınmıştım. 
Şaşılacak kadar sakindim. Sırça fanus başımdan bir metre kadar yukarıda asılı duruyordu. Artık hava alabiliyordum”. Bu sözleri yazmasına rağmen yine de umutsuzdu Plath: “Hiç ama hiç emin değildim. Bir gün, herhangi bir yerde o boğucu çarpıtmalarıyla sırça fanusun yeniden üzerime inmeyeceğini nasıl bilebilirdim?” Ve indi de sırça fanus şairin üzerine, henüz 31 yaşında nefessiz bıraktı hayatı boyunca korku içinde yaşayan Plath’ı. 

MEZAR TAŞI MESELESİ VE "DADDY"
Sylvia Plath öldüğünde henüz eşi Ted Hughes’dan boşanmamıştı. Dolayısıyla mezar taşının üzerinde Sylvia Plath Hughes yazar. Bu da mezarın defalarca tahrip edilmesine neden olur. Şairin hayranları, ki bunların çoğu doğal olarak Ted Hughes’dan nefret etmektedir, mezar taşının üzerindeki Hughes soyadını silmek için uğraşırlar. Hem Sylvia Plath hem de Assia Wevill’in ölümünün sebebi olarak Ted Hughes’un uyguladığı şiddeti gösteren feministler her fırsatta şairi eleştirirken, Plath da doğal olarak bir feminizm ikonuna dönüştü. 
Şiirlerinde kişisel konulara ağırlık veren ve Türkçeye “itirafçı şiir” olarak geçen “confessional poetry” akımının ilk temsilcilerinden olan Plath, 1962’de yazdığı “Daddy” (Babacığım veya Babişko olarak çeşitli kereler Türkçeye çevrildi) şiiriyle tarzı zirveye taşıdı. Şairin meşhur “Her kadın bir faşiste tapar” sözünün de geçtiği ve şiddet, Yahudi soykırımı, korku, nefret gibi ögeler taşıyan bu şiirin de yer aldığı “Ariel” kitabına önsöz yazan Robert Lowell hem Plath’ın kişiliğini hem de akımı şu sözlerle özetliyordu: “Tüm şarjörü dolu bir silahla Rus ruleti oynamak gibi.”

KİTAPTAN BÖLÜMLER

“Ben on dokuz yaşındayken bekâret en önemli konuydu. Dünyadaki insanları Katolikler ve Protestanlar ya da Cumhuriyetçiler ve Demokratlar ya da beyazlar ve zenciler, hatta erkekler ve kadınlar olarak değil de biriyle yatmış ve yatmamış olanlar diye ikiye bölünmüş olarak görüyordum, iki insan arasındaki tek kayda değer fark buymuş gibi geliyordu.”

“Uzaklarda kusursuz bir erkek görüyor ama o erkeğin yakına gelir gelmez hiç de uygun biri olmadığını anlıyordum. Hiç evlenmek istemeyişimin nedenlerinden biri de buydu. Hayatta en son istediğim şey sonsuz güvenceye kavuşmak ve okların atıldığı yay olmaktı. Ben değişiklik ve heyecan istiyordum. Dört Temmuz bayramındaki havai fişeklerden fışkıran rengarenk kıvılcımlar gibi her yöne atılmak istiyordum.”
“O sabah bir başlangıç yapmıştım. Kendimi banyoya kilitledikten sonra küveti ılık suyla doldurup bir jilet çıkarmıştım. Romalı bir düşünüre nasıl ölmek istediğini sorduklarında damarlarını ılık banyo içinde kesip açacağını söylemişti. Bunun kolay olacağını sanıyordum, küvete uzanıp bileklerimde çiçeklenen kızıllığın berrak suyun içinde dalga dalga kabarışını izleyerek gelincik rengi köpüklerin altına kayıp uykuya dalacaktım.”
“Bayan Guinea’ya minnettar olmam gerektiğini biliyordum ama hiçbir şey hissedemiyordum. Bayan Guinea bana bir Avrupa ya da dünya turu bileti vermiş olsaydı da fark etmeyecekti. Çünkü nerede olursam olayım bir gemi güvertesinde, Paris’te bir sokak kafesinde ya da Bangkok’ta hep aynı sırça fanusun içinde kendi ekşimiş havamda bunalıyor olacaktım.”


Kaynak: http://vatankitap.gazetevatan.com/haber/olebilecegim_dusuncesi_kafamda_sakince_bicimlendi/1/21774

14 Kasım 2013 Perşembe



Fotoğraf: Lady Ottoline Morrell, Haziran 1926


Virginia Woolf özgün yapıtları, ruhsal çöküntüleri ve intihar ederek son verdiği yaşamıyla 20. yüzyıl edebiyatına damgasını vurmuştur. 


Yaşadığı dönemde kadınların halen ikinci planda kalması nedeniyle eğitim göremeyen Woolf, yapıtlarında ataerkil sistemi sık sık eleştirirdi. Yine de, bu sistem içinde Virginia ve kardeşi Vanessa kendilerini geliştirmeyi başardılar ve ikisi de çocukluklarında hayal ettikleri gibi bir yazar ve bir ressam oldular.


