Blog

31 Mart 2014 Pazartesi

Görünüşte birbirinin aynı olan iki insan
gerçekte aynı kişi olabilir mi?


Çeviren: Emrah İmre
Özgün Adı: O Homem Duplicado
308 sayfa
978-605-4927-20-3
23 TL.

Tarih öğretmeni Tertuliano Máximo Afonso videoda izlemek üzere bir film alır. Aynı gece evdeki gürültülere uyanınca filmin videoda kendi kendine oynadığını görür. Filmdeki figüranlardan biri kendisinin beş yıl önceki haline tıpatıp, ikiz gibi benzemektedir. Tertuliano bu adamın izini sürmeye çalışır; saplantıya dönüşen arayışının tedirgin edici, hatta dehşet verici sonuçlara ulaşacağını anladığında ve adamın kim olduğunu öğrendiğinde garip bir hikâye gibi başlayan olay, kimlik ve benlik üzerine karmaşık bir düşünceler silsilesine dönüşecektir.


Kopyalanmış Adam sinemaya da Düşman adıyla uyarlandı. Başrolünü Jake Gyllenhaal'ın üstlendiği filmin çekimleri 2013 yılında tamamlandı. Düşman'ın, Mayıs ayında ülkemizde de gösterime girmesi bekleniyor.





Türkçe altyazılı fragman:



26 Mart 2014 Çarşamba



Türk şiirine hem şair hem çevirmen olarak büyük katkıları bulunan,
1992'den bu yana edebiyat alanında 
akademik çalışmalarını sürdüren
Ataol Behramoğlu'nun seçkisiyle 20 ülkeden 60’ı aşkın şairden
günümüz
Latin Amerika Şiirleri Antolojisi.

Ataol Behramoğlu ve Ebru Yener Gökşenli'nin derleyip çevirdiği Latin Amerika Şiirleri Antolojisi çağdaş Latin şiirinin panaroması niteliğinde bir çalışmadır.


Latin Amerika Şiirleri Antolojisi'nden tadımlık:




Pedro Shimose – Bolivya

GÖSTERİ

Acı biberdeki öfkeyle,
kolumun altındaki akbabayla çıkıyorum,
geçiyorum sokağı elimde bir taşla,
açlığımı gözetleyen bir polisle yürüyorum yolu,
arıyorum gecenin duyusunu ve görüsünü,
afişler yapıştırıyorum, meydanlarda koşuyorum,
bağırıyorum dilimde bir korla,
boyuyorum duvarları: “Yaşa Che” diye
bana su veriyorlar hortumla,
ateşim ben;
dumanla vuruyorlar darbeyi bana,
toprağım ben;
nerede olursa olsun bir yara açıyorlar,
halkım ben;
izliyorlar beni, hapsediyorlar, işkence yapıyorlar.
özgürlük şarkımı söylüyorum, oynatıyorum kaldırım taşlarını,
kırıyorum tahtaları ve camları, söylüyorum şarkımı,
en doğal korkumla gidiyorum greve ve bir yudum sıcak kahveyle;
uçuyorum şehrin üstünde, tırmalıyorum havayı, parçalıyorum vitrinleri,
gazetelerin sayfalarını yumrukluyorum,
yıkıyorum kapıları, alt ediyorum maskeleri ve kalın sopaları,
tarihin kapılarından geçip gidiyorum,
benim o!




Roberto Sosa – Honduras


YOKSULLAR

Çoktur yoksullar
bu yüzden imkânsızdır
onları unutmak.

Türlü türlü binalar
görürsünüz
kuşkusuz
gündoğuşlarında,
yaşamak isterler çocuklarıyla
işte bu yuvalarda.

Taşıyabilirler
omuzlarında
tabutunu bir yıldızın.

Öfkeli kuşlar gibi
yırtabilirler gökyüzünü,
güneşi gölgeleyebilirler.

Ama tanıyamadan hazinelerini
girip çıkarlar aynalarından kanın;
yürürler ve yavaşça ölürler.

Bu yüzden
imkânsızdır onları unutmak.




Rei Berroa – Dominik Cumhuriyeti


AYIRAMAM ÇEKİLEN ACIDAN SESİMİ

Ne kadar çok istese de çiçek,
ağaç gibi ufka hâkim olamaz.

Hayatı sonraya bırakamayan
o kişi gibi,
nefret ederek başladı tüm karanlık olan
çünkü yorulana dek ışık istiyordu.

