Blog

10 Kasım 2015 Salı


Neruda’nın ölümünün izi burada

  

Neruda’nın ölümünün izi burada

Dünya edebiyatının Nobel Ödüllü dev ismi, Şilili şair Pablo Neruda, ülkesinde General Pinochet’in gerçekleştirdiği faşist darbeden sonra, pek çok arkadaşının ve en yakın dostu sosyalist Cumhurbaşkanı Salvador Allende’nin ölümüyle sarsılmıştı. Şair kendi isteğiyle sürgünde yaşayacağını söylemiş ama ülkeyi terk etmesine bir gün kala rahatsızlanmıştı. Darbeden yalnızca 12 gün sonra, 23 Eylül 1973'te doğal nedenlerle hayatını kaybettiği açıklandı.
Neruda’nın o gün bugündür çeşitli iddialara konu olan giz dolu ölümü, kısa süre önce İspanyol El Pais gazetesinde yayımlanan belgelerle yeni bir boyut kazandı. Şili İçişleri Bakanlığı da yaptığı açıklamayla Neruda’nın General Pinochet rejimi tarafından öldürülmüş olabileceğine ilişkin belgelerin doğru olduğunu kabul etti.
Kırmızı Kedi Yayınevi’nin Kasım 2015’te okurlarla buluşturduğu Roberto Ampuero imzalı“Neruda Vakası” adlı roman Neruda’nın son günlerine ışık tutuyor. Şili’nin adım adım darbeye gidişini, Türkiye’nin de yabancısı olmadığı bir gerçeklikle sunuyor. Tereyağı ve sigaranın bulunamadığı, etin karneyle bile alınamadığı zamanlarda; tankların, mitralyözlerin sesinin yankılandığı sokaklarda geçiyor roman. Kübalı sürgün Cayetano Brulé, Neruda’nın hayatına dair sır perdesini aralarken; roman Şili’den Meksika’ya, Küba’dan Doğu Berlin’e yakın dönemin politik gerilimlerini ortaya seriyor.
Bütün bu tarihsel gerçeklere ek olarak Ampuero, hikâyeyi Pablo Neruda’nın hayatıyla; aşkları ve şiirleriyle harmanlıyor.
“Nobel Ödüllü Neruda’nın son günlerinin etkileyici bir uyarlaması... Şairane metaforlarla dolu bir anlatım... Bu kitabı, hikâyesi kadar Ampuero’nun kelimelerle muhteşem işçiliği için de okuyun.” Publishers Weekly


http://odatv.com/nerudanin-olumunun-izi-burada--0811151200.html

Okunacaklar Listesine Eklenecekler

34. İstanbul Kitap Fuarı, 7-15 Kasım arasında TÜYAP Kongre ve Fuar Merkezi’nde düzenleniyor. Fuar öncesinde yayınevlerine öne çıkan kitaplarını sormaya devam ediyoruz.

Okunacaklar Listesine Eklenecekler

KIRMIZI KEDİ Genel Yayın Yönetmeni İlknur Özdemir:
“Ekim-aralık kitaplarından bir bölümü şöyle: Enis Batur’un danışmanlığında Mikro Kitaplar Dizisinden İlk 3 kitap, Voltaire- Cahil Filozof (Çeviren: Güzin Akar), Sözde-Kant Cennete Yolculuğumun Hikâyesi (Çeviren: Çağlar Tanyeri), Van Gogh- Son Mektupları (Çeviren: Berna Günen).

Tarih dizimizden Kızılca Kıyamet (Sinan Onuş) ve Teşkilat-ı Mahsusa’dan Kurtuluş Savaşı’na - Alb. Ali Rıza Bey ve Yzb. Fuat Bey’in günlükleri raflarda yerini alıyor.

Edebiyat dizimizden önerilerimiz, Jose Saramago’nun ünlü romanının çizgi romanı Filin Yolculuğu, Enis Batur’un yeni kısa romanı Basit Bir Es, Virginia Woolf’un Kendi kaleminden Türkçede ilk kez yayınlanan anıları Varolma Anları (Çeviren: İlknur Özdemir) ve Haydar Ergülen’in denemelerinin yeni baskısı EskiYazı.
  1. 1
  2. 2
  3. 3
  4. 4
Ve diğerleri:
*Kafka-Bir Kardeş Katili-Öyküler (Çeviren: Esen Tezel)
*Sherlock Holmes- Dörtlerin İşareti, Dizinin ikinci kitabı. (Çeviren: İlknur Özdemir)
*Ölümlü Nesneler- Jose Saramago’dan öyküler (Çeviren: Emrah İmre)
*Yılmaz Özdil- Kadın. AKP iktidarı döneminden kadın portreleri.
*Su Sinekleri- Mahmut Yesari
*İki Güzel Günahkâr – Ahmet Rasim
*Kedilerin Martıların ve Delilerin Zamanı- Işıl Özgentürk, yeni öyküler
*Karanlığın Çağrısı- Gülşah Elikbank, roman
*Kaçak Saray-Ankara Mimarlar Odası Başkanı Tezcan Karakuş Candan’ın
Kaçak Saray konusunda belgelerle hazırladığı bir çalışma
*Aşk Hak Edilmeli – Daria Bignardi, roman, (Çevirmen: Eren Yücesan Cendey)
*Brandenburg, Polisiye, Glenn Meade’in en sevilen polisiye romanlarından (Çeviren: Ali Cevat Akkoyunlu)
*Neruda Vakası, Roberto Ampuero’nun polisiyesi.”


http://www.artfulliving.com.tr/edebiyat/okunacaklar-listesine-eklenecekler-i-4195

Darbenin namlusunun ucunda


Roberto Ampuero Valparaso’nun dedektifi Brule bu kez ünlü şair Pablo Neruda’nın yardımına koşuyor. Ne yazık ki şair kanserdir ve hastalığı son aşamaya gelmiştir. Brule’den tanıdığı bir onkoloğu bulmasını ister.

