Hırsız
ve Burjuva, yayımlandığı gün itibariyle yaşananlardan dolayı
siyasi konjonktürün içerisinde yer edinebilir bir kitap oldu.
Para sadece çalınabilir bir şey midir?
Kitap
konjonktürün ne kadar içindedir, onu bilemem ama kazara olmuştur
diyemeyeceğim. Çünkü adalete, eşitsizliğe, mülkiyete ilişkin
sorular, benim gibiler için siyasî gündemde önemini hiç
kaybetmedi. Bu sorular yüzünden, arkasına yaslanıp okuyucuda
müsekkin etkisi yaratacak şeyler yazamayanlar hep olacaktır.
Romanda anlattığım şeyler, siyasî edebiyatın son iki yüzyılda
defalarca anlattığı merkezî temayı işliyor. Bu kadar geniş ve
derin bir antolojinin varlığı hesaba katılırsa, içinde
yaşadığımız sistemde eşitsizliğin giderilemeyeceğini,
adaletin bu sistemde mümkün olmadığını artık herkesin çok
iyi biliyor olması gerekirdi. En azından herkes bunu biliyormuş
gibi yapabilirdi. Ama bilmiyormuş gibi yapıyorlar… Bu durumda
benim de iki yüzyıldır yazılanları tekrarlamaktan başka çarem
kalmıyor; mülkiyet hırsızlıktır ve onun en basit, en karmaşık
ahlakî tanımı budur. Bundan daha güncel bir hikâye yoktur. Bize
adalet vaat edenler kelimelerinin birer yalan olduğunu biliyorlar.
Geçenlerde çok ciddi bir biçimde kaleme alınmış, böyle
yazıldığı için de komik olmuş bir yazıda eşitlikçi
ütopyaların çökmüş olduğu müjdesini bir kez daha okudum. Bu
iddia yaşadığım çağda insanların çoğuna gerçekmiş gibi
görünüyor. Sistemin ideologları, karşılarında bir ideal
görmekten, bir ütopya görmekten nefret ediyorlar. İnsanoğlunun
yaratabileceği en mükemmel sistemin kapitalizm olduğuna dair
kendinden menkul bir imanları var… Bu iman Hıristiyanların ya
da Müslümanların imanına benzemiyor. Eyüb’ün Tanrı’ya
başkaldırmasına bile iyi gözle bakmıyorlar. Kârlarının yüzde
kırkını bile zekât olarak vermekten kaçınmanın yollarını
arıyorlar. Ahalinin Tanrı’dan çok kapitalizme inanmasını
istiyorlar. Modern bir din bu… Ahlakın içini boşaltıyorlar.
Avrupa’da yayınlanan reklamların gelirleriyle Afrika’da her
yıl bilmem kaç bin tane su kuyusu açılabiliyor. Silahlanmaya
ayrılan harcamalara hiç girmeyelim… Kapitalizmin, son iki
yüzyılda olgunlaşan bu yeni dinin sunduğu tek bir şey var;
adaletsizlik. Hırsızlığı yapanlar, parayı çalanlar insanların
ortak mülkünü çalıyorlar.
Kitapta
rastladığımız birçok kavramdan bir tanesi de kader olgusu. (Ör.
sy. 39 İlk iki paragraf) Kitapta Hadım Bey haricinde kendi
kaderine tepeden bakan kimse görülmüyor. Bunu nasıl
yorumluyorsunuz?
Her
sabah saat altıda evden çıkıyorsanız, uzun bir iş gününden
sonra akşam sekizde, dokuzda eve dönüyorsanız, TV’de dizi
filminizi izleyip uykuya dalarsınız… Kaderinize tepeden filan
bakacak ne zamanınız ne de gücünüz kalır. Elbette, küçük
insanlara özgü bir hâkimiyet alanınız vardır… Üç beş
kuruşluk ücretinizi nasıl harcayacağınız, nasıl tüketeceğiniz
konusunda sizi özgür bırakırlar. Ama bu özgürlüğü de
seçimlerinizi belirleyerek elinizden alırlar. Kader denen şeyin
neye benzediğini her faciada, her cinayette görüyoruz. En son
Soma’da gördük. Adam çıkıp diyor ki, bu kaderdir, fıtratında
vardır. Bu yalnızca siyasî bir gaf değil. Bu, burjuvazinin
kullandığı yabancılaştırma efekti… Şehit ilan edeceksin ve
cennete göndereceksin… Adamlar kendilerini Tanrı yerine
koyuyorlar.
