29 Nisan 2015 Çarşamba

Güzella Bayındır İleri Haber'de Jamal Mahjoub'un Parker Bilal mahlasıyla yazdığı polisiye KAHİRE'de KAYIP'ı yazdı...

03:40 | Kırmızı Kedi Edebiyat | 0 comments

http://m.ilerihaber.org/guzella-bayindir-yazdi-kahire-de-kayip/14433/ Güzella Bayındır yazdı: “Kahire’de Kayıp” 29-04-2015 11:15:59 Güzella Bayındır - İleri....

Read More

28 Nisan 2015 Salı

İnci Aral - UYKUSUZLAR - Merve Koçak Kurt Edebiyat Haber'de yazdı...

07:21 | Kırmızı Kedi Edebiyat | 0 comments

Kelimelerin altını fosforlu bir turuncuyla çizersiniz onun öykülerini okurken… - See more at: http://www.edebiyathaber.net/uykusuzlardan-geriye-kalan-o-gecmis-merve-kocak-kurt/#sthash.SrV3OAWQ.dpuf “Uykusuzlar”dan....

Read More

27 Nisan 2015 Pazartesi

Korkut Akın Gelecek Gazetesi'nde yazdı - İnci Aral'ın en son çıkan romanı KENDİ GECESİNDE

00:22 | Kırmızı Kedi Edebiyat | 0 comments

http://www.gelecekgazetesi.org/?p=13697 Kendi Gecesinde KORKUT AKIN | İnci Aral, önceki romanlarına da gönderme yaparak, bir anlamda hem eski romanlarını okuyanlarda oluşan....

Read More

26 Nisan 2015 Pazar

İnci Aral'ın UYKUSUZLAR adlı öykü kitabını Tolga Meriç Egoist Okur'da değerlendirdi...

23:49 | Kırmızı Kedi Edebiyat | 0 comments

UYKUSUZLAR: “Geceye açılmış öfke, üzgün bir gölgeyim” Posted by gülenay börekçi on April 26, 2015 · Leave a Comment  “Yarım uykuların iç çekişiyim.....

Read More

22 Nisan 2015 Çarşamba

Kayıp Kedi, gizem, bilimkurgu, korku, fantastik ve polisiye türünün ustası SADIK YEMNİ’den merak uyandıran ve soluk soluğa okunacak bir polisiye.

01:58 | Kırmızı Kedi Edebiyat | 0 comments

KAYIP KEDİ Genç bir kadın İzmir’de evinde ölü bulununca MİT’e bağlı Emre Tuğrul yönetimindeki beş kişilik özel bir ekip bu kuşkulu cinayeti araştırmaya başlar. Amaçları,....

Read More

17 Nisan 2015 Cuma

20. İzmir Kitap Fuaırı ( 18 - 26 Nisan 2015) Kırmızı Kedi Yayınevi Etkinlikleri

02:17 | Kırmızı Kedi Edebiyat | 0 comments

https://www.facebook.com/kirmizikediyayinevi/photos/pcb.839530606116755/839529979450151/?type=1&theater ....