MURAT CAN AŞLAK

2008 Valparaiso, Şili. En parlak günlerinde‘Pasifiğin Mücevheri ‘ diye anılırken, depremlerin silkelediği, Panama Kanalı’nınyaldızlarını döktüğü, üstüne darbelerin özgür ruhunu postalları altına alınca geleceğini kaybettiğini hissedip kabuğuna çekilen liman şehri Valparaiso. Ancak, Şili’nin ikinci büyük şehri hala kendisini bu toprakla özdeşleştirenlere bir dinginlik ve iyimserlik veriyor. Çukurova denince akla nasıl ki pamuk ve Orhan Kemal geliyorsa; Valparaso da şehri çevreleyen tepelerden birine kurulu mezarlığının her depremdemerkeze yuvarlanmasıyla şehri basan ölüleriyle ve Pablo Neruda’sı ile meşhur.


“O masadan, Valparaiso’nun çukurlar, tembel köpekler ve kâğıtlar ve seyyar satıcılarıyla dolu sokaklarına hiç ayak basmamış da hala İsviçre mahallelerindeki temiz bina cephelerinin arasında dolaşıyormuş gibi, üzerinde orijinal Almanca harfleriyle gidip gelen, Zürih’ten alınmış ikinci el troleybüslerin geçişini de görebiliyordu.”
Neruda aslen Valparaisolu değil, ama “Neruda Vakası“nın yazarı Roberto Ampuero Valparaisolu ve romanını Neruda’nın etrafına örmüş: Hemen 1973 yılına dönüp, Neruda’yı kendi yaşam alanına yerleştirip, hikâyeyi onun yörüngesine oturtmuş. Latin Amerika’nın belki de en büyük şairi ve Latin Amerika sosyalizminin en vokal figürlerinden Neruda’nın ağzına laf koymak ya da önceden söylediklerini kendi yoluna taş yapmak büyük cüret.

Romanın her yerine Neruda’nın kokusu sinse de, başrolde Küba asıllı bir Floridalı olup, komünizm ve aşk sebebiyle Şili’ye savrulmuş Pancho Villa bıyıklı, sevimli ve içten genç Cayetano Brule var. Şili’ye pek tutunamayan Brule bir partide Neruda ile tanışır. Artık Neruda kanseri son aşamaya gelmiş bir hasta adam ve Brule’yi yıllar önce tanıdığı Meksikalı bir onkoloğu bulması için özel dedektif olarak tutar.“Çünkü seni şiir cennete götürüyorsa, polisiye roman sana hayatı olduğu gibi gösterir; ellerini kirletir ve güneye giden trenlerin kazan dairelerinde kömürün çalışanlara yaptığı gibi yüzünü karartır.”
Brule’nin özel dedektiflik deneyimi hiç olmasa da, Neruda Brule’nin işin 101’ini öğrenmesi için eline Simenon’un Dedektif Maigret’in romanlarını tutuşturuyor. Maigret’in derslerin artık yetmediği yerde Ampuero, Latin Amerika ve Birinci Dünya arasındaki farkları dizmeye fırsat buluyor.

“Dupin ve Sherlock Holmes gibi, Maigret de insanların varoluşunu rasyonalist bir felsefenin yönettiği, net kural ve yasaların egemen olduğu, hayata belli bir mantığın damgasını vurduğu, güçlü ve prestijli kurumların bulunduğu, polisin etkili olduğu ve yasalara saygı gösterilmesini sağladığı, Birleşik Devletler ya da Fransa gibi istikrarlı ve düzenli ülkelerde başarılı olabilirdi. Buna karşılık, anlık kararların ve keyfiliğin, yozlaşmanın ve rüşvetin yaygın olduğu Latin Amerika’da her şey mümkündü.”

NERUDA VE KADINLARI

Cayetano Brule isminin ilk kez ortaya çıktığı roman “Neruda Vakası“ değil. Ampuero’nun, daha önceden yayımladığı 5 romanda da başkahraman Brule. “Neruda Vakası“, Brule’nin ilk vakasının anlatıldığı bir polisiye roman. Brule davanın peşinden Meksika, Küba, Doğu Almanya ve Bolivya gibi ülkeleri dolaşırken işin Meksikalı Onkolog ile pek de alakası olmadığı Neruda’nın en büyük sırrının, kendisinin bile bilmediği yüzünün aydınlatılması davası olduğu su yüzüne çıkıyor. Hikayenin bir anda Neruda ve kadınlarının hikayesine dönüştüğüne şahit oluyoruz.

“Bizim mutluluğumuzun yol açtığı ölümler korkunçtur Cayetano. Ama kişisel mutluluğa giden yol, diğerlerinin acılarıyla döşenmiştir.” Ampuero’nun kitabının cüretkarlığı sadece Neruda’yı oyuncularından biri yapmasıyla sınırlı değil. Ampuero bir koltukta dört-beş karpuz peşinde: “Neruda Vakası” , hem bir polisiye roman, hem Pablo Neruda’nın hayatını, aşklarını ve şiirini anlatan bir yarı-biyografi, hem Salvador Allende hükümeti ve Şili sosyalizminin dramını ve darbeye giden yolu anlatan trajik bir yakın tarih romanı, hem de 70’lerin sol düşünce dünyası ve kültürünü anlatan bir sosyo-kültürel roman. Bu karmaşa sonunda ya arapsaçına dönen bir hikaye kalır elinizde ya da çok iyi bir roman. Ampuero birkaç sıyrıkla kitabını ikinci sınıfa atmayı başarabilmiş. Kitabın sonundaki Azrail, Pinochet ve Brule arasındaki yarışın heyecanı da kitabın çileği olmuş.