Ahlakçılık
ya da toplumsal normlara eyvallah etmek sınıfsal bir kimliğin
ürünü müdür?
Kimin
eyvallah ettiğine ve ahlakçılıktan ne anladığımıza bağlı…
Ahlakçı olmakla ahlaklı olmak arasındaki fark, bir açıdan,
kuralları koymakla kurallara uymak arasındaki farka benzer.
Kuralları mülk ve erk sahipleri koyuyor. Kendileri uymak zorunda
değillerdir. Uymak zorunda olanların kimlikleriyse öğrenimle,
deneyimle olgunlaşır. Bu yüzyıl, tıpkı geçen yüzyıl gibi
bize çok şey öğretecek. Çünkü burjuvazi hâlâ aç. Ama onlar
iktidara ve paraya ne kadar açsa, biz de özgürleşmeye o kadar
açız. Bu gerçek, çatışma alanları doğuruyor ve doğuracaktır.
Sınıfsal kimlikler bu çatışma alanlarında ortaya çıkıyor.
Burjuvanın
bir ahlakı olabilir mi?
Olabilir
mi değil, vardır… Kapitalizm bütünsel ahlakî değerler
içerir. Hani özgürleşme yanlıları için diyorlar ya, bütüncü
ahlakî çözümlemelerin zamanı geçti diye… Kapitalizm bütüncü
çözümlerin Allah babasıdır. Aidiyet, millî ve dinî birlikler,
miras hukuku, büyük aile ve sülale meselleri; bütün bunlar çok
kutsaldır. Bayraklar ve ulusal marşlar çok kutsaldır. Bunlara
karşı çıkanları cezalandırırlar. Hatta bu kutsallık ilgisini
kendi muhaliflerine de bulaştırırlar. Ama bütün bu bütüncü
yapı içinde bireye tek bir çıkar yol sunulur: Başının
çaresine bak! Bu dayatmayı kabul etmek, burjuvazinin ahlakını
kabul etmek anlamına gelir. Burjuvazinin ahlaksızlığı bir
ahlaka sahip olmasıdır. Onda sahte olan şey ahlaksızlığı
değildir, ahlakıdır.
Burjuvayı
yönetmek nasıl mümkündür?
Yönetmek
bir yana, burjuvayı doğurabilirsiniz bile… Onun adına hükümler
yaratabilirsiniz, onu yönlendirebilirsiniz. Siyasi mekanizmalar
biraz da bu işe yarar. Prens Bismarc, Napoleon Bonapart,
Orta-Doğu’daki Baas hareketi, bizdeki Kemalist hareket; bütün
bunlar gerçek siyasî görüngüler… Bizler dikkatimizi yalnızca
kural olana ya da kural olduğunu düşündüğümüz şeye
veriyoruz. Oysa hayat istisna ve rastlantılarla dolu ve çoğu
zaman neyin istisna neyin kural, neyin rastlantı neyin olanaksızlık
olduğunu anlayabilecek durumda değiliz. Ama dediğim gibi, bunlar
siyasî görüngüler… Ekonomik görüngüler bu denli tutarsız
ya da kaypak değildir. Daha geniş tarihî dilimlerle baktığımızda,
sınıf davranışlarının siyasî güçlerin kararsızlığını
örttüğünü görürüz. Bazen yirmi otuz yılda örterler, bazen
de yüz yılda, iki yüz yılda.
Hırsızlık
nedir?
Trilyonluk
yolsuzluklarla ütü çalmak aynı tanımın ürünleri midir?