Virginia Woolf ve kardeşi Vanessa Bell kriket oynarken

Vanessa Bell, Virginia Woolf'un pek çok portresini yaptı. Woolf, portreler için uzun süre poz vermekten hoşlanmıyordu. National Portrait Gallery'nin bir portre için poz vermesi teklifini de geri çevirmişti.
Daha sonra yeğeni Quentin Bell'e yazdığı bir mektupta, kendisinden talep edilen pozu neden vermek istemediğini şöyle açıklamıştı:
"Onu [resmimi] alıp bir mahzene kapatacaklar ve ben öldükten on yıl sonra çıkarıp soracaklar 'Bayan Woolf'un neye benzediğini bilmek isteyen var mı?' Hepsi hayır diyecekler ve daha sonra onu yırtacaklar."



Ressam: Vanessa Bell, 1912



Ressam: Vanessa Bell, 1912



Ressam: Vanessa Bell. Sergilenme tarihi: 1934

Virginia Woolf'u, koltuğunda, kitapları arasında, bir elinde sigarasıyla betimleyen Vanessa Bell imzalı tablo, 1934 yılında sergilenişinde bir koleksiyoner tarafından satın alınmıştı ve bir daha bu tabloyu kimse görmemişti. Woolf'un kayıp tablosu 2004 yılında Londra'daki Lefervre Gallery'de yeniden izleyiciye sunuldu. 

Kaynaklar:

Virginia Woolf fotoğrafları için bkz. 

11 Kasım 2013 Pazartesi

Tüyap İstanbul Kitap Fuarı'nın ilk hafta sonu oldukça kalabalık geçmişti. Sonraki günler de ilk hafta sonunu aratmadı. 

6-7-8 Kasım tarihlerinde özellikle genç okurlarımıza yönelik etkinlikler düzenledik. Programımızda, Feyza Hepçilingirler ve Ayla Çınaroğlu imza günleriyle, Görkem Yeltan ise bir söyleşiyle yer aldılar.








Tüm çocuk kitaplarıyla Kırmızı Kedi yazarları arasına katılan Feyza Hepçilingirler imza gününde genç okurlarıyla buluştu.









Ayla Çınaroğlu imza gününde genç okurlarımızdan büyük ilgi gördü. Misafirimiz çocuk edebiyatının duayenlerinden biri olunca, imza almak kadar sohbet etmek için standa gelenler de hayli çoktu.






İlk hafta sonu için planladığımız Ötekiler'in imza günü, hem okurların talebi hem de Tuncay Özkan'ın dostlarının desteğiyle, tüm fuar dönemine yayıldı. Tuncay Özkan'ın dostları, destekçileri onun adına, okurları için kitabını imzaladı.









Hafta sonunu ağırlıklı olarak Türk edebiyatının önemli isimlerine ayırdık: Haydar Ergülen, İnci Aral, Şükrü Erbaş, Cenk Gündoğdu.

İnci Aral'ın kitaplarının önemli bir kısmını basarak "tüm eserleri"ne doğru yol alan yayınevimizin standı imzalı kitaplardan oluşan bir İnci Aral arşivi edinmek, eksik kitaplarını tamamlamak ya da daha önce okumadığı Aral kitaplarıyla tanışmak isteyen okurlardan yoğun ilgi gördü.




Şiir meraklıları için ilk imza günü konuğumuz Haydar Ergülen'di. 1980 sonrası Türk şiirinin en önemli isimlerinden Haydar Ergülen, şiir ve deneme kitaplarının yanı sıra çocuk okur için kaleme aldığı, her harfin bir meyve, bir çiçek ve bir hayvan ismiyle örneklendiği şiirler içeren Nar Alfabesi'ni de imzaladı.







Fuarın son günü yine iki önemli şairimizin imza günü vardı: Usta şair Şükrü Erbaş ve 2013 Metin Altıok Şiir Ödülü'ne değer bulunan Cenk Gündoğdu. 

İlk önce bir söyleşiyle okurlarıyla buluşan Şükrü Erbaş, daha sonra standımızda kitaplarını imzaladı.



Tüm hafta boyunca sık sık standımızı ziyaret eden Eren Erdem, fuarın son gününde de, bir önceki imza gününü kaçıran okurlarıyla buluştu.

Böylece bir fuarını daha geride bırakmış olduk. Gelecek yıl yeni sürpriz kitaplar, sevdiğiniz yazarlar ve keyifli söyleşilerle görüşmek üzere. 