CASTRO’NUN HEDİYESİ

Roman, Şili’nin demokratik ve sosyalist hayallerden, Nixon’ın başkanlık yaptığı ABD destekli faşist darbeye yürüyüşünü, umudun parıltısının üstünün nasıl külle örtüldüğünü, demokratik güçlerin nasıl bir gecede ezildiğini hüzünlü ama objektif bir göz ile belgesel keskinliğinde anlatmış. Şili ve Türkiye’nin demokrasi deneyimleri, Şili ve Türkiye halklarının yaşadığı acılar o kadar benzer ki. Son ana kadar ülkesindeki demokrasiyi savunan ve sonunda teslim olmaktansa Fidel Castro’nun hediyesi AK-47 ile intiharı seçen Allende’nin ve darbe ertesi binlercesi işkence görüp katledilen Şili sosyalistlerinin hikayesi çok dokunaklı ve Türkiye’deki demokrasi yanlılarının faşizmin Şili’ye hem giriş hem çıkış hikâyesinden öğreneceği çok şeyi var.
“Salvador Allende çifte kanserli: Sosyalizmi demokrasiyle inşa etmesine izin vermeyen tepkinin kanseri ve sosyalizmi silah yoluyla empoze etmeye çalışan müttefiklerin kanseri.

”Kahramanları yaşatmak için onlara yaklaşmamak gerekir denir. “ Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim. Sevdim ben onu, o da beni sevdi bir ara. Kollarıma aldım bu gece gibi kaç gece. Kaç defa öptüm onu sonsuz göğün altında. Sevdi beni o ben de bir ara onu sevdim” dizelerinin yazarının, kadınlara karşı nasıl bu kadar duygusuzlaşabildiğini anlamak gerçekten güç. Neruda’nın arzuya bağımlı ilişkilerini ve sahiplenebildiği şeylerin siyasi görüşü, halkların kardeşliğine olan inancı ve şiirleri olduğunu görmek insanı afallatıyor. Yine de eminim kitabın sonunda, her zamankinden fazla seviyor olacaksınız Neruda’yı… “Ne adı vardı! Maria Antonietta Hagenaar Vogelzang. Şimdi bu ismi dilimin üstünde tekrar tekrar kaydırırken, ağzıma La Lingua’nı nalfajol’larının (Latin Amerika’ya özgü tatlı bir hamur işi) ve Amsterdam’ın sokak adlarının tadı geliyor.

Güney yağmurunda ıslanmış yün pançonun kokusuna sahip olan köylü cesaretim, beni onu dümdüz ve zavallı bir isme dönüştürmeye itti: Maruca.” Neruda’nın ünlü koltuğu Bulut’u damlaya damlaya yeşil yeşil lekeleyip paha biçilmez hale getiren yeşil mürekkepli kalemi bu günlerde hepimize umut versin: paylaşıyorlar güneşi dostça portakal ağaçlarında portakallar? Yoksa kimi tadından çatlardı, kimi tatsızlığından.”




http://vatankitap.gazetevatan.com/haber/darbenin_namlusunun_ucunda_/1/24358

30 Ekim 2015 Cuma


Virginia Woolf’un Ölümünden Sonra Yayınlanan En Önemli Kitabı

Kırmızı Kedi Yayınevi’den çıkan Varolma Anları, Virginia Woolf’un terekesinde bulunan otobiyografik yazılarını ve geçmişten anımsadıklarını bir araya getiren tek kitap. Ve nihayet 39 yıl sonra ilk kez Türkçede...

Virginia Woolf’un Ölümünden Sonra Yayınlanan En Önemli Kitabı
Varolma Anları’ndaki metinler, gerek üslupları, gerekse açıkça ve içtenlikle kâğıda dökülüşleri açısından, Virginia Woolf’un günlüklerinde ve mektuplarında kendisi ve ailesi hakkında yazdıklarının çok ötesine gidiyor, çok daha derinlere iniyor. Bu anılar, Virginia Woolf’un hayatının ve sanatının belgelenmesinde benzersiz bir konuma sahip.

Viktorya çağında, üst orta sınıftan, çok çocuklu bir ailenin kızı olarak doğan Virginia Woolf, edebiyat kaygısından uzak bir anlatımla çok sevdiği annesini, despot ve katı kuralcı babasını, kalabalık ve “kibar” ailesini, öz ve üvey kardeşleriyle olan ilişkilerini, Kensington’daki burjuva evinin daraltıcı atmosferini, annesinin ve sonra üvey ablası Stella’nın beklenmedik ölümlerini ve bu ölümlerin kendisinde yarattığı tahribatı, aile içi tacizleri, entelektüel Bloomsbury grubunu, kendi edebiyat çalışmalarını konu ediyor. Kitaptaki ilk metin yirmi beş yaşındaki Virginia’nın elinden çıkma. Çok sevdiği ve evlenmesini kabulde zorlandığı ablası Vanessa hamileyken, onun doğacak çocuğuna hitaben ve annesini tanıtmayı amaçlayan 1907 yazında kaleme aldığı Anımsamalar adlı bölümle başlayan kitap 30 yıllık bir zaman diliminin değişik evrelerinden geçerek son bölüme uzanıyor; en son kayıt, uzun bir yazarlık hayatının sonunda, ölümünden sadece dört ay öncesine ait.