Hayvanların
doğal çevreyi ve o doğal çevredeki zenginlikleri
sahiplenmelerini örnek göstererek, hırsızlığın bir doğa
kanunu olduğunu kanıtlamaya çalışmak kadar aptalca bir şey
yoktur. Küçük çocuklarda yaygın olarak görülen “aşırma”
huyunun eğitimle önünün alınabildiğini herkes bilir. Yani
insan hayvana benzemez; doğanın hayvan kadar yakın bir uzantısı
değildir. Ama büyük yolsuzlukların failleri birer hayvandır.
Eylemlerini de toplumsal yasaların doğal yasallıklarla en azından
benzerlikler gösterdiği vurgusuyla mazur göstermeye çalışırlar.
Şeyh Galip, Mevlana’yı övmek için “çaldımsa mirî malı
çaldım,” dedi ya; işte o mazurdur. Bunların çaldığı mirî
malı filan değil. Düpedüz halkın kursağındaki ekmeği
çalıyorlar.
Kitapta
hayal satan bir ihtiyar “Sadece salaklar ikinci el bir gerçeğin
içinde yaşamayı kabul edebilir. Çünkü onların hayalleri
ikballeriyle sınırlıdır” diyor. Elden düşme gerçeklerin hiç
mi kazanımı olmadı insanoğlu için?
Avrupa
ortaçağını yaşayan insanların çoğu birer kayıptır…
Onlara artık insanoğlu diyebiliyoruz. Daha iyi bir yaşamı hayal
edemedikleri için o yaşama dört yüzyıl boyunca mahkûm
olmuşlardır… Ama aynı zamanda çaresizdirler, başka türlü
düşünme ve hareket etme olanağından yoksundurlar. Kepler,
yıldız falına inanmadığı halde kralın falcılık teklifine
açık bir olumsuz yanıt veremedi. Bugünün bilim insanlarından
çok mu farklı düşünüyordu? Ya da genel olarak gökyüzü
hakkında bizim bugün bildiğimizden milyonlarca kat daha azını
mı biliyordu? Hayır. Günümüz astronomisi onun ve onun gibilerin
teorileriyle kuruldu. Yalnızca farklı bir çağda yaşıyordu. Bu
çağı şimdi hayal edemiyoruz. Salaklarla kurbanların karışması
belki de bu yüzdendir. Elden düşme gerçek dediğim şey bugün
içinde olduğumuz, elimizde tuttuğumuz gerçektir. Ortaçağda
yaşayanların içinde oldukları, ellerinde tuttukları gerçektir.
Yaşamlarını zekâta, sadakaya hapseden inanmışların gerçeği…
Çünkü başka türlüsünü hayal edemezler. Biz de edemiyoruz.
Dünyayı bugünküne çok benzer olarak yaratılmış bir sistem
olarak görüyoruz. Burada özgürleşmenin genişlediği tarihi
alanlara dikkat göstermek gerekiyor. Örneğin 19. Yüzyıla ve o
yüzyılın düşünürlerine… 68 hareketine ve Türkiye’deki
yansımalarına… Bugünün Latin siyasetine… Hayal gücünün ve
gerçekliğin ne olduğu konusunda onlardan öğrenebileceğimiz çok
şey var. 8. Evren’in öğrenilerine göre; kızının okul
harçlığı için telefonla seks yapan kadın, kaçak rakı satan
bakkal, temizliğe gidenler, kot taşlamacılığı yapanlar,
orospular, birahane müdavimleri, mahalle sakinleri yaptıkları
işlerden ötürü suçlu değillerdi. Çağrı da tam da burada
“Bütün masumlar ayaklanın! Bağışlanmada adalet isteyin!”