7 Kasım 2013 Perşembe

Anna Karenina, Savaş ve Barış gibi görkemli başyapıtların yazarı Lev Nikolayeviç Tolstoy'un hayatının son yılını anlatan, Jay Parini'nin yazdığı Son İstasyon'dan tadımlık bir parça




Sofya Andreyevna:


Uyurken dudaklarından öptüm onu, bebek soluğuna benzeyen soluğunu içime çektim, süt gibi tatlıydı. Ve yıllar öncesinden, yirmi iki yaşımdan pırıl pırıl bir günü anımsadım. O zamanlar Lyovoçka'nın sakalı siyahtı. Mujiklerin yanında çokça vakit geçirmesine, tarlalarda, özellikle hasat sırasında onlarla birlikte çalışmasına rağmen elleri yumuşaktı. Bunu eğlence olsun diye yapıyordu, gerçekten. İdman olsun diye. Sonraları olduğu gibi, o sıralarda gurur meselesi değildi bu, sonradan, yüreğinde, kendini hayran olduğu soylu mujiklerden biriymiş gibi hayal etmek hoşuna gitti.
Savaş ve Barış'ı yazıyordu, her gün bana temize çekmem için sayfalarca yazı getiriyordu. Elimin o sayfaları doldurması, siyah çini mürekkebinin o güne kadar görülmemiş, hayal edilmemiş saflıkta ve kutsallıkta bir görüntüyü ortaya çıkarması kadar beni mutlu eden bir şey olduğunu sanmıyorum. Lyovoçka da hiç o kadar mutlu olmamıştı daha önce. En mutlu olduğu anlar, çalıştığı anlardı, büyük, tatlı hayaller kurduğu anlar.

6 Kasım 2013 Çarşamba

Jale Sancak'ın merakla beklenen ve satışa sunulduğu andan itibaren büyük ilgi gören romanı Fırtına Takvimi'nden tadımlık bir parça 




"Yağmur dindi.
Çamur kuşatması altında her şey ıslak, pis.
Berru çırpınmıyor, ateşler içinde yanmıyor beş gündür, buz gibi bedeni, kaskatı. Ölü.
Yağmur beş gün boyunca aralıksız yağdı. Kapıları, pencereleri, sözleri kilitledi. Yolları, yordamları. 
Ah bahtsızlık! Sel hükümran oldu Yelnehir’e. Sürükleyip götürdü önüne kattığı her şeyi. Diller sustu, eller çaresiz kaldı. Kardeşini yitiren Yazgülü’nün içi katıldı, Kevser, göğsündeki derin oyukla, gökten yağan, dağdan inen, tekmil saldırıp evini basan belayı arıtırken yas tutamadı. Öğüre öğüre çamurla uğraştı durdu. Halil’in aklında tek şey vardı… Doktordan hesap sormak.
Sen Allah’a inanmaz mısın Halil? İnançsız mısın sen? Kader diye bir şey yok mudur senin için? Takdiri İlahi?
Tövbe! Belli ki acıdandır bu isyan. Ölçüsüz su, tepeyi kuşatıp içeriye dolarken, belki diye düşündü mü Kevser, gökler de ağlıyordur Berrum'un ölümüne. Yağmayıp yağmayıp şimdi böyle boşanıverdiyse…
Kevser beş gün boyunca uzun uzun kustu ölünün başında.
Şimdi beş gün sonra gömüyorlar onu. Onca gün evde bekletildi küçük kızın ölüsü.
Tabutu dört kişi taşıyor. Halil, kayınbiraderi Yücel ve kaç zaman sonra ölümün bir araya getirdiği iki erkek kardeşi Fazıl’la Devran. Kevser en arkada… Gelme dediler, dinlemedi.  Daracık toprak yoldan inerken biri taşa takılıp düşecek gibi oluyor, tabut sarsılıyor, azıcık kayıveriyor omuzlarından, duruyorlar bir an, sonra tökezleyerek, bir an durarak, sonra gene tökezleyerek yürüyorlar. Tabut iyice ağırlaşıyor. Upuzun bir inilti geliyor peşlerinden. Kevser bu. Kül kesilmiş.

Melekler elinden tutuyor mudur Berru’nun?
Gökyüzü, bulutlar…"

4 Kasım 2013 Pazartesi



Bütün bir yıl heyecanla beklediğimiz Tüyap İstanbul Kitap fuarı geldi çattı işte. 

İlk defa fuarda okura sunacağımız kitaplar matbaadan gelmiş, yazarların imza günü ve söyleşi organizasyonları yapılmış, kataloglarımız hazırlanmıştı.

2 Kasım Cumartesi sabahı erkenden, tam kadro fuardaki standımızda yerimizi aldık ve saatin 10.00'u gösterip de kapıların açılmasını bekledik. 
Kapıların açılmasıyla kitaplarımız yavaş yavaş okurlarına kavuştu.



Fuarın ilk gününde Uygar Şirin, Eren Erdem ve Yalçın Çakır kitaplarını imzalamak üzere standımıza konuk oldular. İmza günlerimiz, okurların yoğun katılımı sayesinde pek keyifli geçti.