Kitabı okurken şunu da akılda tutmak gerekir ki, bu kitaptaki yazılar Virginia Woolf’un son şeklini verdiği metinler değil; Woolf yazdıklarını defalarca elden geçirir, düzeltir, değiştirir, eklemeler, çıkarmalar yapardı. Buradaki yazılar bu işlemden geçmeden kalmış, yazarın yayımlanmak üzere hazırlamadığı metinlerdir. Dolayısıyla Woolf’un diğer yapıtlarıyla bu açıdan karşılaştırılmamalıdırlar.

Anımsamalar bölümü, biraz da Vanessa ile geçirdiği ve artık bulamayacağı bir zamana duyduğu özlemi yansıtıyor. Vanessa ve Clive Bell’in ilk çocuğu Julian’a hitaben kaleme aldığı bu yazılar, bir anlamda bir sonraki kuşağa hitaben yazılmış; bu bağlamda bir aile geleneğini sürdürmüş oluyor Virginia Woolf, çünkü büyükbabası James Stephen ve kendi babası Leslie Stephen da gelecek kuşaklar için anılarını yazıp kitaplaştırmışlardı. Vanessa’yı anlatmakla başlattığı anılarını, aile yaşamlarını alt üst eden iki büyük acıyı anlatarak sürdürüyor, annesinin ve üvey ablası Stella’nın ölümlerini. Kitabın başındaki ve sonundaki metinler aynı konu çevresinde dönüyor, ancak bakış açıları birbirinden tamamıyla farklı. Bu iki bölümün arasında Virginia Woolf’un Memoir Club’ta yaptığı üç konuşma yer alıyor. Memoir Club ara sıra toplanan ve yaptıkları konuşmalarda özellikle Birinci Dünya Savaşı öncesine ait anılarını anlatan arkadaşlarından oluşuyor. Woolf’un burada yaptığı üç konuşma Anımsamalar bölümünün devamı gibi, ancak aradan yıllar geçmiş, Virginia evlenmiş, yazarlığında yol almış. Ne var ki rahatsızlıkları ve erken yaşta girdiği depresyon peşini bırakmamış, zaman zaman yazması yasaklanmış, dinlenme molaları vermesi istenmiş, intihar girişimleri olmuş. 
20. Yüzyıl Başındaki İngiliz Toplumuna Bir Pencere Açıyor
Memoir Club konuşmalarının ilkinde aile içi ilişkileri anlatıyor, ikincisinde ünlü Bloomsbury grubuna geçiyor, girdiği entelektüel ortamı tanıtıyor. Virginia’nın babası tanınmış bir eleştirmendi, yazardı, dolayısıyla evleri dönemin ünlü yazarlarının, sanatçılarının uğrak yeriydi. Bloomsbury grubu ise bu soylu ortamdan uzaktı, orada soyut konular ele alınırdı, katılanlar birbirleriyle kadın ve erkek olarak ilgilenmezlerdi ve cinsellik dahil her şey açıkça konuşulurdu. 20. yüzyıl başındaki İngiliz toplumunun, burjuva ailelerin ve entelektüel ortamların içine de geniş bir pencere açıyor bu konuşmalar. Woolf, kişileri kendi inşa ettiği kocaman bir yapının içinde sunuyor bizlere. Anne-babasının kişilikleri, çocukluğun acı-tatlı yaşantıları, annesinin ve babasının ilk evliliklerinin izleri, annesinin erken ölümünün yarattığı trajedi ve acı çeken babası Leslie Stephen’in çocuklarına zorbaca davranışı, çocukların da ona aynı şekilde sırt çevirmeleri, ilkgençliklerini yaşayan Virginia ile Vanessa’nın baba evindeki kıstırılmış yaşamları, Bloomsbury’ye taşınmayla birlikte gelen özgürlükler. Elbette anlatmadığı şeyler de var Virginia Woolf’un. Bu notlarda sinir krizlerinden ya da intihar girişimlerinden söz etmiyor.

Geçmişe Dair Bir Taslak bölümü bu kitaptaki en önemli ve yoğun içerikli bölüm, aynı zamanda Woolf’un özgüveni konusunda yazdığı en güçlü metinlerden biri. Babasıyla ilgili değerlendirmeleri ise, ona karşı çelişkili duygularına, Freud okumalarından sonra başka bir gözlükle bakmış olduğunun ipuçlarını veriyor. Woolf’un buradaki analitik ve olgun kişilik çözümlemesi, hem birey hem yazar olarak gelişimindeki en önemli etkilerden birini ortaya koyuyor. Baştaki Anımsamalar bölümündeki konular çevresinde dönüyor metin, ama bambaşka bir açıdan bakarak. Çocukluk yıllarının yaz aylarında kaldıkları St. Ives’taki anılarını İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı bir dönemde yazmış; İngiltere’nin Almanlar tarafından istilası halinde karı-koca Woolf’lar intihara hazırlar. Aslında Geçmişe Dair Bir Taslak’a Vanessa’nın uyarısı üzerine başlamış. “Anılarını yazmaya başlamazsan, yakında çok yaşlanacak ve yazamayacaksın,” demiş Vanessa. Bu uyarı üzerine ve Roger Fry biyografisini yazmaktan bunaldığı bir dönemde, Geçmişe Dair Bir Taslak’ın notlarını tutmuş. Ve hatırlayabildiği ilk anısından başlamış: Annesinin elbisesindeki kırmızı-mor çiçeklerden. 
Son Kayıt Ölümünden Dört Ay Öncesine Ait
Bu bölümde, annesinin ölümünden sonra abisi George’un zoruyla kendisinin ve Vanessa’nın sahte pırıltılarla dolu, boş ve katı kurallara tabi sosyeteye nasıl takdim edildiklerini, gitgide sağırlaşan, gerçek hayattan uzaklaşan, çocuklarına karşı zaman zaman despotlaşan Leslie Stephen’a içten içe nasıl düşmanca duygular beslediklerini de açıkça anlatıyor. Geçmişe Dair Bir Taslak yarıda kesiliyor, tamamlanmadan bitiyor. Son kayıt, ölümünden dört ay öncesine, 17 Kasım 1940’a ait.