Ve şüphesiz
gece kocaman bir kalptir
kanatlarında toplayan
susuzluğu, açlığı, aşk çayırını
ve göz bebeğinde birleştiren
düşlerinin açlığını, şeffaflığın sessizliği
keşfediyor bizi şafak vakti.

Güzel ve korkunçtur düşünmek,
ki bazen yalan olur ümit.

Ve kuşkusuz
engel olamam yaralı ıslığıma
kaplar tüm benliğimi.
Kan akar benden, kelimelerin orta yerinden
ve yaşama isteği olmadan beliririm orada
yarattığımız dünyaya baktığımda
düşlerde ve ölümün efendileriyle aynı anda.

Üzgünüm Armando, José, Tom, Ataol,
üzgünüm anne, tarihin dört bir yanından
gelen tüm dostlar,
özür dilemek istiyorum öncelikle,
gece ve gündüz yapmayı denesem de,
kısacık bir an bile yapamazdım
sesimi iyileşemeyen ve çaresizce acı çekenlerden ayıramazdım.



25 Mart 2014 Salı



İlk basımı 1886 yılında yapılan ve eğitim bilimcilerce 
"dünyanın en yararlı çocuk kitabı" 
olarak kabul edilen Çocuk Kalbi, 
yüz yılı aşkın bir süredir 
dünya çocuklarının başucu kitabı olmaya devam ediyor.



Çeviren: Eren Yücesan Cendey

Çocuk Kalbi, İtalya’nın yetiştirdiği en büyük yazar ve eğitimcilerden Edmondo de Amicis’in başyapıtıdır. Tüm dünya dillerine çevrilmiş ve her dilde yüzlerce kez basımı yapılmıştır.

Çocuk Kalbi’nde, Enrico adındaki bir öğrencinin okul ve toplum yaşamı, çocuklara özgü sıcak ve içtenlikli bir dille anlatılır. Enrico’nun günlüklerinden yola çıkılan eserde özveri, yardımlaşma, dürüstlük, iyilik ve vatan sevgisi gibi erdemlerin önemi vurgulanır.
De Amicis bu hem keyifli hem düşündürücü romanda, çocukları erdemli bireyler ve iyi vatandaşlar olarak ailelerine ve topluma kazandırmayı amaçlamıştır.

Sayısız film, radyo oyunu ve tiyatroya uyarlanan Çocuk Kalbi, çocuklar için Enrico ile birlikte hayatı tüm yönleriyle öğrenecekleri iyi bir dost; veli ve öğretmenler için de altın bir rehber niteliğini taşır.


Geçmişten bugüne Çocuk Kalbi'nin
farklı dillerdeki yayımlarından kapak örnekleri


















19 Mart 2014 Çarşamba





17 Mart 2014 Pazartesi


KIRMIZI KEDİ KLASİKLER DİZİSİ

Dünya klasiklerinden seçkin örnekler, Kırmızı Kedi tarafından, usta çevirmenlerin yeni çevirileriyle okura sunuluyor.
Küçük ve zarif tasarımlarıyla nesne-kitap olarak da dikkati çeken dizinin ilk iki kitabı Satranç ve Tembellik Hakkı
Mart ayında yayımlandı.


STEFAN ZWEIG’ın başyapıtı sayılan Satranç
İLKNUR ÖZDEMİR'in yeni çevirisiyle





Mart 1938’de, Almanya’nın Avusturya’yı ilhak etmesinden sonra Gestapo, pek çok manastırın malvarlığını yöneten Viyanalı ünlü avukat Dr. B.’yi tutuklar. Gestapo tarafından tek başına bir otel odasında tecrit edilen avukat, aylarca sorgulayıcılarından başka kimseyle konuşamaz. 4. ayın sonunda, sorgulamaya götürüldüğü bir gün, bekleme odasında tesadüfen bulduğu bir kitabı çalar. Satranç tekniklerini öğreten bu kitap sayesinde  bu oyunda ustalaşır ve serbest kaldıktan sonra çıktığı bir yolculukta dünya satranç şampiyonuyla karşılaşır.  Nasyonal sosyalizmin ve faşizmin koyu bir eleştirisine dönüşen bu küçük roman, unutulmaz bir başyapıt. 