Devrim Ayetleri'nin yazarı Eren Erdem aynı gün, imza saatinden önce bir de söyleşi gerçekleştirdi. Bu kadar kalabalık olacağını bilseydik, Tüyap'tan daha büyük bir salon isterdik.
Günün sonunda, ertesi sabah açmak üzere sevgili kitaplarımızın üzerini örterek, yorgun ama mutlu ayrıldık fuardan. 




3 Kasım Pazar gününün bu kadar yoğun geçeceğini tahmin etmemiştik. Etsek dış mihrakları yardıma çağırırdık.
Hüsnü Arkan, Mustafa Mutlu ve Doğan Yurdakul standımızda okurlarıyla buluşurken salonlarda söyleşiler sürüyordu.






"Tuncay Özkan'ın 'Ötekiler' Kitabı Üzerine" söyleşi ve ardından Tuncay Özkan'ın dostları tarafından gerçekleştirilen imza günü kelimenin tam anlamıyla bir izdiham yarattı. Elbette bu haberi, Silivri cezaevine uçurduk hemen. Yazarımız içeride de olsa kitabı özgürce okurlarıyla buluşmuştu. Dört duvar arasında da olsa bunun sevincini duysun istedik.








Doğan Avcıoğlu'nun Türklerin Tarihinin 6. Cildi, Osmanlı'nın Düzeni'nin yayımlandığı şu günlerde, fuarda "Doğan Avcıoğlu'nun 30. Ölüm Yıldönümü Anması"nı düzenleme fırsatı bulduk.




Günün son etkinliği Hüsnü Arkan imza gününün ardından gerçekleştirdiği şiir, edebiyat ve müzik üzerine ardından bir söyleşi oldu.



Fuarın ilk hafta sonunu böylece kapatmış olduk. Önümüzde, okurlarımızla buluşmayı sürdüreceğimiz bir hafta var.

Bu fuar ve okurlar gerçekten bir harika!
Gonca Özmen


Gonca Özmen, bir okur ve bir şair olarak Sylvia Plath'in Sırça Fanus romanını okuma deneyimini Kırmızı Kedi okurları için anlattı. 




Çok sevdiğim şairler, öykü ya da roman yazınca üzülüyorum nedense. Kızıyorum da onlara. Oysaki Sylvia Plath’e kızamamıştım. Şiirlerinden önce tek romanı olan Sırça Fanus’u okuduğum için… Sırça Fanus, Plath’la tanıştığım ilk yapıtı oldu. Duygusal ve düşünsel yönlerden, daha sonra bağımlısı olduğum şiirleri kadar sarsmıştı beni. 

1996 ya da 1997 yıllarından biri olmalı. Can’ın kırmızı kalpli kitapları arasında çıkan Sırça Fanus’u okuduğumda, 14-15 yaşlarındaydım. Daha feminizm ne demek, toplumsal eleştiri ne demek derinlikli bir birikimim yok; ama romanı oldukça ilginç bulmuştum. 

Metnin yarattığı atmosfer, tamamen içine çekmişti beni. Ester’in iç çatışmalarına, mutluluk ve mutsuzluğuna, ruhsal gerginlik ve çöküntüsüne ortak olmuştum. Beni asıl şaşırtansa Ester’in, evlilik, kutsal aile ve annelikle ilgili, bizim koşullandırıldıklarımızın tam tersi olan düşünceleriydi. 




Şaşırtıcı ve hayranlık uyandırıcı… Karanlık ve ışıltılı… Trajik ve sahici… Sıkıntılı, yaralı, cüretli, korkusuz… Sırça Fanus’un bendeki karşılığı bu sıfatlar. Sylvia Plath’in de… Çoğu kişi gibi beni de öncelikle kişiliği, trajik yaşamı ve genç yaştaki intiharıyla etkiledi. Sonrasında çağrışımsallıklarıyla zihnimde, kalbimde uzayıp giden sözcükleri… 

Bunca zaman geçmişken, Sırça Fanus’u yeniden okumak eminim yeni sözcüklere, yeni düşüncelere, yeni çağrışımlara götürecek beni. Yeni hayranlıklara…     


Ceren Arseven
Milliyet Kitap Eki 11.2013 
Virginia Woolf'un 33 yaşında kaleme aldığı ilk romanı "Dışa Yolculuk", Woolf’un ustalık dönemi eserlerini sevenlerin okuması gereken bir roman



"Dışa Yolculuk", Virginia Woolf’un 1910-1915 yılları arasında yazdığı ilk romanı. Bütün ilk romanlar gibi büyük bir edebi yetkinliği değil, derin bir içtenliği yansıtıyor.

Roman, yazarın daha sonraki yapıtlarında karşımıza çıkacak olan teknik ustalığın, serbest dolaylı anlatımın, kadın bilinçlenmesine odaklanışın, cinsellik ve ölüm temalarının da öncüsü. Bilinç akışı tekniğiyle özdeşleşen Woolf, bu ilk kitabında klasik romana daha yakın bir çizgide sürdürüyor anlatısını. Bu kitap, geleneksel anlatıdan 20. YY. edebiyatına damgasını vuran bilinç akışı tekniğine geçişin önemli bir örneği.
Woolf, 1912 yılında romanının ilk taslağını bitirmesine rağmen, bu dönemde ağır bir ruhsal çöküntü geçirdiğinden romanın yayımlanması 1915 yılına dek erteleniyor. Sonrasında birden çok defa yeniden baskısı yapılan roman her defasında Woolf tarafından elden geçirilirken bir anlamda yeniden yazılıyor.