Bu kitaptaki beş yazıyı okurken, Virginia Woolf’un da bir yerde dediği gibi, anıların bireysel konusunu, onu kuşatan kalıtım, çevre, toplum, aile ve ilişkiler ağından ayırmanın mümkün olmadığını fark ediyoruz. Burada da yazarı, içinde yetiştiği aile ve kendisini kuşatan toplum çerçevesinde görüyor ve anlıyoruz. Yazdıklarını besleyen ilişkiler ağını, yazdıklarının arka planını değerlendirebiliyoruz. Virginia Woolf yaşasaydı, hep yaptığı gibi mutlaka yazdıklarının üzerinden tekrar geçer, bir kitap bütünlüğüne getirirdi. Yine de Varolma Anları, ölümünden sonra yayınlanmış en önemli kitabı olma özelliğini koruyor.

http://www.artfulliving.com.tr/edebiyat/virginia-woolfun-olumunden-sonra-yayinlanan-en-onemli-kitabi-i-4129

Beklendiğimiz yere mutlaka varırız

José Saramago’nun aynı adlı romanından çizgiye uyarlanan Filin Yolculuğu bir kervanın hikâyesi. Roman, Joao Amaral’ın muhteşem çizgileriyle resimli destana dönüşmüş.

30.10.2015 00:50

ÖMÜR KURT omur@hurriyet.com.tr

Beklendiğimiz yere mutlaka varırız
 
Dünya zamanı ile büyüdük, ahirete gömüldük. Köleler, soylular ve hayvanlar düzeninde azınlığın ezdiği çoğunluktuk. Saray dünyasında köle olduk, kervan dünyasında köle olduk, eşitliğe ise ahiret dünyasında kavuşacağımıza inandık. Bununla güç bulduk.
Efsane yazar José Saramago’nun aynı adlı romanından, çizgi romana dönüştürülen Filin Yolculuğu, Avrupa sırtlarını tekmeleye tekmeleye yol alan bir kervanın hikâyesi. Joao Amaral’ın muhteşem çizgileri ile bir resimli destana dönüşen kitabı İpek Gürsoy Kutluyüksel dilimize çevirmiş. Kitapta sadece filin yolculuğunu değil José Saramago’nun da bilge kişiliğini göreceksiniz.
Hikâye bu ya, artık hiçbir işe yaramadığı düşünülen fil Solomon, Portekiz Kralı tarafından Roma-Germen İmparatoru’na hediye edilir. Bu hediyenin, yerine ulaşması için ise uzun bir yolculuk yapılması gerekir. File, yolculuğunda eşlik edecek büyük bir kafile ayarlanır. Filin bakıcısı Subhro da bu kafiledekilerden biridir. O, bu yolculuğun “köle kahramanı”dır. Bir Hintlidir ve ten renginden dolayı aşağılanan kişidir. Sadece bir fil bakıcısıdır. Beyaz, Batılı ve Hıristiyan değildir. O halde ötekidir. İlk yapılması gereken şey adının değiştirilmesidir. Ancak adı da “Beyaz” anlamına gelmektedir. Ne büyük tezat! Fakat Portekizliler onun adından memnun değildir, “Keşke değiştirseydik” sözleri avlularda çınlar. Aynı kader, Viyana’da da Subhro’nun peşini bırakmaz. Sadece Subhro’nun mu? Hayır… Filin de. Onun adı da Solomon’ken Viyana’ya ulaştığında Süleyman oluverir. Fil bakıcısına Batılı bir ad layık bulunurken, bu devasa filin kaderi Doğulu olmaktır. Her ne kadar adları değişse de onlar aynıdır. Eskiden kendileri gibi birer “köle iken”, şimdi ikisi de Batılı anlayışla cilalanmış birer köledir. Kaderlerini başkaları çizer.
Biz dünyaya gelirken her şey hazırdır. Anne ve babamızı kendimiz seçmeyiz. İçine doğduğumuz evi kendimiz seçmeyiz. Adımızı, kültürümüzü, dilimizi, dinimizi, cinsiyetimizi kendimiz seçmeyiz. Hepsi bize, bizden öncekiler tarafından verilir. Her şey hazırdır. Bu büyük yolculukta ise asıl sorgulanan şey de budur. Nerede yolculuk yapıyoruz ve nereye gidiyoruz? Subhro’ya göre, her ne kadar bizden önce her şey hazır olsa da biz ait olduğumuz topraklara ve atalarımızın kültürüne sahibiz ve onunla şekilleniriz. Bu en iyisidir. Viyana’da Subhro’nun, yani yeni adı ile Fritz’in başına gelen bir olay onu bu büyük sorguya itiyor. Çünkü ait olduğu kültürde güven duygusu önemliyken, bu yabancı yerde güvensizliği tadıyor.
Olayın geçtiği zamanda, Avrupa’da Kilise’ye olan güveni sarsan olaylar, Protestanlık mezhebinin hızla yayılmasını sağlar. Bu da Kilise’nin varlığını devam ettirmesi için çeşitli yollar aramasına sebep olur. Bunun için Viyanalı bir rahip, Subhro’dan fil Solomon’un kilisenin önünde diz çökmesini ister. Bu, gerçekleştiğinde ise Kilise’nin kutsallığını kanıtlamış olacaktır. Subhro rahibe “Bu söylenenler hakkında hiç bilgim yok” derken rahibin yanıtı bütün olayların özetidir: “Bunları bilmen gerekmiyor, inanman yeter!”