Bir kült kitap olan PAUL LAFARGUE'ın
 
Tembellik Hakkı, IŞIK ERGÜDEN'in
yeni çevirisiyle




Tarihsel bakımdan son derece zengin bu klasik metin, 21. yüzyılda da güncelliğini korumayı başarmaktadır. Makineleşme sayesinde çalışma süresinin kısaltılabileceği, boş zamanın arttırılabileceği yönündeki Lafargue’ın görüşü, üzerinden geçen yaklaşık bir buçuk asra rağmen, çalışma ve tüketme mitlerinin egemenliğinin iyice pekiştiği, “hayat”a daha az yer kalan günümüz dünyasında hâlâ bir talep olarak yerini korumaktadır...



14 Mart 2014 Cuma



16 Mart Pazar



13:00-15:00
Sevgi Özel



15:00-17:00
İnci Aral



17 Mart Pazartesi





13:00-15:00

Ayla Çınaroğlu



22 Mart Cumartesi






13:00-15:00
Doğan Yurdakul




13:00-15:00
Mustafa Mutlu






15:00-17:00
Şükrü Erbaş



23 Mart Pazar





13:00-15:00
Hüsnü Arkan




13:00-15:00
Tuncay Özkan




15:00-17:00 
Eren Erdem

11 Mart 2014 Salı




Lizbon’a Gece Treni romanıyla
milyonlarca okur ve hayran edinen
Pascal Mercier,
Lea’da yine baba-evlat teması
üzerine yoğunlaşırken derin duygular,
mantık dışı anlar, suç ve suçluluk kavramları üzerine düşündürüyor.

Lea annesinin ölümünden sonra büyük bir yalnızlığa düşer ve kendi iç dünyasına çekilir. Babasının bile girmesine izin vermediği bu dünyadan onu, Bern Garı’nda duyduğu ve hayatında bir dönüm noktası olan bir keman sesi çıkarır. Tutkuyla ve hırsla keman çalarak dış dünyayla bağlantı kuran Lea’nın olağanüstü bir yeteneğe sahip olduğunun ortaya çıkmasıyla birlikte baba-kızın hayatları ve ilişkileri yıllar içinde önlenemez şekilde değişir. Zirveye çıkmak uğruna bütün değerlere sırt çeviren kızının sevgisini ve yakınlığını yitirmemek uğruna seçtiği yol, baba Martijn van Vliet’i şaşırtıcı bir karara yöneltecektir.

Edebiyatıyla ve müzikleriyle tanıdığınız HÜSNÜ ARKAN
3 yıl aradan sonra
yeni romanıyla okurlarının karşısında.


Bu kez farklı, ancak her daim güncel kalan bir konuda yazdı.
Hırsız ve Burjuva, neo-liberal dogmaların beslediği yeni bir ortaçağ tehlikesine dikkat çekmeyi amaçlayan, sebepsiz ve haksız zenginliği, sermaye birikimini eleştiren, çok ses getirecek ironik bir roman…

"Büyük hırsızlar karanlıkların çocuklarıdır; aydınlıkta önlerini göremezler, gün ışığı gözlerini kamaştırır, tökezlerler ve yerlerde sürünürler. Bu yüzden kısa süren aydınlık çağları, bir vampir gibi tabutlarının içinde geçirirler. Sonra kapak açılır. 
Kapağı genellikle salağın biri açar. 
Artık Karanlıkana hırsızı korumaya hazırdır… 
İyi ruhlar mekânı çoktan terk etmişler, otoriteyi karanlığa bırakmışlardır."


12 Eylül 1980 günü, muhasebeci bir babayla öğretmen bir annenin oğlu olarak doğan Evren, çöplüklerden geçinen Ruhan, Evren’in hayallerini süsleyen bar kadını Gülgün, oturdukları yoksul mahalle, çalıntı mal satarak geçinen İsmail, işbitirici Hadim Bey, büyük ekonomik fırtınalarda bile, şansının ve Hadim Bey’in yardımıyla kayığını sakin bir limana ulaştırmayı her zaman başaran Mubah Şirketler Grubu’nun patronu kadın düşkünü Eyüp ve bütün bu kişileri hırsızlık bağlamında birbirine bağlayan, trajik bir sona götüren rastlantılar.

Belirgin olan tek şeyin belirsizlik olduğu, özgürlüğe sınırların konulduğu bir çağda, çağdaş bir isyan, Hırsız ve Burjuva.