Modern bir mit



"Dışa Yolculuk", Londra’nın dış mahallelerinden birinde halalarının yanında kapalı bir yaşam süren genç ve masum Rachel Vinrace’in babasının gemisinde Güney Afrika’ya yaptığı yolculuk sırasında kendini ve aşkı keşfedişinin öyküsünü anlatıyor. Modern bir mit, alaycı bir toplum eleştirisi olarak okunabilecek roman, Virginia Woolf’un yazın hayatının ileriki yıllarında kat edeceği yolun habercisi aynı zamanda. Geminin yanyana durması beklenmeyen kişilerle dolu atmosferi Woolf’a dönemin alaycı bir portresini çizme fırsatı veriyor. Romanda Woolf’un yaşantısından izler taşıyan karakterler bulmak da mümkün. Başkahramanın Londra’nın bir banliyösüne sıkışmış hayatından özgürlüğe doğru yaptığı yolculuk da Woolf’un baskılarla dolu aile yaşantısından edebiyat çevresine girerek gerçekleştirdiği kaçışın bir benzeri gibi okunabiliyor. Woolf’un sonraki romanı "Mrs. Dalloway"in Clarissa Dalloway karakterini ilk kez roman okurlarıyla karşılaştırdığı "Dışa Yolculuk"ta otobiyografik öğelerle yazarın iç dünyasının, aşklarının, tutku ve inançlarının izlerini görmek mümkün.




Gemi ve Güney Afrika



"Dışa Yolculuk"ta başlıca iki mekan var. Gemi ve bir sömürge olan Güney Amerika. Woolf’un daha sonraki kitaplarında ortaya çıkacak mekandan çok insan ilişkilerini ele alışı ya da karakterlerin gözünden mekanları anlatışı daha bu ilk kitabından belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor. Güney Amerika’da da iki ayrı ana mekan var. Otel ve Rachel’ın ailesiyle kaldığı ev. Mekanlar her zaman olduğu gibi kişilerle birlikte anlam ve karakter kazanıyor. 
Kitapta alışılagelenden çok daha fazla sayıda kahramanla karşılaşıyoruz. Bu durum romana çok sesli bir hava veriyor. Daha sonraları Woolf’un başlı başına bir karakterine dönüşecek Mrs. Dalloway de kocasıyla birlikte geçip gidiyor romanın sayfaları arasından ve rolü hiç de yabana atılacak cinsten değil. 
Kitapta toplumsal eleştiriler de oldukça önemli bir yer kaplıyor. Kilisede Pazar duası sırasında İncil’in arasına Midillili lezbiyen şair Sappho’nun okunması ve Edward Gibbon’ın referans kitabı "Hristiyanlık ve Roma İmparatorluğu’nun Çöküş Tarihi"nden bahsedilen bölümler Woolf’un sadece toplumu değil din kurumlarını da inceden inceye tiye aldığının birer işareti. 
"Dışa Yolculuk", pek çok okura garip gelebilecek kadar sığ bir hayatı tasvir ediyor. Üst sınıf bir grup İngiliz’in yaptığı uzun bir yolculuğu konu eden romanda olaylar çay partileri, danslar ve yürüyüşler etrafında gelişiyor. Roman kişilerinin yörenin yerli halkıyla kurduğu ilişki de birkaç el örgüsü şal almaktan öteye gitmiyor. Anlaşılan o ki Virginia Woolf karmaşık iç dünya meseleleriyle uğraşırken dış dünyadaki adaletsizliklerin ne kadar göz ardı edildiğini de okurlara bu yolla aktarıyor. 
1926’da romana dair bir eleştiri kaleme alan ünlü edebiyatçı E. M. Forster "Dışa Yolculuk"u, "Hiçbir haritada bulunmayan, hiçbir gemiyle gidilemeyecek olan Güney Amerika’ya doğru garip, trajik ve ilham verici bir yolculuk" olarak tanımlıyor. Bunun yegane sebebi romanda yapılan yolculuğun Woolf’un hayalindeki bir yerde gerçekleştirilmesi. Forster’a göre roman bambaşka bir yoldan gitse de Bronte’nin "Uğultulu Tepeler"iyle karşılaştırılacak düzeyde bir bütünselliğe sahip. Edebiyat uzmanı Phyllis Rose da Forster’la benzer bir düşünceyi savunuyor: “Woolf’un daha sonraki yıllarda yazdığı hiçbir roman 'Dışa Yolculuk' kadar gençlik heyecanı içermiyor. Yaşamın macera ve zorluk dolu bu dönemini kimse Woolf’tan daha iyi anlatamıyor.”