Read More

16 Nisan 2015 Perşembe

Naif ve Bilge – Zafer Köse

gokkusagi günleriVirajdan sonra ani bir uçurum. Tesadüfen yol kenarında bulunuyorsunuz ve bir aracın hızla yaklaştığını görüyorsunuz. Ne yaparsınız? E, can kurtarmak için elinizi kolunuzu biraz sallamayı esirgemezsiniz herhalde.
Peki, aracın içindekilerin katil, faşist, insanlık düşmanı olduğunu biliyorsanız? O güne kadar birçok insana yaşattıkları büyük acılara her an yenilerini ekleyebilecek kişilerse?
Evet, hiçbir durumda insan öldürmezsiniz, öldüremezsiniz. Kendinizi korumak için ille de gerekirse, karşınızdakine en az zarar verecek biçimde şiddet kullanırsınız. Hatta en sevdiklerinizle ilgili en akla gelmez kötülüklere bile maruz kalsanız, belki kontrolünüzü kaybedip anlık tepki… Ama asla planlı programlı öldürme kararı vermezsiniz; her durumda idam cezasına karşısınız. Zaten hiçbir suçun bireysel kabul edilemeyeceğini biliyorsunuz.
Ama bu araçtaki faşistler! Onları siz öldürmeyeceksiniz ki! Canlarını kurtarıp kurtarmamak yönünde karar vereceksiniz. Elinizi sallamakla bundan sonraki ölümlerden sorumlu olacağınızı düşünmeden edemiyorsunuz. Hatta eski katliamlarına bile suç ortağı olacakmışsınız gibi hissediyorsunuz.
Öyle hissediyorsunuz. Zaten düşünceden çok duygu meselesi bu. Galiba.
SEÇMEK, SEÇENEK YARATMAK
Yıl, 1988. Şili’de yapılacak oylamada halk, General Pinochet’ye evet veya hayır diyecek. Bu, 15 yıldır süren diktatörlüğün kalıcılaşması veya aşılması yönünde belirleyici olacak. Ünlü reklamcı Adrian Bettini’ye, evet kampanyasını yönetmesi teklif ediliyor. Oysa Bettini, muhalif olduğu bilinen biri. Önceki yıllarda tutuklanmış, çeşitli tehlikeler atlatmış. Belki tam da bu nedenle teklif ona götürülüyor. Halk üzerinde çok etkili olabilir.
Üstü kapalı tehditler ve ima edilen işbirliği avantajları var elbette işin içinde. Hükümet yetkilisi ayrıca, Bettini’ye, konuya “profesyonel” yaklaşması gerektiğini de anlatıyor. Mesleğinin gereğini yapmak gibi düşünmesini istiyor. Bir doktorun, politik düşmanı olduğu için hastasına bakmayı reddetmesini etik olarak niteleyebilir mi, Bettini? Böyle sorarak, herhalde Bettini’nin mantığını değil, ruh halini değiştirmeyi umuyordur.
yanan gökkuşağıNe var ki, Bettini’nin yanıtı buz gibi: “Hasta Pinochet’yse, açık söyleyeyim ki evet senyor.” Anlaşılan, naiflikten eser kalmamış Bettini’de. 1973’deki askeri darbeden beri, özellikle de ilk zamanlarda yaşananların etkisi canlı biçimde devam ediyor. Fırsat bulsa diktatörü öldürür mü, bilemiyoruz. Daha doğrusu, okuduğumuz romanın bu kahramanını tanıdığımız kadarıyla, böyle bir şey yapmayacağını tahmin ediyoruz. Ama belli ki, o faşist katilin ölüp gitmesinden de memnun olacaktır.
Ve kendisinden beklediğimiz gibi, sadece hükümetin teklifini reddetmekle kalmıyor, karşı tarafa da olumlu yanıt veriyor. “Hayır” kampanyası için televizyonda gösterilecek 15 dakikalık filmi çekmeyi kabul ediyor.
Bettini’nin ilk aklına gelen, barbarlardan ve canları pahasına direnenlerden oluşan iki tarafı tanıtacak bir film hazırlamak. Haklı tarafta bulunmanın, gerçeklerden yana olmanın gücünü, bu şekilde kullanabilir. Ama birlikte çalıştığı kişilerden ve dostlarından aldığı fikirler, bir konuda yoğunlaşıyor: Kampanyanın başarısında, gençleri etkileyebilmek belirleyici olacaktır. Gençler! Son on beş yılda yetişkinlik çağına ulaşan, ülke nüfusunun önemli kesimi. Adrian Bettini’nin kızı Patricia gibi, darbenin vahşetini doğrudan yaşamamış olanlar. Tek yanlı yayınlara ve popüler kültüre maruz kalarak büyümüş ama naif halleri bozulmamış insanlar. Hani, bizim memlekette yaşasa, Haziran günlerinde Gezi Parkı’na gidip polisin karşında “kitap okuma eylemiyle” direnecek tipler. Çatışmadan sonra girdikleri Taksim Meydanı’nda kaldırıma “Slm polis, nbr canım?” yazarak nispet yapan çocuklar.
Bettini kararını veriyor, neşeli bir film hazırlayacak.
“Hayır” kavramını neşeli bir atmosferde kullanmak hiç de kolay değil elbette. Tahmin ettiğinden daha çok zorlanıyor. Sonunda, 16 fraksiyonlu muhalefet temsilcilerine sunuyor çalışmasını. Salonda, tatsız bir hava oluşuyor. 15 dakikalık kampanya filmi, muhalefetin lider kadrosunda hayal kırıklığı yaratıyor. O yiğit, o güzel insanların beklentisini karşılayamamak, Bettini’yi çok üzüyor. Üstelik filmi elden geçirmek için zaman da yok. Birkaç gün sonra, mecburen gösterime veriyorlar.
Ama ertesi gün! Sürpriz! Filmdeki müzikler, replikler, simgeler dalga dalga yayılıyor sokaklarda. Her tarafta bir gökkuşağı! İnsanların esprilerine, yürüyüşlerine, selamlaşmalarına karışarak film topluma birdenbire sirayet ediyor. Oylamaya böyle bir ruh haliyle gidiyor insanlar.
HALKIZ BİZ!
gökkuşağı merdiveniSonuç mu? Sonuçta, biz kazanıyoruz dostlar.
Antonio Skarmeta sayesinde, güzel bir roman kazanıyor hayatımız. Bir ülkedeki halk oylamasını, Nico ile Patricia aşkını, gözaltına alınan Nico’nun babasının kişiliğini, Bettini’nin kampanya filmi hazırlamasının hikayesini okuyoruz: Gökkuşağı Günleri.
Bazı okurlara tehlikeli virajları, uçurumları düşündürür, bazılarına neşeli isyanları. Bütün iyi romanlar gibi, anlattığından daha fazlasını anlatan bir roman bu. Bir yolunu bulup da doğru seçenekler sunulabilirse halklara, diye içinizden geçirirsiniz. Umutlanırsınız.
Gökkuşağı Günleri romanında, dünya halklarının naifliğini ve bilgeliğini de okuyabilirsiniz.http://www.insanokur.org/naif-ve-bilge-zafer-kose/