2 Ocak 2014 Perşembe

Ozan Ezgi Berberoğlu

Çantalarımın diplerini silkeledim, gardıroptaki montların tümünün ceplerine elimi daldırdım. Halen gereken parayı toplayamadım. Annemden de 20 bin lira koparırsam o kaset benim olacak. Madonna yeni albüm çıkarmış. Orijinali maalesef çok pahalı. As Sineması’nın pasajında “çekme kaset” satan bir yer var. Geçenlerde benim için bir Erotica albümü hazırlamasını istemiştim. “Hafta sonu gel al” dedi. Radyo ne kadar sık da çalsa iki tekrar arasında en az bir saat bekliyorum. Kaset çaların kaydedicisi bozuk. Hem albümde sadece bir şarkı yok ki. İleri-geri sarmaktan sesi çatlayana kadar dinleyeceğim onu yarın gece…

Doksanlar, popüler kültürün öncülüğünde evrilen toplumsal algıların dönemiydi. Bence o yılları tanımlayacak en iyi eylem “yırtılma”. Bu yırtılma kültürel bir devinimin yanında ilişkiler temelinde de ortaya çıkan bambaşka bakış açılarını tarif ediyor. Doksanların çocukları bugünü ayakta tutan erişkinler. Bu nedenle olsa gerek doksanlardan bahsederken akla ilk önce o dönemin çocukları gelir. Bunda dönemin, popüler kültür akımının ergenler arasında simgeleştiği yıllara denk gelmesinin de payı var. Oysa doksanlı yılların ebeveynleri de başkadır. Daha önceki jenerasyonlar bir biçimde birbirini takip eden karakterler gösterse, ufak farklılıkların ötesinde geleneği sürdürme eğiliminde olsa da 20. yüzyılın son döneminde ebeveyn olmak da bambaşka hareketleri beraberinde getiriyordu. Bu yıllarda çocuklar daha fazla görüyor, daha fazla istiyor ve daha uzakları hayal ediyorlardı. Uygar Şirin’in üçüncü kitabı Karışık Kaset tam da bu dönemin insan ilişkileri, müziği ve aşkını anlatıyor.




Karışık kaset yapmak ciddi bir süreç. Ulaş’ın hazırladığı kasetlerde kendi anılarımı görüyorum. Önce kasede koyacağı şarkılara karar veriyor: Sezen, biraz MFÖ ya da Erkin Koray. Sonra sıra bu kasede bir isim vermeye geliyor. Ulaş yaptığı kasetlere iki isim vermeyi tercih ediyor. Birincisi kasetin başlığı ikincisi ise açıklaması. “Gölgedekiler: Az Bilinen Güzel Şarkılar ve Şarkıcılar” ya da “Sezen Aksu: En İyiler” işte bu şekilde ortaya çıkan karışık kasetler. Sözleriyle hayallerimize yön veren, hüzünlerimizi ve arzularımızı eyleme dönüştüren şarkılar ve onların sahipleriyle kurduğumuz bağın gücünü bize tekrar gösteren Uygar Şirin, şarkıcılara duyulan sevgiyi bir ergen gözüyle çok güzel tanımlıyor. Sezen Aksu onun çocukluk aşkı. Her an yanı başında duruyor ve ona istediği şarkıları söylüyor. Her dakikalarını birlikte geçiriyorlar. Birlikte konsere gidiyor, el ele tutuşup vapurla Beşiktaş’a geçiyorlar... Uygar Şirin zamanı biriktiren bir yazar. Geçmiş onun zihninde halen bugünün bir parçası gibi. Ulaş’ın 90’lı yıllardaki yolculuğuna tanık olurken yazarın o döneme ait ayrıntıları zihninde halen taze tutabildiğini görüyoruz. Şirin, kahramanı Ulaş’ın anıları üzerinden, o yıllara dair unuttuğumuz birçok ayrıntıyı hatırlamamızı, beynimizin suskun noktalarının ateşlenmesini sağlıyor.





Kurguda, çocukluk döneminde başlayan bir aşkın başkahramanları onar yıllık aralıklarla tekrar karşılaşıyorlar. Her karşılaşmada Ulaş’ın yıllar boyu koruduğu İrem ve müzik tutkusu tekrar açığa çıkıyor. Her ana, o dönemi temsil eden şarkılar eşlik ediyor ve tüm duygular notalarla bir sonraki on yıla taşınıyor adeta. Karışık Kaset bir müzik arşivi olmanın yanında, son otuz yılın alışkanlıklarına, değişen algılarına ve kente dair detaylara adanmış bir roman. İçinde kente ve müziğe bolca yer veren romanlara ayrıcalık tanıyan biri olarak Uygar Şirin’in kitabını okuduğumda yakın tarihin İstanbul’unu da tekrar, dışarıdan izleme olanağı buldum diyebilirim.