FİLİN YOLCULUĞU
José Saramago
Resimleyen: Joao Amaral
Çeviren: İpek Gürsoy Kutluyüksel
Kırmızı Kedi Yayınları, 2015
119 sayfa, 25 TL.http://kitap.radikal.com.tr/makale/haber/beklendigimiz-yere-mutlaka-variriz-428303

28 Ekim 2015 Çarşamba


“İdeal okurumdan çekinirim”

Enis Batur: “Basit Bir Es’in bir hikâye içerdiği söylenebilir, ama bundan emin olamıyoruz. Anlatı yüzlerce sayfaya yayılabilir, yazar konsantre içeceklerde olduğu gibi, dilediği kadar su katmayı okura bırakmış.”

25.10.2015 01:00

ÇAĞLAYAN ÇEVİK ccevik@hurriyet.com.tr

“İdeal okurumdan çekinirim”FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN
 
Enis Batur’un yeni verimi Basit Bir Es. Kurmacaya teşne bir “mikro roman”. Bir kış sabahı, trende karşılıklı oturan iki yolcudan birinin anlattıklarına dair... Anlatan yazar, karşısındaki ise o yazarın başka dile çevrilmiş kitabını okuyan bir okurdur. İşte yazar için asla bitmeyecek bir yolculuk böyle başlar... Daha önceki denemelerinde içbükey, dışbükey ve sokulgan okur tanımlarını getiren Enis Batur’la Basit Bir Es üzerine konuştuk...
Evvela hayırlı olsun diye söze girmek istesem de memleket halleri dolayısıyla “artık hayrı mı kaldı” diyeceğinizi tahmin ediyorum. Biliyorum artık sıkıldınız bu sorunun tekrar tekrar sorulmasından, ama biraz farklı açıdan sormak istiyorum bu sefer. Her gün sık sık en az bir(kaç) saat en az bir(kaç) sayfa düzenli yaza(bile)n birisi olarak, böyle zamanlarda “siz yazabiliyor musunuz”? 
Broch, yazarların şizofrenik yarılmalara kalemlerine sıkısıkıya sarılarak meydan okuduklarını yazmıştı. Dünyanın ve ülkenin dumanları tütüyor, farkındayız, hem de nasıl, yenik düşmemek için işimize sarılıyoruz. Her gün. Olabildiğince her gün. Suçlandığımız oluyor: Yeterince kavganın içinde değilsiniz ya da meleklerin cinsiyeti üzerinde tartışıyorsunuz, bunlara rağmen her gün. Yoksa yazamamak için bahaneden bol ne var?
Basit Bir Es’le ilgili konuşmadan önce, sanırım biraz “tür”den söz etmek gerekiyor. Zira son zamanlarda E.B. imzasının kurmacaya teşne metinlerle çok fazla bir arada olduğunu görüyoruz. Basit Bir Es’i bu kurmacalar içinde nereye koymalıyız?
Birincisi, hayır, çok fazla değil: Bu yıl yeni şiir kitabım çıktı, önümüzdeki yıl bir başkası gelecek. Deneme kitapları sürüyor. Kurmacaya teşne güzel yaklaşım, evet, onların daha bir görünür oldukları doğru. Tür konusuna gelince, malûm ben türler arası sınır ihlallerine hep yatkın oldum. TYN (tanımlanamayan yazınsal nesne) yerine artık TGYN diyorum: Tanımlanması güç yazınsal nesne. Basit Bir Es bana göre bir mikro roman niteliği taşıyor. Bir uçta ırmak romanlar varsa öbür uçta neden mikro romanlar olmasın?
Mikro Roman’ı novelladan veya makro romandan veya genel olarak diğer romanlardan ayıran temel farklılık nedir peki?
Bu yakınlarda, hem de bir romancı, Yann Moix, yanında oturan ve kitabı milyonlarca nüsha satmış bir sözde meslektaşına dönüp “bana hikâye anlatılmasından nefret ederim” dedi, kulaklarımla duydum ve açıkçası çıkışını mantıklı buldum. Edebiyat ‘ne’yin ‘nasıl’ından hiçbir biçimde ayrılamadığı bir ifade alanı. Basit Bir Es’in bir hikâye içerdiği söylenebilir, ama bundan emin olamıyoruz. Anlatı yüzlerce sayfaya yayılabilir, yazar konsantre içeceklerde olduğu gibi, dilediği kadar su katmayı okura bırakmış. Unutuyoruz: Kitaptaki metin her okumayla başka kılıklara bürünür. Bir yandan da yerinden kıpırdamaz! Sözün özü, belirleyici olan burada, karşılıklı yoğunluk derecesinde karar kılmak.
Kitabın hemen başında bir epigram yer alıyor. Calvino’nun Kitaplarımdan Birini Nasıl Yazdım’da birinci bölümün son cümlesi bu. Fakat sizin kitabınızla bir arada düşündüğümüz zaman, insan ister istemez onu şöyle okumak istiyor. Kitabın içindeki yazar, buradaki yazar olduğunu iddia etmekte... Mümkün mü bu değişiklik. Buradaki yazarın siz olduğunuzu düşünmekten kurtulamıyor asla okur...