Sylvia Plath soruyor: Şiir kibirli bir sanat mıdır?

Sylvia Plath Kırmızı Kedi Yayınları’ndan çıkan “Johnny Panik ve Rüyaların Kutsal Kitabı”ndaki bu yazıda, romancıların yapabildiği bazı şeyleri bir şair olarak asla yapamayacağını anlatıyor. Mesela “Belki şiirin kibirli olduğunu ima ederek bazı şairleri kızdıracağım, şiirin her şeyi konu edebileceğini söyleyecekler bana” diyor ve ekliyor: “Ama asla bir şiire diş fırçasını dahil etmedim.”

Tartışılabilir tabii ama ben karışmayacağım. İstiyorlarsa romancılar ve şairler tartışsın. Ben yazıyı sevdim, Kırmızı Kedi Yayınları’nın izniyle de yayınlıyorum.

Bu arada yazarın dergilerde yayınlanmış öyküleri ve düzyazılarından derlenerek oluşturulmuş “Johnny Panik ve Rüyaların Kutsal Kitabı”nı da çok sevdim. Plath’tan kalan arşivin tekrar elden geçirilmesiyle ortaya çıkan malzemenin ışığında genişletilmiş bu yeni baskı özellikle çok güzel. Günlerdir elimden düşürmüyor, bazı öyküleri tekrar tekrar okuyorum.