En ağır eleştiriler Woolf’tan



Virginia Woolf, "Dışa Yolculuk" romanını yazarken yaşadığı sorgulamalarda kendi metnini 'yamalı bohça' diye tanımlıyor ve 'şen şakrak ve kof' diye nitelendiriyor. Dahası 'Tanrı kelamı gibi' diye alay ediyor. Ve şöyle bir nihai karar veriyor: “Kendimi affettirmenin pek yolu yok, ebediyete ucuz bilmişliklerin, bilmiş bilmiş hicivlerin ve hatta, düşünüyorum da, bayağılıkların -kaba sabalıkların, daha doğrusu-, yazarı olarak geçeceğim, mezarda bile peşimi bırakmayacak bunlar.”



Yılan hikayesine dönen roman



Woolf, "Dışa Yolculuk"u 25 yaşında yazmaya başladı. Henüz Leonard Woolf ile evli değildi. Romanı ilk baskısındaki şekliyle yazması beş yıl kadar sürdü. Yazarın 1915 yılında geçirdiği ağır buhran dolayısıyla hastaneye kaldırıldığı dönemde, "Dışa Yolculuk" ilk şeklini almıştı ve bir yayıncı olan kayınbiraderi eseri İngiliz okurlarla buluşturdu. 1919-1920 yıllarında Woolf, New York’taki Mac Millan Yayınları’ndan aldığı teklif dolayısıyla eseri gözden geçirdi. Mac Millan ile anlaşamadı ama roman Doran Yayınları’nın teklifi üzerine tekrar gözden geçirilerek Amerika Birleşik Devletleri’nde basıldı. Woolf’un eserlerinin basım hikayesine birçok yayınevi dahil oldu ve her seferinde okurla buluşan kopya bir diğerinin aynısı asla olmadı.

Hazal Uzuner


 İlk romanı Blindsighted (2001) ile uluslararası başarı kazanmış olan Amerikalı cinayet romanı yazarı Karin Slaughter, kitabı 30 farklı dile çevrilmiş ve 2001 yılında Cinayet Yazarları Birliği Ödülleri’nde En İyi Gerilim ödülünü almaya hak kazanmıştır. Karin Slaughter’ın kitapları 30 milyonun üzerinde satmış ve 32 farklı dilde tercüme edilmiştir. Will Trent serilerinin ikinci romanı olan Fractured, piyasaya ilk sürüldüğü anda Birleşik Krallık ve Hollanda’da bir numaraya yükselmiş, Avustralya’da da bir numaralı yetişkin kurgu romanı unvanını almaya hak kazanmış.
Conyers, Gerorgia’da Atlanta’nın otuz dakika dışında bir kadın bulunur. Kadına çarpan yaşlı çift arabadan indiklerinde kadının zaten yaralı ve ölmek üzere olduğunu fark eder. Acilen hastaneye kaldırılan kadına o gün nöbeti bitmiş olmasına rağmen orada bulunan Sara Linton bakar. Kadının işkenceye maruz kaldığını anlaması uzun sürmez. Aynı hastanede kişisel rahatsızlığından dolayı bulunan özel ajan Faith Mitchell ve ortağı Will Trent’de vardır. Doğal olarak soruşturmaya atanırlar ve macera başlar. 
Okurken karakterleri de olaylar içinde tanıdığımız bu polisiye, klasiklerin çok dışında. Hiç fark etmeden romanın yarısına geldiğinizde karakterlere hâkim olabiliyor ve tepkilerini tahmin edebiliyorsunuz. Faith Mitchell; ilk hamileliğini on dört yaşında geçirmiş şu an otuzlarında olan bir özel ajan. Çalışmasını engelleyebilecek olan şeker hastalığına ve hamileliğini gizleyecek kadar işine sadık bir karakter. Erkeklerle yakın ilişkiler kurmakta zorluk çeken, oğlunu on sekiz yaşına getirdiği için biraz dinleneceğini düşündüğü an tekrar hamile kaldığını öğrenen mutsuz bir kadın. Ortağı Will Trent ile kendi içinde hesaplaşmaları olsa bile iyi anlaşıyor. Birbirlerinin hatalarını kapatıyorlar. Bu da özellikle şu dönemde Faith’in işine geliyor. 
Will Trent dış görünüşü sebebiyle kimsenin mesleğini tahmin edemediği bir adam. Kimseye bahsetmediği ve yıllardır ustalıkla sakladığı disleksi hastalığı mesleki anlamda onu kısıtlayan tek şey. Bu konuda sürekli yardımına Faith koşsa bile kendisini eksik hissetmesine sebep oluyor. Agresif bir yapıya sahip olan Faith ile yin yang gibiler. Will’in serin kanlılığı soruşturma süresince çoğu kez başlarını beladan kurtarıyor. Bence, çaktırmadan işlenmiş en iyi karakter Will Trent. Arka planda gibi görünse de romanın asıl kahramanı, temel taşı. Olaylar karşısında verdiği tepkilerle karakter analizi yapabildiğimiz Will Trent’ten etkilenmemek elde değil. Özellikle ajan olmasına ve uzun süredir bu mesleği yapmasına rağmen sağ duyusundan bir şey kaybetmeyen tavırları romanın o klasik kovalamacalı polisiye havasından an an sıyrılmanıza yol açıyor. Durup dinlendiğinizi, bir kahve molası verdiğinizi hissediyorsunuz ki bu çok sık rastlayamadığımız bir güzellik. 
Dr. Sara Linton ise polis olan eşini kaybettikten sonra adli tıptan ayrılıp bambaşka bir şehre taşınmış ve tek başına yaşayan güzel bir kadın. Bulunduğu hastanede pedagogluk yapıyor. Bu yüzden Faith soruşturmanın başında Linton’ın çok bulaşmasını istemese bile adli tıp geçmişini öğrendiğinde ve neler yapabildiğini gördüğünde kadın kıskançlığından vazgeçiyor. Kocasının ölümüne sebep olan kişinin Linton’a yazdığı mektubu yıllardır açmamış ve yanında taşıyor olması romanın en büyük merak unsurlarından biri. 
Kaçırılan kadınların ortak özellikleri anoreksiya olmaları ve hemen hepsinin çocuğu olması. On bir rakamının sıklıkla işlendiği ve cinayetle ilişkilendirildiği roman sayfalar ilerledikçe okuyucuyu daha çok içine çekiyor ve bir süre sonra okumayı bırakıp adeta izlemeye başlıyorsunuz. Bir süre sonra olayları çözmeye çalışmaktan vazgeçip kendinizi romanın akışına bırakmış bir şekilde buluyorsunuz. Tüm kadınlar sosyal hayatlarında fazla sevilmeyen, problemli karakterler. Anna Lindsey, Jacquleyn Zabel, Pauline McGee ve Olivia Tanner. Hepsini birleştiren nokta üye oldukları anoreksiya sitesi. Otobanda bulunan Anna Lindsey ile başlayan işkence sıralamasında kadınların gördükleri işkenceler insanın kanını donduruyor. Diğer kadınlara oranla daha fazla tanıdığımız Pauline McGee, oğlu Felix ile hayata tutunmaya çalışan bir karakter. Kadınların arasında da çok kilit bir noktada yer alıyor.