Karışık Kaset’in her sayfasında kendi anılarımızdan da bir parçaya rastlıyor ve gülümsüyoruz. Şirin’in kitabını bu denli samimi yapan en önemli unsur dili. Detaya fazlasıyla önem vermesine rağmen yazar tüm kurguyu gündelik dile yedirerek yüksek edebiyat yapmak yerine, onu hayatımızdan bir kesitmişçesine sahiplenmemizi sağlıyor. Bu samimiyet, kendisini ve yarattığı kahramanları okura yakınlaştırıyor. Ulaş’ın deneyimlerinden, dinlediği şarkıların bıraktığı izden ve hayallerine yön veren aşkından kendi anılarımıza uyarlayabileceğimiz o kadar şey var ki. Bu noktada biraz bencillik yaparak, Karışık Kaset’ten zevk almayı bir ön şarta bağlamak istiyorum: Doksanlarda yaşamış olmak. Bilhassa 30’lu yaşlarında olanlar Karışık Kaset’te çocukluk ve gençliklerine dair çok fazla şey bulacaklar.

Ulaş’ın anılarına tanık olurken aslında o yaşlarda benzer duyguları defalarca yaşadığımızı hatırlıyoruz. 90’ların ruhunun bizlere yüklediği hayal gücü hepimizi o dönemin renkli çocukları yapmış. Bizler birbirinden habersiz ancak aynı yıllarda ortak duyguları, arzuları ve müzikleri paylaşan kocaman bir orduyuz. Uygar Şirin’in Karışık Kaset’te bizi davet ettiği geçmişe yolculukta unuttuğumuz ancak hepimizin belleğinde bir köşede bekleyen bazı detaylardan bir liste:

  • Jelatinini açarken çatlayan kaset kapakları
  • Şarkı listesi yapıp şarkılara 10 üzerinden puan vermek
  • “Herıld yani!”
  • Kulağında walkman’le uyumak
  • Şarkı defteri
  • Akmar Pasajı
  • Taso
  • Bozuk kaset bantlarıyla oynamak
  • Şişe çevirmece


Kitabın kapağını açmadan önce fonda, Ulaş’ın İrem’e duyduğu tutkuyu ilk yeşerten şarkıyı başlatmayı unutmayın. 


Senaryo, roman ve sinema yazılarıyla tanıdığımız Uygar Şirin, Anne Tut Elimi ve Büyük Deniz Yükseliyor’un ardından üçüncü romanıyla okurla buluştu. Bu kez aşktan söz ediyor ve fonda Sezen Aksu’dan Göksel’e, MFÖ’den Mirkelam’a, Erkin Koray’dan Duman’a Türkiye’nin son 40 yılından onlarca şarkı çalıyor.

Karışık Kaset'in yazarı Uygar Şirin'le müzikten, yazıdan, anılardan ve elbette Karışık Kaset'ten konuştuk.




On yılda bir rastlaşan bir çiftin hikâyesini izliyoruz Karışık Kaset boyunca. Sizce müziğin gündelik yaşamdaki yeri nedir?
Şarkıları çok farklı amaçlarla kullanabiliyoruz. Çoğunlukla bize tercüman olsunlar, inandıklarımızı, hissettiklerimizi ve yüksek sesle söyleyemediklerimizi bizim yerimize anlatsınlar diye. Bazen bizi belli bir duygudan çıkarsınlar diye. Pek çok zaman o duyguyu derinleştirsinler diye... Özellikle “depresyon”dayken, ki bu sözcük genelde “aşk acısı” anlamına geliyor, şarkıları iyileşmek için değil yaramızı kaşımak ve kanatmak için kullanıyoruz. Böyle bir yaraya şarkı basma merakımız var.


Anılar ve şarkılar arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?
Şarkılar anıların duygusal yükünün hamallığını yapıyor, bazen duyguyu anıdan bile daha fazla sahipleniyorlar. Belli bir dönemde dinlediğiniz bir şarkı o andaki duyguyla bütünleşiyor, yıllar sonra karşınıza çıktığında, çok farklı bir ruh halinde bile olsanız o duyguyu çağırıyor. Kendinizi yine o evde, o sokakta, o deniz kıyısında, o yağmurun altında buluveriyorsunuz... Tam da bu yüzden Karışık Kaset’teki Ulaş gibi şarkılarla çok içli dışlı birinin, anılarından ve duygularından kaçması daha zor olur diye düşünüyorum. Ve hayat onu bir kuyuya ittiğinde, şarkılarla o kuyuyu derinleştirmesi daha kolay.