Yazar nasıl kendi denklem çeşitlemelerini öne sürerek metnini kuruyorsa, okur da ters yönde çözüm denklemlerini arar, arayacaktır. Bir tür satranç oyunundayız ve kenarda bir saat çalışıyor. Eskiden kitapları yazarların yazdığı fikri tartışmasız kabul görürdü. Şimdi, daha doğrusu nicedir öyle değil: Okurla tamamlanabilen şey kitap. Siz öyle diyorsunuz ya, bakalım bütün okurlar öyle düşünecek mi?
Bunun devamında, gerçekten bir yazarın yazdığı ve aynı sahnenin başınıza geldiği böyle bir sahne oldu mu? Basit Bir Es’te okurun okuduğu kitap hangisi acaba?  
Bu soruyu yanıtlamamı nasıl beklersiniz: Püf noktasını ele veren, gizlerini açığa vuran kişiye yazar denir mi?! Ayrıca, biliyorsunuz, benim yazdıklarımda susulanın payı da, şüpheli tabakaların varlığı da geniş yer tutar: Loş bir ortamda el yordamı ilerleme sanatına başvuracaksınız çaresiz!
Madem epigramı andık, onun yer aldığı bölümün ilk cümlelerinden birini yine değiştirerek sormak istiyorum: Buradaki kitap, kitabın içindeki “yazarın” öyküsünü anlatmakta. Haliyle merak ediyor insan, sokulgan olsun veya kitaptaki gibi kendi halinde olsun. Ama sizin okurunuz olduğunuzu bildiğiniz birileriyle karşılaştığınızda ne hissediyorsunuz... 
Önce kirpileşirim. Davranışlarıma mesafe ayarı kaygısı hâkim olur. Ardından, yavaş yavaş sokulganlığın derecesini ölçmeye, anlamaya çalışırım. Sonuç ne çıkarsa çıksın tedirginlik ağır basıyor yanılmıyorsam. İnsan ilişkilerinde, kendileriyle çok dolu, dolayısıyla da ânında şahsi basın bülteni gibi konuşan yazarlar tanırım, onlardan biri sayılmam açıkçası. Gerçek ve derinlemesine diyalog olanaksızdır demiyorum ama pek seyrek gerçekleşebilir bana kalırsa. O da ağır ağır ve zamanla, sabırla olur.
Yazılarınızda farklı zamanlarda tanımını yaptığınız, kitabınıza ad olarak bile verdiğiniz “sokulgan okur”la karşılaşmalarınız olmuştur muhakkak. Peki “mütecaviz” denecek kadar sokulgan okurlarla karşılaştınız mı, neler hissetmiştiniz o karşılaşmalarda...
Sokulganlığın hedefi yapıttan yazara, dolayısıyla kişiye döndüğünde buz kesiyorum. Beni tanıyanlar mesafelilik konusunda duyarlı olduğumu bilirler. Kapımın çalınmasından geçtim, bütün temas zorlamalarına kapalıyım. Bana öyle geliyor ki, Basit Bir Es’teki yazar karşısındaki kitabını okuyan okurdan hemen uzaklaşmış, koltuk değiştirmiştir. Böyle mi olmuştur bilmiyorum tabii.
Calvino’nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu adlı harikalar harikası kitabından ilham aldığınızı daha ilk satırdan anlıyoruz. Ki kitaptaki yazar da dayanamayıp açıkça bunu gösteriyor zaten. Bu oyunlu anlatıyı çatmak ne zamandan beri aklınızdaydı? ‘Hepsi’ kitabınızda hesap-kitapla – belki planlayarak yazan birisi olduğunuzu ve birçoklarının bunun olumsuz yönüyle altını çizdiğini söylüyordunuz... 
Benim gibi “çok” ve aynı anda “onlarca” kitap yazan yazarlarda kuluçka evresinin kurallı süresi olmaz. Daha önce söylemiştim, “Mimarın Düşü” başlıklı kitabımı 1977’den beri yazı masamda sürüklüyorum örneğin. Basit Bir Es, yaklaşık on yıl boyunca magma halinde kafamda gezdikten sonra çıkageldi. Çıkagelmeyebilirdi, çünkü yazamadığım kitapların sayısı yazabildiklerimin kat be kat fazlası. İşin kötüsü, size bir şey söyleyeyim mi, yazdıklarımı yazamadıklarımla eşdeğer önemde buluyorum.
Okuruyla diyaloğa girmekten çekinen, daha doğrusu olası bütün diyalog biçimlerini kafasında tartarak koca bir yolculuğu tüketip, olası diyaloğu mümkün olduğunca erteleyen bir yazar var karşımızda. Yazar okurundan bu kadar çekinmeli mi gerçekten?
Yazar ideal okurundan çekinir. O “biri” değil, bir seviyedir. Ben okur özelliklerimi beğendiğimi saklayamam: İnce eler sık dokurum, üşenmem, yorulmam, kendimi yokuşa sürerim. Aynısı okurumdan istiyorum, ne yalan. Onun için de çekiniyorum ondan, onlardan.
“Ne yabani adamsın” demişti Turgut Uyar
Sizin de bir okur olarak “sokulgan” tutum sergilediğiniz olmadı mı hiç? e-posta atmak, tanışmak, mektup atmak, imzasına gitmek, biyografisini, hayat hikâyesinin detaylarına hakim olmayı istemek gibi şeyleri merak ediyorum. Hiç mi olmadı gerçekten?