Romanı okurken en hoşuma giden şeylerden biri buram buram polisiye kokmamasıydı. Spesifik polisiye okur kitlesine hitap etmiyor bu bağlamda kitap. Pozitif ayrımcılık yapacak olursak bunun sebebi yazarın kadın olmasından kaynaklı olabilir. Üç ana karakterin de kişisel hayatları çok dramatik. Hepsinin iş dışında başlarından geçmiş, geçen pek çok olumsuzluk var ve üçünü de hayatta tutan şey işleri. Roman dolayısıyla da bu soruşturma. Soruşturma çerçevesinde baktığımızda ise potansiyel suçlu diyebileceğimiz kişilerin ve mağdurların hayatlarındaki benzerlikler çok göz önünde. Klasik bir saplantı üzerine gidilmiş bir cinayet serisi, hayatlarında başarılı olmuş ya da olmamış ama çok özel sebeplerden birbirlerine benzeyen kadınların öldürülmesi okuyucuda kadın istismarı ve toplumun en hassas üyeleri üzerinden erkekler tarafından işlenen sadist eylemler ile ilgili oldukça gerçekçi bir hikâye olduğu kanısını doğuruyor. 
Çevirmen için de birkaç şey söylemek gerekiyor. Yukarıda bahsettiğim takdir edilesi akıcılıkta, sözcük seçiminde emeği yadsınamaz. Romanın çevirmeni Ali Cevat Akkoyunlu. 1949 yılında İstanbul’da doğmuş ve yaklaşık altmış çevirisi daha var. Bunların içinde Jean-Christophe Grangé’ın romanı da bulunuyor. 
Hem yazarın, hem çevirmenin ortak başarısıyla Kırmızı Kedi tarafından Temmuz 2013’te basılmış serinin  ilk kitabı olan Acımasız’ın devamını da merakla bekliyoruz.

2 Kasım 2013 Cumartesi


2011 Kasım’ında Londra’da The Mayor Galeri’de ilgi çekici bir sergi açılmıştı. Sergide ünlü şair Sylvia Plath’in kalem ve mürekkeple çizdiği siyah beyaz resimleri yer alıyordu.

Sergide yer alan 44 çizim, Plath’in Cambridge Üniversitesi’nde geçirdiği dönemde ve kendisi gibi şair olan Ted Hughes ile tanışıp evlendikten sonra çıktıkları Paris ve İspanya seyahatinde çizdiği objeler, kiliseler, manzaralar gibi çeşitli desenlerden oluşuyor. Ayrıca Ted Hughes portresi de içeriyor. Sergi Sylvia Plath ve Ted Hughes’in kızları Freida Hughes tarafından hazırlanmış. Bu koleksiyon, okurlara, dünyayı, sanatın en derin ilham kaynağı olduğunu söyleyen Plath’in gözlerinden görme olanağı sunuyor. 