Ulaş isminin sizin için özel bir anlamı mı var? Anne Tut Elimi'de de bir Ulaş'la karşılaşmıştık.
İlk kez Anne Tut Elimi’de kullanmıştım. O karakteri çok sevdiğim için bir şekilde Ulaş ismiyle aramda bir bağ oluştu, yazdığım roman ve senaryolara denk gelirse bir Ulaş iliştirmeye çalışıyorum. Karışık Kaset’te durum biraz farklı. Burada okurla aramızda kurmaya gayret ettiğim küçük bir oyun var, Ulaş ismi o oyuna da katkıda bulunuyor.





Romanlarınızı yaratma süreciniz nasıl işliyor? Önce bir kurgu şeması, karakter dökümü gibi teknik bir çalışma yönteminiz var mı?
Yazmaya başlamadan önce hem karakterlerin tarihçelerini ve temel özelliklerini hem de olay örgüsünün kritik noktalarını, dönemeçlerini ve özellikle romanın finalini şekillendirmiş oluyorum. Ayrıca bir araştırma ve okuma süreci gerekiyor, romanın konusu ne olursa olsun... Fakat bu ön çalışmaları fazla uzatmamaya çalışıyorum.


Neden?
İnsan o dönemde bir yandan romanı yazmaya başlamayı delicesine isterken bir yandan da yazmaktan ölümüne kaçıyor. Ön çalışma faslı ve “Daha iyi olması için biraz daha hazırlanmam lazım” düşüncesi, asıl işi ertelemenin aracına dönüşebiliyor... Bir de ben her seferinde romanın omurgasını oluşturan bir temel cümle veya birkaç kelime/kavram belirliyorum. Bir noktadan sonra onlara bağlı kalmayı, hayal ettiğim karaktere veya öyküye bağlı kalmaktan daha çok önemsiyorum. Karakterler ve kurgu değişebiliyor, kendilerine yeni ve beklenmedik yollar çizebiliyorlar ama temel cümle asla değişmiyor.


Karışık Kaset için o cümle ya da kelimeler nedir?
Aşk ve eksiklik.


Karışık Kaset, 80’lerin sonu ve 90’ların başında çocukluğunu veya ilk gençliğini geçirenler için de bir tür geçmişe yolculuk gibi.
“Tıpkı benim çocukluğum/gençliğim” okurlardan en sık duyduğum sözlerden biri. Okurun kitapta anlatılan dönemle ilgili böyle hissetmesi çok güzel tabii... Roman üç ayrı yılda geçiyor; 1990, 2000 ve 2010. Benim için 1990’ları anlatmak, az önce bahsettiğim çerçevede, romanın iki sacayağından “eksiklik”i kurmak için anahtar görevini üstleniyordu. Büyürken, yaşlanırken, çocuklukta sahip olduğumuz şeyleri kaybettiğimizi düşünüyoruz. Bu bir ölçüde doğru olmakla birlikte, içimizde eksikliğini hissettiğimiz şeylerin, daha doğrusu bu eksikliğin ta kendisinin çocuklukta kurulduğunu düşünüyorum. Bir anlamda bunları ta en baştan, telafi edilemeyecek şekilde kaybediyoruz.


Karışık Kaset'i senaryolaştırdığınızı duyurmuştunuz twitter hesabınızdan. Karışık Kaset'in meraklıları filmi beyazperdede ne zaman görebilecekler?
Keşke bilebilsem... Sinema, romandan çok farklı bir iş. Onlarca insan bir araya geliyor, bir karar için pek çok kişinin oluruna ihtiyaç duyuluyor. Ayrıca çok ciddi paralardan söz ediyoruz... Ben senaryoyu tamamladım. Yapımcıların yönetmen arayışı ve bütçe gibi çalışmaları sürüyor. Her şey yolunda giderse 2014 yazında çekilir, 2014 sonu veya 2015 başında izleriz.


Karışık Kaset'i temsil eden bir şarkı seçmenizi istesek, o hangisi olurdu?
Mazhar Alanson’dan Ah Bu Ben.