Genç yaşlarımda bu tür adımlarım oldu. Mektup yoluyla daha çok. Onun dışında oldukça tutuktum ama. 1984’de, Bilsak barında biriyle buluşacağım, yanımda o zaman 7 yaşında olan oğlum var. Oğlan sıkılıyor tabii, yerinde durmuyor, kalkıp dolaşıyor. Bir ara baktım, barda biriyle konuşuyor: Turgut Uyar! Tanışmıyoruz. Oğluma kim olduğumu sormuş, yanıma geldi: “Ne yabani adamsın, oğlunla senden önce tanıştık!” Böyle işte.
Kitabın en önemli sahnelerinden, bir o kadar da en oyunlu sahnelerden birisi, yazarın karşılaştığı okurun resmini çizdiğiniz sayfa. Ve adeta sizin farklı zaman portrelerinizden birisi gibi. Yani biraz Las Meninas etkisiyle, başından beri yazarın Enis Batur olduğuna kanaat getiren okur, kitaptaki okurun Enis Batur olduğu zannına kapılıyor. Haliyle okur Enis Batur ise, onunla karşılıklı oturan yazarın kim olmasını isterdi?
Las Meninas benzetmesi çok yerinde. Karşımda Mallarmé ya da Nietzsche otursaydı ben kitaplarını okurken herhalde dilim tutulurdu.

http://kitap.radikal.com.tr/makale/haber/ideal-okurumdan-cekinirim-427841

Öncesiz sonrasız Virginia Woolf

İlknur Özdemir Varolma Anları’nı çevirdiğini söylemişti, Virginia Woolf’un Türkçe’de bilinmeyen bir eseri. Konuştukça, yıllarca aklıma takılı kalan eser olduğunu kavradım. Ve çok sevindim.

23.10.2015 00:30

Öncesiz sonrasız Virginia Woolf
Ödünç alınmış bir kitaptı, büyücek boy, kalınca, ciltli; Fransızca bir Virginia Woolf çevirisi; okunacak, geri verilecekti. Kimden ödünç almıştım? Ustam, aziz dostum, çok özlediğim Peride Celal’den olabilir mi? Peride hanım Paris gezilerinden birinde, Woolf’un iki kalın cilt, bütün romanlarını armağan getirmişti...
Ödünç aldığım kitap bir roman değildi ama. Adını Türkçe söylemeye çalıştığımı hatırlıyorum: Yaşamdan Duruk Anlar filan gibi bir şey, Duruk Yaşam Görüntüleri... Okuyamadan kaldı. Bir süre sonra da geri vermiş olmalıyım. Yıllar yılı merak ettim.
Yaz ortasıydı, İlknur Özdemir, Jale ve Lale Sancak, bir akşam Koço’da buluştuk. İlknur hanımVarolma Anları’nı çevirdiğini söylemişti, Virginia Woolf’un Türkçe’de bilinmeyen bir eseri. Konuştukça, yıllarca aklıma takılı kalan eser olduğunu kavradım. Ve çok sevindim.
Birkaç gündür, İlknur Özdemir’in yetkin çevirisinden Varolma Anları’nı (Kırmızı Kedi Yayınevi) okuyorum. Henüz 91. sayfadayım. Tadını çıkara çıkara okumak istiyorum.

“Çevirmenin Sunuşu”ndan alıntılıyorum: “Varolma Anları, Virginia Woolf’un terekesinde bulunan otobiyografik yazılarını ve geçmişten anımsadıklarını bir araya getiren tek kitap. Kitaptaki metinler, gerek üslupları, gerekse açıkça ve içtenlikle kâğıda dökülüşleri açısından, Virginia Woolf’un günlüklerinde ve mektuplarında kendisi ve ailesi hakkında yazdıklarının çok ötesine gidiyor, çok daha derinlere iniyor.”
Bu kadar da değil: “Bu anılar, Virginia Woolf’un hayatının ve sanatının belgelenmesinde benzersiz bir konuma sahip.”
Daha ilk bölümde seziyor, duyumsuyorsunuz: Anılar bir yerlerden tanıdık geliyor; sanki önceden başka birtakım metinlerde de karşınıza çıkmış, sizde izi kalmış. Durup düşününce, Deniz Feneri’ni, Yıllar’ı anımsıyorsunuz, Woolf’tan iki eşsiz roman, hele Deniz Feneri!
Naciye Akseki Öncül’ün çevirisinden Deniz Feneri’ni ilkgençliğimde okumuştum. Belki başarılı bir okuma değildi. Romancının yepyeni tutumuna bir türlü ayak uyduramıyordum. Ayrıca Virginia Woolf’un sanatı konusunda adamakıllı bilgisizdim. Yine de Deniz Feneri kılavuzlarımdan biri olacak, sonraları tekrar-tekrar okuyacaktım...
Şimdiyse Deniz Feneri’ni yazdırtan, romana esin kaynağı kimi sahneleri, gerçek yaşamdaki karşılıklarıyla okuyordum. Yıllar’ın kimi sahnelerini de. Tuhaf bir sevinç uyandırıyor bu, eski bir dostla yeniden buluşmayı andırıyor ya da Woolf’un esinlenişlerini yakalama fırsatı buluyorsunuz.
Bilgilendirici dipyazılardan biri: “Şair J. A. Symonds’un kızı olan Madge Symonds, Virginia’nın kuzeni William Wyamar Vaughan ile evlenmişti. Madge, Virginia’nın hoşlandığı ilk kişiydi, bu ilginin derinliği Mrs. Dalloway’in Sally Seton’la ilgili anılarında görülür.”
İşte yine eski bir tanış! Handiyse ezbere bildiğim bir roman Mrs. Dalloway; Sally Seton ise oradaki yaşamasıyla bana hep yansıyıp durmuş, tıpkı romanın öteki kişileri gibi...
Varolma Anları benim için harikulâde bir armağan oldu.


http://kitap.radikal.com.tr/makale/haber/oncesiz-sonrasiz-virginia-woolf-427838