üzerine. Masum insanlar kimden isteyecekler bunu? Ya da bir diğer
deyişle bağışlanma kim tarafından yapılacak? İsyan, öğrenilen
bir şeydir; kimse doğuştan isyankâr değildir. Masum kalmanınsa
iki yolu var. Ya her şeye katlanacaksınız ya da her şeye isyan
edeceksiniz. Kitlelerin şiddetiyle bireysel şiddet ayrı
şeylerdir. Kitlelerin şiddeti adam öldürmez, yalnızca talep
eder. Ama ölümüne talep eder. Tabii ki bağışlanmada adalet
isteyeceğiz. Kursağına beş kuruş haram girmemiş birinin
masumiyetiyle, hayatı boyunca hep haram yemiş birinin masumiyeti
aynı şey değildir. İkisi de aynı Tanrı’ya dua eder ama aynı
şey değildir. Burjuvazinin elinden Tanrı’yı alırsanız,
burjuvazi açıkta kalır. Sömürülenlerin elinden Tanrı’yı
alırsanız hiçbir şey olmaz… Kısacası bizim projeksiyonlara
ihtiyacımız yok. Tam tersine, adaleti içselleştirmeye
ihtiyacımız var.
Evren
için rüyalar ve hayallerin, Hülya ve Hadim Bey için ise
hikâyelerin çok önemli bir yeri var. Sizin için durum nasıl?
İnsan,
yaşadığı gerçeklikten ibaret, tek katmanlı bir yaratık değil.
Beynin fizyolojisi rüya görmeye, tasarlamaya, hikâyeler uydurmaya
elverişli… Biri çıkıp size şunu derse sorgulamalısınız:
“Artık dinlerden başka bir hikâyeye, cennetten başka bir
hayale ihtiyacınız yok!” Ortaçağda suç olan şeyler bu çağda
moda! Adamlar Kâbe’yi uzay mekiği haline getirdiler. Artık iki
kilometreden tavaf edebilirsiniz. Bunu üç yüz yıl önce hayal
edemezdiniz. Hayal etmek bir yana, bu bir suçtu. Öte yandan,
Amerikan hükümetinin kendi düşmanlarına karşı davranış
tarzına bakmalı… Artık bir savaş hukukunu gözetmiyorlar.
Vietnam’la başlayan barbarlıklarını yasallaştırdılar. Onlar
hayallerini gerçekleştiriyorlar. Bir gün çalışanlar da
gerçekleştirecektir. Bu umudu taşımazsak özgürleşmede bir
adım bile ilerleyemeyiz.
Hırsız
ve Burjuva ile ne yapmak, neyi vermek istediniz?
Tam
olarak dünyadaki temel çatışmayı vermek istedim. Bugün bu
çatışmayı çok iyi gizliyorlar. Medya, siyasî mekanizmalar,
akademi çok iyi gizliyor. Neredeyse temel çatışmanın
Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında olduğuna inanmaya
başlayacağız… Medeniyet Çatışmaları tezi bunu öngörüyor.
Hükümetimizin öngörüsüz siyasetleri bunu öngörüyor. Dahası,
etliye sütlüye karışmamayı yeğleyen edebiyatımız da bunu
öngörüyor. Asıl çelişkinin doğuyla batı arasında yaşandığı
ifadesi çok eski bir yalandır. Afrika’nın yoksulluğu sınıfsal
bir sorundur. Zenginlikler arası farklılıklar sınıfsaldır.
Osmanlı’nın son iki yüzyılında kendi içine göçmüşlüğü,
yeni Türkiye’nin açmazları ve ona biçilen ömür; bütün
bunlar sınıfsaldır. Dünyayı yirmi bin aile idare ediyor.
Karşılarında devasa bir çalışanlar yığını var… Asıl
çelişki burada. Tarih, sandığımız kadar vefasız değildir.
Gezi olayları gösterdi ki, Türkiye kendi 68’ine dönmek
istiyor… Devlet şiddetine karşı yeni silahlar keşfediyor. Bin
kere daha başarısız olacağız. Ama başarısız olmak adaletsiz
yaşamaktan iyidir.
Yalnız
Değiliz üzerine söyleştiğimizde muhalif şeyler söylemek için
Türkiye’nin son yıllardaki durumu fazlasıyla ilham verici bir
hale geldiğini ifade ettiniz. Bu sanıyorum ki son sürat devam
ediyor siz sanatçılar için.