Sergide yer alan 1956 tarihli ayakkabı çizimi ise Sırça Fanus’un 1963 yılı basımında vinyet olarak kullanılmıştır.



Serginin kitabı Sylvia Plath: Drawings, şairin günlük ve mektuplarından aydınlatıcı bölümlerle ve kızı Freida Hughes’in yazdığı kapsamlı bir önsözle Faber&Faber yayınevi tarafından okura sunuldu.








20. yüzyıl Amerikan edebiyatının 
şiirleri kadar özyaşam öyküsüyle de ilgi çeken 
en önemli isimlerinden Sylvia Plath'in Günlükler'i 
Merve Sevtap Ilgın’ın yeni ve genişletilmiş çevirisiyle 
yakında Kırmızı Kedi'de


Bu romanda geçen olaylar, yerler ve kişiler gerçektir.
Olayların tamamı gerçek bir yaşam öyküsünden kurgulanarak romanlaştırılmıştır.


Dersim’in Sığşo Köyü’nde doğdu. Dağlarda devrimci oldu, Şam’da PKK’lı, Elazığ’da itirafçı, Silivri’de Ergenekoncu… “Terörist Başı” Abdullah Öcalan’ın hevaliydi, yıllarca çatıştığı, düşmanı Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ’un “suç ortağı” yapıldı. Hep “ötekilerin” tarafına düştü. Dersim dağlarından, Silivri’nin bulutlarına yükselen gerçek bir yaşamın romanı.


Tuncay Özkan, Hüseyin Yanç’ın gözünden dağdaki yaşamı, kadın gerillaların dağlardaki yaşamını, kadınlığın ve aşkın yasaklanışını, yasak aşkları ve sevişmeleri, dağlarda doğan ve terk edilen bebekleri, basılıp yakılan köyleri, bölge insanının gerçeğini anlatıyor. Savaş hali içinde insanın nasıl vahşileşebileceğini; karşıdaki, düşman, bizden olmayanlarla yani “öteki”lerle yüzleşmenin ve onun da sadece bir insan olduğunu fark etmenin tüm düşmanlık ve savaş duygularını nasıl altüst edeceğini yaşanmış hikâyelerle aktarıyor. Ötekiler, adı unutturulmaya çalışılan bir entelektüelden çatışmaların ve savaşın içindeki insanlık dramını gözler önüne seren çarpıcı ve ön yargıları yıkacak bir roman.

Tuncay Özkan'a, PKK gerillalarına, orduya, kısaca hep birileri tarafından ötekileşitirilenlere dair olumlu ya da olumsuz ön yargılarınızı bir kenara bırakırsanız, sıra dışı bir ilk romanla, sıra dışı bir okuma deneyimi ve yeni bir romancıyla tanışma olanağı sizi bekliyor. 

1 Kasım 2013 Cuma


Anna Karenina, Savaş ve Barış gibi görkemli başyapıtların yazarı Lev Nikolayeviç Tolstoy, hayatının son günlerini huzur içinde geçirmek amacıyla 1910 yılının soğuk bir sonbahar günü, meçhul bir yöne doğru trenle yola çıkar. Evinden, kırk sekiz yıllık karısından, on üç çocuğundan ve gazetecilerden kaçarken yanına sadece en sevdiklerini almıştır. Bu zorlu ve sıkıntılı yolculuk Astapovo İstasyonu’ndan son bulur.


Son İstasyon, Tolstoy’un karısı Sofya Andreyevna’nın, doktorunun, çocuklarının, can yoldaşı Çertkov’un ve sekreteri Bulgakov’un günlüklerinden ve mektuplarından yararlanılarak, tarihi gerçeklere dayandırılarak yazıldı. Kendisini hüzünlü bir son bekleyen ünlü yazarın hayatının son yılına, başarılı bir kurguyla, bu kişilerin gözünden bakan roman, Tolstoy’un dünya görüşünün, ideallerinin, aşklarının ve hayal kırıklıklarının derinine iniyor. Yalnız ‘yazar Tolstoy’u değil, ‘insan Tolstoy’u da acıklı ama gerçekçi biçimde tanıtıyor. 




Jay Parini'nin romanı Son İstasyon, iddialı bir yapımla, 2009 yılında beyazperdeye de aktarıldı. 
Aşkın Son Mevsimi adıyla ülkemizde gösterilen filmin yönetmenliğini Michael Hoffman'ın üstlendi. 
Tolstoy Christopher Plummer, eşi Sofya Helen Mirren, Çertkov Paul Giamatti, Bulgakov ise James McAvoy tarafından canlandırıldı. Film özellikle oyuncuların başarılı performanslarıyla olumlu eleştiriler aldı.