Elif Tanrıyar
Milliyet Kitap Eki Aralık.2013 




Sylvia Plath'ın 50 yıl önce yazdığı "Sırça Fanus", yoğun otobiyografik özellikler taşıyan ve çoğu zaman yalnızca isimlerin değiştirilmesiyle yetinilip, gerçek hayattaki hemen tüm gerçek karakterlerin ve olayların yansıtıldığı bir roman
1963 yılının Şubat ayı, tarihe yaşanan en soğuk kışlardan biri olarak kaydedilmişti. Su borularının dahi donduğu o kış, bugün yalnızca rekor soğukluğuyla değil, şiir sevdalılarının kalbine buzdan bir bıçak gibi saklanan bir intiharla da anılıyor. 
11 Şubat 1963, pazartesi sabahı Sylvia Plath, odalarında uyumakta olan henüz bebek yaşlarındaki iki çocuğunun başucuna bir tabak kurabiye ve süt bırakıp, odalarının kapısının altını içeri gaz sızmasını önlemek için sıkıca bantlayıp, bir de battaniyeyle destekledikten sonra birkaç uyku hapı yutup ardından kafasını fırına sokup gazı açar. Henüz 30 yaşındadır. Geride iki küçük çocuk, yeni bitirilmiş bir evlilik, henüz yayımlanalı bir ay olmuş bir roman, çok sayıda şiir ve yeni oluşmaya başlamış hayranlar bırakacaktır. 
Kara mizah özellikleri
Öldüğünde basılalı henüz bir ay olmuş romanının adı "Sırça Fanus"tur. İçinde bulunduğumuz senede bir yandan Plath’ı ölümünün ellinci yılında anarken, "Sırça Fanus"un da 50. yaşını kutluyoruz. Ve bir sevindirici haber olarak Kırmızı Kedi Yayınevi’nin Plath’ın eserlerini yayımlamayı "Sırça Fanus"un ardından sürdüreceğini öğrendik. Yeni bir çeviriyle Plath'ın "Günceler"i, ardından şiirleri, "Johnny Panic" ve "Düşlerin Kutsal Kitabı" ile üç öykülük bir de çocuk kitabı gelecek.
"Sırça Fanus", Plath’ın güncelerinde dahi çok fazla söz etmediği yıllarına dair ipuçları içeriyor. Yoğun otobiyografik özellikler taşıyan ve çoğu zaman yalnızca isimlerin değiştirilmesiyle yetinilip, gerçek hayattaki hemen tüm gerçek karakterlerin ve olayların yansıtıldığı bu roman; Plath’ın kolejdeki ilk yılları, New York’taki bir kadın dergisinde staj yaptığı bir yaz ve ardından içine düştüğü derin depresyon ve nihayetinde kapatıldığı ruh hastalıkları kliniğindeki deneyimlerine dair son derece sarsıcı bir öyküyü anlatıyor. Zaman zaman trajikomik, zaman zaman kalp paralayıcı olan ama keskin bir zekayı ve sıra dışı bir gözlem gücünü yansıtan bu roman, aynı zamanda diliyle de kara mizah özellikleri taşıyor. 
Plath’a özellikle de bir kadın okur olarak kayıtsız kalmak neredeyse imkansız. "Sırça Fanus"u okuyup, yaşamını merak etmemek de olanak dışı! 1933 yılının 27 Ekim’inde Boston’da doğan Plath’ın, belki de tüm yaşamını daha en baştan sakatlayan, tıpkı çizik bir plak gibi hayatı boyunca hem ölümden ve erkeklerden dehşetli korkup hem de ikisine de delice bir tutkuyla bağımlı kılan olay ise o henüz dokuz yaşındayken babasının beklenmedik ölümü oluyor. Bunun ardından Tanrı’yla konuşmaktan vazgeçtiğini söyleyen Plath, tuhaf bir şekilde öldüğü için babasına karşı da bir tür nefret duyuyor hayatı boyunca. Tıpkı seveceği tüm erkeklere aynı anda aşk ve nefret duyacağı gibi... Daha sonra en ünlü şiirlerinden biri haline gelecek olan "Daddy" şiirinde de ona şöyle sesleniyor: “Babişko, seni öldürmek zorundaydım/ Sen kendin öldün, ben zaman bulamadım.”
Feminist edebiyatın ilklerinden