Sanatçı
kisvesini pek sevmiyorum. Mahallemde kimse beni sanatçı olarak
tanımıyor; insan muamelesi yapıyorlar; bu da benim hoşuma
gidiyor. Muhalif olmak için bir yerden başka bir yere geldiğimiz
doğrudur… Ama aslında bizler konum değiştirmiyoruz. Konum
değiştiren toplum… Başkaldırmayı, talep etmeyi, katılmayı
öğreniyorlar; yaratmayı ve yeni siyasî süreçler üretmeyi de
öğrenecekler. Çalışanların muhalefeti yoksa sanatçının
muhalefeti çok şey ifade etmez. Bazı inatçı adamlar çıkar,
sözlerini söyler, giderler. Bunları çoğunlukla kimse dinlemez.
Ancak yazdıkları, söyledikleri bir yerlerde kalır. Ben, Aziz
Nesin’in bir gün hortlayacağına inanıyorum. Cervantes nasıl
hortladıysa o da hortlayacaktır. Kendi çıkarlarını görmezden
gelen bir toplum sürekli bu halde kalamaz.
Romandaki
sıkça yapılan alıntılar sizin için ne ifade ediyor?
Bunlar
her şeyden önce benim sevdiğim, okuduğum, okuyarak tanışmaktan
memnun olduğum yazarlar ve şairler. Tabii ki Churchill hariç…
Diğerleriyle onun arasında belirgin bir fark var.
Kitaptaki
maymun ve muz örneklemesinden yola çıkarak mükafatsız bir cefa
biz insanlara göre değil midir?
Ödülsüz
uğraşıyı maymunlar bile istemez… Laboratuarda peynir
labirentine giren fare bile istemez… Ama bir yığın hikâye,
birçok dinî ve millî aidiyet kolaylığı, bir sürü vaat
uydurarak insanları maymundan ve fareden daha aşağılık duruma
düşürebilirsiniz. Bir insanı bir madende ayın otuz günü
çalıştırabiliyorsanız, o insan o çalışmasından ötürü
gıkını çıkarmıyorsa, evet, cefa biz insanlara göredir. Ama
işler her zaman mülk sahiplerinin istediği gibi gitmez. Hatta son
tahlilde maymunlar ve fareler kazanır. Bu boş bir laf değil.
Kölelerle köle sahipleri arasındaki adaletsiz savaşı kim
kazandı sanıyorsunuz? Sonuç kesinleşti mi? Burjuvazi mi kazandı?
Bunu söylemek için henüz çok erken. Daha çok şey göreceğiz.
Ancak adanmışlık kültürü de eleştirilemez bir şey olmaktan
çıkmalıdır. Barbarlığın önüne geçmenin tek yolu bu;
bireyin siyasallaşması ve kendini şiddeti reddedebilecek bir güç
olarak hissedebilmesi…
Fantastik
olgular, edebiyatınızda güzel bir lezzet. Bu kitapta da es
geçmemişsiniz. Garip yaratıklar, düşsel yaratıklar, ucubeler;
bunlar gerçek hayatta sanatçıların tasarladıklarından daha
fazla…
Bir
teyze çıkıyor, ‘ben başbakanın götünün kılıyım,’
diyor. Tolkien’in romanlarında bile böyle bir kahraman
bulamazsınız. Salvador Dali’nin resimlerinde böyle bir figür
yoktur… Bayağı lezzetli… Bir bakan çıkıyor, “ben bunları
ne için, kimin için yaptım,” diyerek ağlıyor. Yaptığı şey
yolsuzluk… İnsanlar bunları seyrediyorlar ve hiçbir şey
olmamış gibi hayatlarına devam ediyorlar. İşte size fantastik!
Yoksullukla zenginliğin karşıtlığı bu çağda bu biçimde
tecelli ediyor.
Kaynak:
http://rubininki.blogspot.com.tr/2014/06/husnu-arkan-birgun-roportaj25062014.html