Sadece “Plath’onikler” değil, iyi edebiyat arayan herkes için gerçek bir hazine.

Gülenay Börekçi

Kitabı incelemek için bu adrese bakabilirsiniz. 

sylvia plath egoistokur kirmizi kedi johnny panic

Bir kıyaslama!

Roman yazarını nasıl da kıskanırım!

Onu gözümün önüne getiririm –daha doğrusu, kadın romancıyı demeliyim, çünkü paralellik kurmak istediğim kadınlar– evet, kadın romancıyı gözümün önüne getiririm, dev bir makasla gül fidanını budarken, gözlüklerini düzeltirken, çay fincanlarının arasında oradan oraya gidip gelirken, mırıldanırken, küllükleri ya da bibloları yerleştirirken, ince bir alayı, olaydaki farklı yanı algılamaya çalışırken, komşularının –trendeki, dişçi bekleme odasındaki, köşedeki çayevindeki komşularının– ruhsal derinliklerini bir tür alçakgönüllü ve güzel, X-ışını bakışla delip geçerken. Onunla, bu şanslı kişiyle, ilintili olmayan ne vardır ki! Eski ayakkabılar kullanılabilir, kapı tokmakları, uçak postası, pamuklu gecelikler, katedraller, tırnak cilaları, jet uçakları, gül kameriyeleri ve muhabbet kuşları; küçük hoşluklar –emilen bir diş, etek boyunun çekmesi– herhangi tuhaf ya da göze batıcı ya da güzel ya da küçümsenen bir özellik. Onun işi Zaman’dır, za- manın hızla ilerleyişi, geriye sapışı, tomurcuklanışı, çürüyüşü ve kendisini iki misli açığa vuruşudur. Duyguların, dürtülerin sözü yok – o guruldayan, gök gürültülü biçimlerin. Onun işi Zaman’ın içindeki insanlardır. Ve bana öyle geliyor ki, o, dün- ya da var olan bütün zaman dilimlerine sahiptir. İsterse bir yüzyılı ele alabilir, bir nesli, tüm bir yazı.

Oysa ben bir dakika kadarını alabilirim.
Epik şiirlerden bahsetmiyorum. Hepimiz onların ne kadar uzun sürebileceklerini biliriz. Ben, küçük, bildik, sıradan şiirlerden bahsediyorum. Size nasıl betimlesem? – bir kapı açılır, bir kapı ka- panır. O arada bir şey gözünüze ilişmiştir: bir bahçe, bir insan, bir yağmur fırtınası, bir yusufçuk, bir yürek, bir kent. Hatırladığım ama hiçbir zaman bulamadığım, Viktorya dönemine ait, kâğıtların üzerine konan o yuvarlak cam ağırlıklar aklıma geliyor – Woolworth mağazalarındaki oyuncak bölümlerini süsleyen plastik, fabrikasyon ürünlerin arasından gelen uzak bir çığlık. Bu tür bir kâğıt ağırlığı, içinde bir ormanı, bir köyü ya da tüm aile bireylerini barındıran, çok saf, kusursuz ve saydam bir dünyadır. Tersine çevirir, ardından düzeltirsiniz. Kar yağar. Her şey bir anda değişir. İçindeki hiçbir şey, bir daha asla aynısı olmayacaktır – ne çam ağaçları, ne çatının yan duvarları, ne de yüzler.

İşte, bir şiir böyle oluşur.

Ve gerçekten çok az yer vardır! Çok az zaman! Şair bavul hazırlama uzmanı kesilir:

Kalabalıktaki bu yüzlerin görünüşü

Islak, siyah bir daldaki taç yaprakları

(Ezra Pound’un bir şiirinden. “The apparition of these faces in the crowd;/Petals on a wet black bough.”)

İşte böyle: Başlangıç ve son bir solukta. Bir romancı bunu nasıl başarırdı? Bir paragrafta mı? Bir sayfada mı? Belki onu boya gibi, biraz suyla karıştırıp incelterek, yayarak.