İlk gençlik yıllarını annesi ve erkek kardeşiyle geçiren Plath, okul yılları boyunca hep iftihar listesine giren ve bu sayede birbiri ardına burslar kapan bir öğrenci oluyor. Erkeklerle ise psikolojik olarak zaman zaman karmaşık ve zorlayıcı da olsa ilişkiler kuruyor. Onun belki de asıl yaşam trajedisini ise dahilerle yarışan IQ’su, baş edemediği zekasının özellikle de genç bir kız olarak içinde yaşadığı zamanın değerlerinin hiç farkında olmadan onu boğmaya başlaması oluşturuyor. Henüz dokuz yaşında ilk şiirini yazmasını sağlayan hassas duyarlılığı ve gökyüzünde patlayan ani fişekleri anımsatan parlak zekası, ne yazık ki onun hep sıradan hayata ve insanlara karşı uyumsuz hissetmesine de neden oluyor. 
İşte "Sırça Fanus", onun tam da bu en hassas zamanlarına, erişkinliğe henüz adım atmış olsa da hâlâ ergenlik öfkesiyle de yanan bir genç kız olduğu dönemlere dair bir hikaye anlatıyor. Romanın birebir kendisini yansıtan genç kadın kahramanı Esther Greenwood, kazandığı bir yarışma sonrası New York’taki bir kadın dergisinde yaz boyunca staj yapmaya gelir. Buradaki hayat dönemin diğer genç kadınları için gerçek bir rüyadır. Dergide yarı zamanlı çalışmalarının karşılığında moda defilelerinden pahalı kıyafet ve makyaj malzemesi hediyelerine, lüks yemeklerden New York’un ışıltılı gece hayatına dek pek çok imkan sunulmaktadır onlara. Esther ise kendini hep bir tür dış gözlemci pozisyonunda bulur. Erkeklerle yaşadığı önemsiz ancak iz bırakan başarısız denemeler de onun bu ruh halini olumsuz yönde etkiler. Birkaç yıl önce ümitsizce âşık olduğu bir genç olan Buddy ile beklenmedik bir şekilde yakınlaşmışlar ve artık herkes onların evlenmesini bekler olmuştur. Geleceğin parlak doktoru Buddy verem olup bir sanatoryuma yatmak zorunda kalsa da her geçen gün iyileşmekle kalmayıp, ona evlenme teklifinde de bulunmuştur. Ama Esther farklıdır işte! O diğer genç kızlar gibi hayatta bir erkeğin eşi olup ev içine tıkılmak ya da bir kadın için yegane iş olarak görülen bir stenograf olmak yerine, ne olduğunu bilemese de, farklı şeyler ummaktadır hayattan. New York’tan eve dönüş ise onun için büyük bir yıkımın başlangıcı olacaktır. Tek kurtuluş ümidi olan yazarlık kursundan red cevabı almıştır. O da giderek büyük bir depresyonun içinde kaybolmaya başlar. Yarına karşı duyduğu ümitsizlik defalarca intihara teşebbüs etmesine yol açar. Ve son teşebbüsünün ardından önce bir akıl hastanesine, daha sonra da özel bir kliniğe yatırılır. Orada kendisiyle ilgilenen bir kadın doktor sayesinde yeniden dengesini bulmaya başlayacaktır.
"Sırça Fanus", görüldüğü gibi dönemin şartları nedeniyle sahip olduğu tüm yeteneğe rağmen ve aslında o yetenekleri nedeniyle toplumun beklentilerine karşı geliştirdiği uyumsuzluklar sonucu akıl sağlığını yitiren bir genç kadının sarsıcı hikayesini anlatıyor. Bu yönüyle de feminist edebiyatın ilk örneklerinden biri sayılıyor.
Sylvia Plath’ın, şiir sevdalılarının dillerinden düşmeyen pek çok ünlü şiiri de var. Ancak içlerinden belki de en ünlüsü "Deli Kızın Aşk Şarkısı" adını taşıyor. Şiirin ilk dizelerinde şöyle diyor şair: “Bütün dünya ölüme düşer kapattığımda gözlerimi / Açarım gözkapaklarımı ve doğar her şey yeniden / (Sanıyorum kafamdan uydurdum seni.)” 
İşte neredeyse göz açıp kapayıncaya kadar geçen kısa bir ömre sığdırılan ve iyi ki ‘kafasından uydurmuş’ dedirten onlarca şiir, roman, hikaye ve günce sayesinde; o ‘deli’ kızın şarkısı bugün de hâlâ çalınmayı sürdürüyor.