Şimdi kendini beğenmişlik taslıyor, üstünlükler buluyorum.

Eğer şiir sıkılmış ve kapalı bir yumruksa, roman gevşemiş ve genişlemiş, açık bir eldir: Yolları, sapakları, varış noktaları vardır; kalp çizgisi, akıl çizgisi; avucuna gelecek düsturlar ve para vardır. Yumruğun dışlayıp sersemlettiği yerde; açık el, yolculuklarında birçok şeye dokunup içine alabilir.

Asla bir şiire diş fırçasını dahil etmedim.

Her türlü şeyi düşünmekten hoşlanmam, tanıdık, yararlı ve uygun şeyleri asla bir şiire dahil etmem. Bir keresinde yaptım, bir porsukağacı koydum. Ve o porsukağacı, şaşırtıcı bir bencillikle tüm olayı idare etmeye ve düzenlemeye başladı. Bir romanda olabileceği gibi, belirli bir kadının yaşadığı, kasabadaki evin önünden geçen yoldaki kilisenin yanındaki ağaç… gibi bir ağaç değildi o. Hayır, hayır. Ağaç, koyu gölgelerini, kilise çevresindeki sesleri, bulutları, kuşları, onun bir parçası olduğunu kurduğum hassas hüznü, her şeyi ustalıkla idare ederek şiirimin tam ortasında öylece duruyordu! Ona boyun eğdiremiyordum. Ve sonunda, şiirim porsukağacı hakkında bir şiir oluverdi. O porsukağacı, bir romanda, yalnızca geçici siyah bir ayrıntı olmaktan son derece gurur duyardı.

Belki şiirin kibirli olduğunu ima ederek bazı şairleri kızdıracağım. Şiirin de her şeyi konu edebileceğini söyleyecekler bana. Ve roman olarak nitelendirdiğimiz o şişkin, karmakarışık, her şeyi barındıran yaratıklardan çok daha fazla kesinlik ve güçle. Doğrusu, bu şairlere, buharlı ekskavatörlerine ve eski pantolonlarına hak veriyorum. Gerçekten de şiirlerin o denli sade olması gerektiğini düşünmüyorum. Eğer şiir gerçekten iyi olsaydı, sanırım diş fırçasını bile kabul ederdim. Fakat bu görüntülere, bu şiirsel diş fırçalarına az rastlanıyor. Ve ortaya çıktıklarında da, benim yaygaracı porsukağacım gibi, ayrıcalıklı ve çok özel olduklarını düşünmeye eğilimli oluyorlar.

Romanlarda böyle değil.

Orada, diş fırçası hoş bir çabuklukla kutusuna geri dönüyor ve unutuluyor. Zaman akıyor, hızla geçiyor, dolambaçlı yollar izliyor ve insanlar büyüyecek, gözlerimizin önünde değişime uğrayacak zaman buluyorlar. Yaşamın bereketli hurda yığını, hakkımızdaki her şeye dokunur: Ofisler, yüksükler, kediler, romancının paylaşmamızı dilediği hepsi çok sevimli, iyice araştırılmış her türlü ayrıntı kataloğu. Burada hiçbir model, hiçbir görüş, hiçbir özenli düzenleme yoktur demek istemiyorum. Sadece, belki de modelin çok fazla ısrarlı olmadığını ileri sürüyorum.
Romanın kapısı da, şiirin kapısı gibi, kapanır. Fakat o kadar hızlı değil, ne de öyle çılgınca, cevaplanamayan bir sonla.

 Sylvia Plath

1962 Temmuzu’nda yayımlanan The World of Books programında kullanılmak amacıyla BBC için yazıldı ve 1977 Temmuzu’nda The Listener’da yayımlandı.http://egoistokur.com/sylvia-plath-soruyor-siir-kibirli-bir-sanat-midir/